10 Ekim anmasında gözaltına alınan öğrenciler: Gençlik ODTÜ’den Gezi’ye 68’in ruhunun, eyleminin ve iddiasının yaşadığını gösteriyor

Ayşe Büşra Yılmaz

Ankara’da iki yıl önce 10 Ekim günü meydana gelen katliamda hayatını kaybedenleri anmak için İstanbul Üniversitesi Beyazıt yerleşkesinde üniversite öğrencileri tarafından düzenlenmek istenen anma etkinliğine geçen yıl olduğu gibi bu yıl da polis saldırdı. Etkinlik başlar başlamaz öğrenciler darp edilerek işkence ile gözaltına alındı. Kampüsün içinde başlayan arbede içeri alınmayan öğrencilerin kapıda, arkadaşlarının gözaltına alınmasına tepki göstermesiyle devam etti. Polisin tarihi ana kapıda öğrencileri kalkanlarla sıkıştırması sonucu birçok öğrenci yaralandı. Kapıyla polis kalkanları arasında ezilen öğrenciler de ters kelepçe işkencesiyle gözaltına alındı. Aralıksız taciz, tehdit, küfür ve işkenceye maruz kalan öğrenciler 24 saatten fazla bir süre gözaltında tutulduktan sonra savcının yurt dışına çıkış yasağı talimatıyla birlikte serbest bırakıldı.

Tarihi boyunca birçok öğrenci hareketine sahne olan İstanbul Üniversitesi’nde polisin bütün baskısına rağmen inatla direnen, pes etmeyen, tarihini unutmayan öğrencilerin olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Yaşanan son olay özelinde üniversitelerdeki gençlik hareketlerini Öğrenci Kolektifleri’nden Şilan Delipalta, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ndan Ali Deniz Esen, Öğrenci İnisiyatifi’nden Kenan Emre Sarıgül ve Öğrenci Dayanışması’ndan Ezgi Gözoğlu ile konuştuk.

10 Ekim günü İstanbul Üniversitesi’nde neler yaşandı? 

Ş.D: 10 Ekim 2015 tarihinde AKP’nin birkaç öfkeli genç olarak nitelendirdiği gerici IŞİD çetesi tarafından katledilen 102 insanı anmak; onların bıraktığı yerden emek, demokrasi, barış sloganlarını yükseltmek için İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak bir anma programı hazırladık. Önce Merkez Kampüs Havuzlu Bahçe’de buluşarak katledilenler için saygı duruşunda bulunacak, karanfillerimizi havuza bıraktıktan sonra Rektörlük önünden ana kapı önüne yürüyüş gerçekleştirerek basın açıklaması yapacaktık. Öğlen gerçekleştireceğimiz anma için sabah saatlerinde polis ve Özel Güvenlik Birimi Havuzlu Bahçe’de yoğun biçimde konuşlandırıldı. Gençliğin katliamlar karşısında konumlanışını engellemek amacıyla anmaya yakın bir saatte Rektörlük tarafından fakülteler arası geçiş yasağı uygulandı. 12:40’ta Havuzlu Bahçe’de anma için bir araya geldiğimizde çevremizi polis ve ÖGB kuşattı. Konuşmaya başladığımız anda darp ederek anmayı engellemeye çalıştılar. Geçen yıl da gerçekleştirdiğimiz anmaya yönelik benzer biçimde bir saldırı söz konusu olmuştu. Özel güvenlik amiri Kenan Arslan, “Bu şekilde basına görüntü veriyorsunuz” diyerek asıl endişelerinin, gençliğin üniversiteden yükselttiği barış sesinin yayılması olduğunu açıkça ortaya koymuş oldu. Çok sayıda üniversitelinin gözaltına alındığı, Havuzlu Bahçe’de gerçekleştirilen ilk saldırının ardından kantin tarafına geçerek ana kapı önüne yürüyüş gerçekleştirmek isteyen üniversitelilere de saldırı gerçekleşti. Toplamda 67 üniversiteli darp edilerek gözaltına alındı.

                                   Öğrenci Kolektifleri üyesi Şilan DELİPALTA

A.D.E: 10 Ekim günü öğrenciler (aralarında Ankara tanıklarıda vardı) anma için toplandılar. Toplanmanın ilk anında çevrede bulunanlara çağrı yaptığımız sırada, sessiz yapılacak tehditleriyle saldırıldı. Katliam karşısında sessiz kalmamızı, hesap sormamasını isteyen zihniyetin bir yansımasıydı. Polisler ve ÖGB toplandığımız “havuzlu bahçede” sağa sola saldırmaya başladılar. Birçok insan işkence ile gözaltına alındı. Çevrede tepki gösteren, fotoğraf çeken herkeste gözaltı saldırısında payına düşeni aldı.

E.G: 10 Ekim 2015’te cihatçı IŞİD çetesi tarafından katledilen 102 yurttaşımızı anmak için İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak bir anma etkinliği gerçekleştirmek istedik.

Anma günü sabah saatlerinden itibaren üniversitemizin her yeri polis ve özel güvenlikler tarafından işgal edilmişti. Yine anma nedeniyle boş olacağı bilinen Edebiyat fakültesi Polen Ünlü bahçesi ülkücü faşist çete tarafından doldurulmuştu. ÖGB-sivil faşist-polis ablukasından da belli olduğu üzere anmaya saldırı kararı önceden ve doğrudan yukarıdan alınmış ve uygulanmıştır.

Yine sabah saatlerinden itibaren fakülteler arası geçiş yasağı konularak Merkez Kampüs dışındaki öğrencilerin anmaya katılımı kırılmak istendi. Tüm baskılara rağmen anma saatinde Havuzlu Bahçe’de yüzlerce öğrenci buluştuk. Polis ve ÖGB “sessizce dışarı çıkmamızı” yoksa “müdahale edeceğini” söyledi ve bunu kabul etmediğimizi söylediğimiz an üzerimize saldırdılar. Önüne gelen öğrencileri işkence ile gözaltına aldılar. Havuzlu Bahçe’den çıkıp Beyazıt meydanına yürüyen öğrencileri kapıya sıkıştırıp ezdiler.

Gözaltına alındıktan sonra da işkence devam etti. Küfür, hakaret, taciz, ters kelepçe, darp… Sonrasında savcılığın bir cezalandırma yöntemi olarak ifadeler alındıktan sonra bizi serbest bırakmamasıyla karşılaştık. Geçen yılda 10 Ekim anması benzer bir şekilde engellenmeye çalışılmış ve savcılık yine aynı “cezalandırmaya” başvurmuştu.

“Koskoca” siyasi iktidar anmayı zayıflatmak için her yolu denedi, 67 öğrenciyi darp ederek gözaltına aldı. Anmanın sadece bir anma anlamına gelmediğini siyasi iktidar da biliyordu. Fakat her türlü engellemeye karşı 10 Ekim 2015’de Ankara’da yükseltilen ‘Barış’ şiarı üniversite ve ülke kamuoyunda tekrar görünür hale geldi.

K.E.S: 10 Ekim günü, Ankara Garı önünde gerçekleşen katliamda kaybettiğimiz 102 canı anmak için İstanbul Üniversitesi Merkez Havuzlu’da toplandık. Okul yönetimi keyfi ve hukuksuz bir biçimde ‘’fakülteler arası geçiş yasağı’’ uygulayarak anmamızı engellemeye çalıştı. Daha sonra devreye özel güvenlik, çevik kuvvet ve sivil polis girdi. Yapacağımız anmaya saldırı gerçekleşti ve darp edilerek, işkenceyle gözaltı yapıldı. Buna rağmen kalan öğrenciler programa devam ettik ve rektörlük önünden ana kapıya yürüyüşe başladık, bu sırada ikinci saldırı gerçekleşti. Kapıların kapanması ile içeride darp edilerek gözaltı yapılmaya başlandı. Dışarıda kalan arkadaşlarımız kapıyı açmak için müdahale etti ama çevik kuvvetin saldırısına uğradı. Otobüse bindirilirken de darp devam etti. Uygulanan şiddete tepki gösteren öğrenciler ve görüntüye alan basın mensupları da gözaltına alındı. Otobüste sürekli olarak işkence ve taciz devam etti, sağlık kontrolüne götürülürken -hatta sağlık kontrolü sırasında da- yol boyu psikolojik ve fiziksel işkenceye maruz kaldık.

Öğrenci İnisiyatifi üyesi Kenan Emre Sarıgül

Üniversite üzerindeki baskının son yıllarda gitgide arttığı görülüyor. Bu durum öğrenci muhalefetini nasıl etkiliyor?  Ve üniversiteye saldırılar neden bu kadar yoğunlaşıyor?

Ş.D: Bizim, 10 Ekim günü Beyazıt’ta yaşadığımız yoğun baskı ortamı sadece o güne özgü bir durum değildi. Özellikle memlekette OHAL’in ilan edilmesiyle birlikte üniversitelerde de yoğun baskı ortamını yaşamaya başladık. Memlekette muhalif gazetecilere Silivri kapısı gösterilirken İletişim Fakültesi öğrencilerinin hazırladığı duvar gazeteleri özel güvenlik tarafından duvarlardan söküldü, gayrimeşru referandum karşısında HAYIR’ın sesini yükseltenleri sokakta engellemeye çalışan AKP, üniversitede “Gençlik HAYIRdır” şenliğine polisiyle, yandaş Rektör Mahmut Ak işbirliğiyle müdahale etti. Geçtiğimiz yıl boyunca sivil faşistler, polis ve Rektörlüğe sırtlarını dayayarak üniversitelilere saldırdı. Bunun yanında 2012 YÖK Tasarı’sında gençliğin sınavından sınıfta kalan AKP, yakın bir zamanda Üretim Reform Paketi’ni ve araştırma üniversiteleri hamlelerini öne sürerek üniversiteye dönük piyasacı saldırılarını doz arttırarak gerçekleştirmeye de devam etti. AKP kendi gençliğini yaratamama sancısı yaşıyor. O yüzden gençliği sürekli denetim altında tutmaya çalışıyor. “Siyasi soyumuz kuruyor” hayıflanmalarının sonucu da kendilerine muhalif gençleri yalıtmaya, gençlik kitlelerinden ayrıştırmaya çalışıyor. Özellikle bugün dindar ve kindar gençlik özlemini sıklıkla dile getiren AKP, Gezi İsyanı’nın sürükleyici güçlerinden gençliğin ve üniversitenin farkında. Bugün üniversiteyi topyekün karşısına alarak kendisine muhalif sosyalist-demokrat akademisyenleri OHAL KHK’larına dayanarak ihraç ederken üniversitelileri soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla bastırmayı hedefliyor. Bu memleketin geleceği olan gençlik ve hala ilerici ve direngen unsurlar barından akademi, Türkiye tarihi boyunca siyasi iktidarın hedef merkezi haline gelmiştir. Fakat dünden bugüne üniversite daima kavgada en ön safta yerine aldığı gibi bugün de gençliğin diktatörlük inşası karşısındaki konumu, özellikle referandum sonuçlarında gençliğin büyük çoğunluğunun “Başkanlığa HAYIR” diyerek 16 Nisan gecesi sokakta en ön safta tuttuğu yerle ortadadır.

A.D.E: Tabi üniversitede yaşananları coğrafyamızda yaşananlardan bağımsız ele alamayız. Son yıllarda yaşanan savaş atmosferi kampüslere yansıyor. İktidar, toplumsal muhalefeti etkisiz kılmak, sesini kısmak için elinden geleni yapıyor. Dolayısıyla üniversitelerde ifade özgürlüğü askıya alınmış durumda. Sokaklarda kullanamadığımız demokratik haklarımızı, üniversitelerde de kullanamıyoruz. IŞİD gibi tüm dünyada katliamlar yapan çetelerin, saldırısında hayatını kaybedenleri ananlara bile işkence yapılacak düzeye geldi. Üniversite hareketinin dinamik oluşu ve var olanı değiştirme gücü, korku imparatorluğu yaratmak isteyenlerin korkulu rüyası. Bu yüzdende ilk susturulması gereken hep üniversite olmuştur. Kaldı ki OHAL ile birlikte akademisyenlere yönelik sistematik bir saldırı dalgası da devam etmekte. Tüm bunlara rağmen öğrenci hareketi ses çıkarmaya devam ediyor. İstedikleri kadar yasaklar koysunlar, politik özgürlükleri elimizden alsınlar; üniversite susmadı, susmayacak.

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu MYK üyesi Ali Deniz Esen

K.E.S: 68’den bugüne gençliğin direnişini ve günümüze kadar gelen dinamiklerini sokaklarda, kampüslerde ve birçok alanda gördük. Birçok darbe girişimi ve yapılan darbeden sonra sıkıyönetim döneminde dahi, üniversitelerdeki gençliğin bilimsel ve özerk üniversite mücadelesinde her zaman muhalif yönde taraf olduğuna tanıklık ettik. Birçok örgütlü ve örgütsüz üniversiteli, bize deneyim aktarımları yaptılar. 7 Haziran seçimlerinden önce üniversitelerin bilimsel ve özerk bir yaşam alanı olduğunu –zaten- iddia edemeyiz. 7 Haziran seçimindeki kazanımımızdan sonra Akp’nin izlediği saldırgan devlet politikasının, Kürt halkına ve muhalif kesime karşı yoğunlaşacağını biliyorduk. Tarih sahnesinde, muhalefetin sesinin üniversitelerden yükseldiği birçok kez görülmüştür. 16 Nisan referandum seçiminde üniversite cevabını Hayır’dan yana kullanmıştır. Üniversitedeki bu muhalif tutumun kendisini kırabilmek adına, barış isteyen akademisyenleri OHAL bahanesi ile çıkartılan KYK’larca üniversitelerden tasfiye etmişlerdir. Muhalif öğrencileri de disiplin soruşturmaları, uzaklaştırma, gözaltı ve tutuklamalarla yıldırmaya çalışmaktalar. Ama hergün bizleri yıldıramadıklarını daha da net bir şekilde görmektedirler ki İstanbul Üniversitesi’ndeki 10 Ekim anması bunun son sürece dair verilebilecek en iyi örneklerinden birisidir. Bu kadar yoğun baskıya rağmen ülkenin her bir yerinde üniversiteliler eylemlilik anlayışlarını genişleterek kampüslerden geri çekilmemektedirler.

E.G: Üniversitelere saldırıların yoğunlaşması tabi ki toplumsal muhalefete saldırıların yoğunlaşmasıyla bağlantılı. Özellikle 7 Haziran sonrasında siyasi iktidarın savaş politikaları ve OHAL-KHK rejimi ile birlikte toplumsal muhalefet tecrit edilmek isteniyor. Devletin çürümesi ve dağılışıyla birlikte siyasi iktidarın ayakta kalabilmesinin tek biçimi “daha fazla sopa göstermesi” oldu. Bu aynı zamanda büyük bir zayıflığın göstergesi. Kırılgan ve kimsenin kimseye güvenemediği bir kontrgerilla tek çözümü bir reis etrafında toparlanma ve milliyetçiliği ön plana çıkarma ile buldu. Çetecilik-mafyacılık devlet aygıtının kendisi haline geldi. Üniversitelere yönelik baskının asıl nedeni de budur. Siyasi iktidar çatlakların derinleşmesini istemediği için en ufak bir muhalefeti bile bastırmak zorundadır. Bunu tüm zorbalığıyla yapmalıdır ki toplumun geri kalanına gerekli ders verilsin. Akademisyenlere ve üniversiteye yönelik genel saldırı dalgası da bu politikaların bir ürünüdür ve gençliğin dinamizminin dizginlenmeye çalışılmasıdır.

68 kuşağının Mahir, Deniz, İbrahim gibi devrimcileri gençlik içerisinden gelerek devrimci hareketin yaratılmasında ideolojik-politik-örgütsel önderlik sergilemiş, devrimci bir kopuş gerçekleştirmişti. Bugün hemen hemen tüm örgütler bu geleneğin mirasını sahiplenerek kendini var etmiştir. Bugünün genç devrimci kuşağının içinden bu geleneği aşan, döneminin devrimci hareketini yaratacak bir kopuş gerçekleşememesinin nedenleri nelerdir?

Ş.D: 68 kuşağı ile bugünün gençlik kuşağı arasında pek çok benzerlik kurma çabası oluyor. Haklı tarafları da var ancak iki dönemi birbirinden ayıran noktalara dikkat çekmek gerekir. Gençlik hareketi 60’ların ikinci yarısından itibaren köklü bir nitelik sıçraması yaşadı. Düzen sınırlarının dışına çıkan militan bir anti-emperyalist mücadele içinde Türkiye halklarının kurtuluş kavgasını da omuzladı. Kopuş tartışması bu noktada anlam kazanıyor çünkü 68’in önderleri aynı zamanda pasifizme ve reformizme karşı da mücadele etti. Bugün bu mirası sahiplenmek yeni bir kopuşun gerçekleşeceği güne özgü olarak algılanmamalıdır. Çünkü hem Deniz’in, Mahir’in, İbo’nun iradesi güncelliğini korumaktadır hem de mücadelenin güncel görevleri bugünün koşullarını gözardı etmeden yerine getirilmelidir. Bugünün genç devrimcileri hem 80 sonrasının apolitizasyonunu kırmakla hem de sosyalizmin uluslararası plandaki konumunun gerilemesiyle uğraşmak durumundadır. Devrimin inandırıcılığını, gerçekliğini yeniden kurma görevi de bugünün genç devrimcilerine yüklenmiş bir misyondur. Gençliği devrimci bir kuşak olarak örgütlemek ise bunun ilk görevlerindendir. Şu anda 68’in geleneğini sahiplenenler, üniversitelerde ve ülkede faşizme, gericiliğe ve neoliberal yeni sömürge kapitalizmine karşı mücadeleyi bu hedefle örgütlüyor. 68’i aşmanın koşulu da yolu da bu mücadelenin gençlik kitleleri tarafından sahiplenilmesine ve gençliğin halkın kavgasını omuzlama potansiyeline bağlıdır. Gençlik ODTÜ’den Gezi’ye, kampüslerden kent meydanlarına 68’in ruhunun, eyleminin ve iddiasının yaşadığını gösteriyor.

E.G: Bugün ülkemizde toplumu sınıfsal bölmelerle saflaştırabilen bir devrimci hareket yoktur. Bunun nesnel nedenleri olduğu gibi öznel nedenleri de mevcut. Muhafazakar-milliyetçi toplum kesiminin üzerindeki hegemonyayı kırabilen ve o mahalleye girebilen bir sol yerine laik-seküler bir mahallede sıkışmış bir sol var. Bugünün solunun kopuşu bu kutuplaşmayı değiştirebilecek bir siyasal/örgütsel inşa ile mümkündür. Genç devrimci kuşağın bu kopuşu yapamamasının önündeki en büyük engel yine kendisidir.

      Öğrenci Dayanışması üyesi Ezgi Gözoğlu

Kapitalizmin bu evresinde (teknolojinin gelişmesi ve daralma politikalarıyla) gençlik bir “nüfus falzası” olarak görülmekte. Gençlerin üretkenliği gereksizleştikçe yetişkinliğe geçiş yaşı uzuyor. Ve bununla ilintili olarak psikolojik sorunlar artıyor, öz güvenini yitirmiş, hiç bir şeye gücü yetmeyen bir kuşak ortaya çıkıyor.

Bununla birlikte sosyalist yapılarda ise gençliği cüretlendirecek bir yapı yerine onu sadece üniversite örgütlenmelerine gömülü bir sorumluluk veriliyor. Yorgun, başarısız aygıt yöneticileri kamyonu sürememesine rağmen şoför koltuğunu boşaltmıyor, gençliği kamyonun kasasına atıyor. Bu yüzden gençlik bugünün emperyalist-kapitalist devleti ve onun ilişkileri ile uğraşırken bir yandan da sosyalist örgütlerdeki ağalarla, bürokratlarla, şeflerle ideolojik/politik/örgütsel olarak uğraşmak zorundadır. Yorgun, başarısız, statükocu aygıt yöneticilerinin bataklığa gitme özgürlüklerinde onları yalnız bırakmak genç kuşağın devrimci kopuşunun olmazsa olmazıdır.

A.D.E: Aslında bu soru gençlik hareketinin bugününü kapsayan bir soru. Kısaca cevap vermek gerekirse; 68 ile başlayan 71 kopuşu, öğrenci hareketinin dinamik yapısının ve potansiyelinin neye evrilebileceğini gösterdi. Bu anlamıyla altını kalın kalın çizmek gerekirse “düzenden kopuşu” simgeliyor. Onlardan aldığımız miras üstüne bastığımız köşe taşları olarak, bugünün mücadelesini yükseltiyor. 68 içinde bulunduğu koşullarda atılım yaratmıştı. Eskiyi aşarak yeniyi arayışın simgesi olmuştu. Bize de düşen 68’lilerin izinden giderek, devrimin yepyeni yollarını aramaya devam etmek.

K.E.S: Maddeci düşünüş, dünyayı yorumlamanın, bilinçli insan eylemi olmaksızın onu değiştirmeye yetmeyeceğini daha 19. yüzyılda ortaya koymuştu. Tarihin sonunu ilan edenlere karşı tarihin ileriye doğru hareketinin taşıyıcıları, bugün de binlerce yıldır olageldiği gibi her yerde emekçiler, kadınlar, dışlananlar, işsizler ve gençler! Bu bileşimin içerisinde gençlik, gündelik dilde kendini var eden algı doğrultusunda yalnızca yaş olarak belirli bir aralığın ifade edildiği bir tanımlama olmaktan ziyade; toplumsal ve tabii ki sınıfsal ilişkiler çerçevesinde ele alındığında berraklaşacak bir sosyal kategoridir. Tarihsel olarak politik mücadele saflarının gençlik içinde öne çıkan öznesi öğrenci gençlik oldu. Özellikle son yarım asırlık dönemde genç nüfusun içinde öğrenci gençliğin nicel anlamda büyümesi ve bununla birlikte sınıf çelişkilerinin yakıcılaştığı özel bir momentte gençlik eylemci, cüretkar ve direnişçi bir karakterle kendine özgü bir özne olarak politik arenadaki yerini aldı. Ancak gençliğin kendisine biçilen kalıplardan taşma dürtüsü ve sistemin toplumu şekillendirme politikaları dolayısıyla maruz kaldığı sosyal formasyona geliştirdiği tepkisellik sadece öğrenci gençliğe özgü bir davranış yasası olarak görülemez. Gençliğin tepki gösterme, direnme bağlamında sahip olduğu dinamizm öğrencileri de kapsayan geniş bir genç kategorisini betimler. Bu soruya cevap vermek için ise asıl ihtiyacı 21. yüzyılda sosyalizmi kitleler nezdinde inandırıcı bir seçenek haline getirmenin ve maddi bir güce dönüştürmenin vazgeçilmez boyutu olarak yeniden kuruluş ve yapılanma ihtiyacını vurgulamak önemli.  Yeniden kuruluş bugünün koşullarını karşılayan bir yeniden mevzilenme, kendi kuramsal ve tarihsel hesabından kopmayan, bildik uçuk yenilenmeciliğe pirim vermeyen bir yaratıcı yenilenmedir. Devrimci hareketin yeniden inşası ise, ancak yeni mücadele deneyimleri içerisinde sınanan ve bu mücadelelerin şekillendireceği yeni kuşaklar aracılığıyla mümkündür. Yeni bir kuşağın bugünün direniş ve mücadele deneyimleriyle tarihte yerini alması gerekmektedir. Bu gençlerin başta sokaklar olmak üzere tüm siyasi alanlarda sınıf mücadelesinin ve demokrasi mücadelesinin içinde devrimci taleplerin taşıyıcılarından birisi olmasıyla, sebatla inatla kitleler içerisinde devinip organik ve kalıcı bağlar geliştirmesiyle mümkündür. Toplumsal ve siyasal mücadeleler içerisinde anlamlı bir yer edinmeksizin bu süreci hızlandırmaya, “kestirmeden” giderek yolu kısaltmaya dönük her girişim atıl kalmaya mahkumdur.