15-16 Haziran Direnişinden Geleceğe Dersler – M. Görkem Doğan (umutsen.org)

M. Görkem Doğan’ın 11 Haziran 2017 Pazar günü Birleşik Metal-İş Sendikasında gerçekleştirilen “47. Yıldönümünde 15-16 Haziran Direnişi ve Bugünün Olanakları” başlıklı panelde yaptığı konuşmasından alınmıştır.

15-16 Haziran gibi bir direniş oldu. Bugün de Türkiye’de işçi hareketi, işçiler çok büyük sorunlarla karşı karşıya. Emre Gürcanlı’nın altını çizdiği üzere şu an işçinin yaşam hakkı tehlikede. Türkiye’de kapitalizm geldiği noktada işçi kanı içerek büyümeyi beceriyor. Özellikle inşaat sektörünün ve şimdi zeytinliklere ilişkin yasa tasarısı ile de bir kez daha gündeme gelen ve madencilik sektörünü büyütmeye yönelik girişimlerin gıdası bu, işçi kanı. Buna karşı bir mücadele yapılabilir mi? 15-16 Haziran direnişi büyüklüğünde bir direniş ortaya çıkarabilir miyiz? Tüm bu etkinliğin amacı anladığım kadarıyla geçmişte olanı yad etmek diğer taraftan da bu nitelikte ve büyüklükteki bir direnişin olanaklarını tartışmak olarak gözüküyor.

İşçi sınıfı hareketinin Türkiye’de 2 tane çok büyük eylemi var. Hatta bir parantez gibi Türkiye’de İşçi Hareketi’nin en canlı olduğu dönemi kapsıyor bu iki eylem. Birincisi, kuşkusuz öncesi var ama, 1946’dan itibaren biriktirerek gelen büyümenin 15-16 Haziran Direnişi ile tavan yapması. Burada Süreyya Algül’ün altını çizdiği bu direnişin kendiliğinden bir hareket olarak görülmemesi gerekir. Burada DİSK’in örgütleyici etkisi muhakkak. O andan itibaren işçi hareketi siyasette belirleyici bir pozisyon kazanıyor. İkinci eylem ise 1990’ların başında gerçekleşen Büyük Madenci Yürüyüşüdür. O dönemi bizler de hatırlıyoruz. Bizim eve arkadaşların gelip madenciler için battaniye istediği günlerdi. Bunlar neden büyük eylem olarak adlandırılıyor? Birinci sebebi kuşkusuz kitlesellikleri. Büyük Madenci Yürüyüşü deyince koca bir Zonguldak ilinden, 15-16 Haziran’da ise o dönemde özel sektör sanayisinin merkezi Kocaeli ve İstanbul illerinin ayaklanmasından bahsediyoruz. İkincisi yarattıkları sonuçlar itibarıyla önemli eylemler. Emre Gürcanlı’nın dikkat çektiği üzere 15-16 Haziran işçi sağlığındaki tüzüklerden başlayarak, kuşkusuz tabii esas sebep olan 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından gömülmesi sonuçlarını doğurdu. Büyük Madenci Yürüyüşü de aslına bakarsanız özelleştirme furyasının fiili olarak gerçekleşmesini 90’ların sonuna kadar ötelemiştir. Özelleştirmenin ideolojik saldırısının gerçekleştiği yıllar 80’lerken kendisi ancak 90’ların sonunda gerçekleşebilmiştir. Hem kötü şöhretli koalisyon hükümetlerinin hem de sonrasında AKP’nin kuruluş dönemidir bu dönem. Bu eylemlerden biri biriktirerek gelen bir dönem açılışına diğeri ise bu dönemin kapandığı ve sonrasında sendikal hareketin etlerinin dökülerek bugün geldiği hadi çürüme demeyelim ama etkisizleşme durumunun başladığı bir döneme tekabül eder.

Bu bahsettiğim parantezin arasında çok önemli mücadeleler vardır. 80’lerde olan mücadelelere pek hatırlanmıyor fakat Netaş Grevi ile başlayan 80’lerin ikinci yarısında çok ciddi bir işçi hareketi vardır. Zeytinburnu’nda ambarlarda ve dericilerde olan eylemler, ilk defa Selüloz-İş’in SEKA’larda 1988’de greve çıkması, bağımsız sendikalaşmalar, Bahar Eylemleri, Petrol-İş’in grev yasağı olan yerlerde sakal kesme eylemleri… Büyük eylemlilikler aslına bakarsanız sizin hiç görmediğiniz, önemsemediğiniz yerlerdeki eylemlerin birikmesinin çeşitli yerlerde patlaması ile olan hareketlerdir.

Bu bakımdan, sosyolojiye baktığınızda bu sosyolojiden eylemlilik çıkmaz diye düşünülüyor. Fakat bu yanlış bir düşüncedir. Sosyoloji çalışmaz, siyaset çalışır. İşçilerin demografisine bakıldığında işçi Protestan olabilir, Budist olabilir vs. Dünyanın her tarafında işçiler var ve bu dinlerden işçiler var. 150 yıllık işçi hareketi tarihine baktığınızda misal Protestanlar değil de Katolik işçiler direnir diye bir istatistik yoktur. Dolayısıyla bizim ülkemize bakıldığında da örneğin Alevi işçiler şöyledir, Sünni işçiler böyledir gibi bir şey yoktur. Kuşkusuz bunların aralarında yüzeysel farklar ve nasıl yaklaşılacağına dair farklar olur ama sosyoloji kendi başına hareketin ne olacağını belirlemez. Hareketin ne olacağını belirleyen siyasettir, oraya siyasi müdahalenin ne şekilde gerçekleştiğidir. Kendi alanım olduğu için Siyaset Biliminden bir örnek vereceğim. Amerika’da seçimlerde Demokrat Partililer beyazların sayısı azalıyor, Afrika kökenli Amerikalılar, Asyalılar artıyor oraların seçimleri kazandı, dolayısıyla kazanırız diyerek girdi. Fakat demografi çalışmadı. Michigan’ın, Wisconsin’in sanayisizleşen çöküntü bölgelerindeki yakın zamana kadar Demokrat Parti seçmenleri yalan söyleyen, milliyetçi duygularını okşayan vs. vatandaşa oy verdi. Kimse benim demografim şu partiye oy vermeye uygun, şu tür mücadeleye uygun diyerek mücadeleye girmez. Aynı şekilde İngiltere seçimlerinde İşçi Partisi’nin eski kömür bölgelerinde yani sanayisizleşen bölgelerde oy alamayacağı, orada aşırı sağcılığın arttığı söyleniyordu. Fakat seçim sonuçları üzerinden yapılan ilk analizler bize gösteriyor ki, bu bölgelerde aşırı sağcı partiye oy  veren seçmeninin en az 3’te 1’inin  İşçi Partisi’nin son 30 yılda Avrupa demokrasisinin yazdığı en radikal programa, içinde devletleştirme geçen programa ilgi göstererek oy verdiği gözüküyor. Kimse ben çöküntü bölgelerinde yaşayan beyaz işçi sınıfıyım benim demografim aşırı sağ bir partiye oy vermem gerektiğini söylüyor demedi. Dolayısıyla sizin siyasetiniz bu bölgeleri canlandırmaya, umut vermeye çalışıyor mu buna bakıyor.

Şimdi bizim içinde olduğumuz durumda tıpkı 15-16 Haziran’da olduğu gibi çeşitli olumlu ve olumsuz iktisadi, sosyolojik özelliklerden bahsedebiliriz. 4857 sayılı İş Kanunu’nun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun getirdiği düzenlemeler güvencesiz, esnek çalışmayı olabildiğince yaygınlaştıran dolayısıyla taşeron demeden işçi sınıfından bahsedemediğimiz bir yandan da ciddi oranda bir işçileşme yaratıyor. Benim öğrencilik yıllarımda kırsal nüfus kent nüfusundan fazlaydı. Artık değil. Tarım sektörü önemli bir sektördü. Artık değil. Küresel kapitalizmin tercihlerinden dolayı tarım ürünü de üretmiyoruz. Türkiye artık bir sanayi ve emperyalist sistemin tercihlerinden dolayı bir hizmet ülkesi. Dolayısıyla işçileşme var. Bu işçileşme ortamında, sermaye devletinin birebir müdahalesi var. Hangi işveren gidip Çalışma Bakanı’na ağlasa, işçilerin grevi erteleniyor. Diğer taraftan kamuda güvenceli çalışmanın da altı iyice oyuldu. KHK meselesinde düşünülmeyen nokta da 657’nin hiçbir güvencesinin kalmadığı.

Bu ortamda tüm olumlu ve olumsuzluklarla birlikte bir direniş eğilimi vardır. Bugün şunu da görmek gerekiyor ki işçi hareketinin bir direniş eğilimi vardır. 2000’lerde anlatılan şey burada OSB’ler var oraya giremiyorsunuz, patronla işçi aynı camide namaz kılıyor vs. Bugün direniş görmeyen OSB yoktur. Ufaktır, sendika tazminatı almak için yapılmıştır vs. Daha önemlisi var. Biz belki 10 sene böylesi bir panelde Metal Fırtına’dan da tıpkı 15-16 Haziran’dan veya Büyük Madenci Yürüyüşünden bahsettiğimiz gibi bahsedeceğiz. Çünkü eylem kitleseldir fakat daha sonuçları ortaya çıkmamıştır. Tarih baba hâlâ daha hüküm verecek. Bu hüküm bizim mücadelemizle verilecek. Bu kendi kendine olacak bir şey değil, kolay olduğunu da söylemiyorum. Sendika bürokratlarına (ben de onlardan biriyim) önderlik çok mücadeleci değil bu yüzden işler olmuyor der insanlar. Kısmen haklıdırlar fakat kısmen. Dolayısıyla yapsalardı olurdu demekle olmaz. Yapacağız olacak.

Bu noktada da odadaki filin yanında geçiliyor ama fark edilmiyor. Sendikalar ekonomik mücadele örgütleri, esas ihtiyaç siyaset derken her zaman siyasi partiyi kastetmiyorum ama açıkça söylenmeyen bir şey işçi hareketini temsil edecek bir siyasal merkez olmadığıdır. Dolayısıyla bu işleri sendika bir noktaya kadar götürür. KHK meselesinde gelinen noktada OHAL’in kaldırılması, KHK’ların geri alınması sendikal talep değildir. OHAL reis demektir. KHK’ların geri alınması saray rejiminin sarsılmasıyla alakalıdır. Bu bir kağıttan kale. En üstte reis var, altta küçük reisler var. Bu üstten sallanmaya başladığı zaman alttakiler duramayacaklar. Dolayısıyla bu bütünlüklü bir siyasal mücadele ile söz konusu olabilecek bir şey. Fakat bu, sendikal alanda olan bizlerin çubuğu siyasete bükmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Biz bulunduğumuz yerlerde tüm varlığımızla direnmek durumundayız. Bunu yapmadığımız takdirde o bahsettiğimiz küçük direnişler oluşmayacaktır. O küçük direnişlerin biriktirdiği büyük momentum ortaya çıkmayacaktır. Dolayısıyla siyasal odak eksikliğini bir yere yazalım. Bunun ortaya çıkması için elimizden geleni yapalım. Fakat aynı zamanda bize doğru yönelen her saldırıya karşı direnişi, dayanışmayı örgütleyecek şekilde kurumsal yapılarımızı kurmamız, var olanları pekiştirmemiz gerekiyor. İSİG Meclisi böyle bir örnektir. Temel bir sorunu kamuoyunun gündemine çıkarmayı becerdik. Bizim eski Çalışma Ekonomisi hocaları bir türlü niye iş sağlığı denilmesini anlamıyorlardı. Bunun bütünüyle bir ideolojik saldırı olduğunu anlatmayı becerdik. Bu ideolojiye karşı mücadeleyi kolaylaştıran bir şeydir.

Bize sendikalarda siyaset yapmayın diyorlar, AKP demeyin diyorlar. Bu tıpkı iş cinayetinin kaza olmadığı gibi, kıdem tazminatının ve 657’nin ortadan kaldırılacak olması tesadüf ya da kaza değildir. Bu sınıf siyasetidir. Bunu uygulayan da hükümettir. Bunu ortaya koyabildiğimiz oranda, onlara yönelik bir şey söylenmesi işçiler arasında meşru hale gelecektir. Dolayısıyla dayanışma ve direnişi geçtim saldırının ideolojik boyutunu ortadan kaldırıp, örtüyü çekip sınıf siyasetini bütün çıplaklığı ile ortaya koyabilmek birinci adımdır. Bunu ortaya koyduktan sonra bir direnişi örgütlemek kolaylaşır. Uzun uzun anlatmaya gerek yok fakat bir grev ertelendi, işçiler o grev yasağından sonra Türkiye’nin görmediği bir grev dalgası yarattılar. Bu da kendiliğinden değildir. Bu biriken müdahalelerin göstergesidir, grev olmaz denen bir ortamda grevi düşünmek bile bir adımdır. Bunları yaptığınız zaman biriken güç işte bu patlamayı yaratır. Eğer siz de hazırlıklıysanız o patlamayı belirli bir yönde, sermaye sınıfının iktidarını devirme yönünde kullanabilirsiniz.

Bu yazı ilk olarak umutsen.org sitesinde yayınlanmıştır.