8 Mart nedir? – Mehmet Polat

“Gazete Hayır notu: Gelen eleştirileri dikkate alarak yazıyı değerlendirdik. Köşe yazarımızın, -gazetemizin ilkeleri çerçevesinde- yazdığı bu yazıyı; erkeklerin de kadın ezilmişlik tarihine dair sorumluluk duyup söz üretmesi ve bunu yaparken feminist mücadelenin birikimlerini ve değerlerini gözardı etmemesi bakımından önemsiyoruz. İfade özgürlüğü gereği editöryal müdahalede bulunmak istemedik. Bu yazıya karşı bir yazı, açıklama ya da eleştirileri Gazete Hayır olarak yayınlamaktan memnun oluruz”

Sona bırakmadan söyleyelim, bayram değildir. Bu yüzden takım elbiseli, kravatlı, bıyıklı, kara gözlüklü ve belediye başkanlığı, müdürlük, parti yöneticiliği gibi koltukların erkek sahiplerinin kapı kapı dolaşarak, koridorlarda rastladıkları ya da bir iş için odasına gelmiş kadınlara, “kadınlar gününüz kutlu olsun” cümlesi eşliğinde sırıtkan bir karanfil uzatıp kendilerini sıkıntıya sokmalarına gerek yoktur. Kâr etmekten başka amacı olmayan büyük mağaza vitrinlerinin ve hiçbir toplumsal soruna ilgi göstermeyen büyük medya manşetlerinin “kadınlar günü” diye başlayan yazılarla süslenmesi yalnızca ikiyüzlülüktür. Çünkü bugün;  bir insanın yoksulluğu, ten rengi, dili, inancı, milliyetinin yanı sıra bir de cinsiyeti yüzünden ezilip horlanmasının hatırlanması ve bütün bunlara karşı mücadele edilmesi için vardır. Böyle mücadeleler, toplumun yüksek katlarına uymaz, yakışmaz ve zaten onlara karşıdır…

Ama saygıdeğer yöneticilerimiz hangi günü anlamsızlaştırmak isterlerse bayram ilân etmek gibi bir huy taşırlar. Örneğin dünyada 1 Mayıs “emekçilerin birlik ve dayanışma günü” olarak anılırken, ülkemizde yıllarca “bahar bayramı” sayılmış; halk bunu dikkate almadığında ise yasak, cop ve gaza boğulmuştur. Dünyanın kuzey bölgelerinde “bahar bayramı” olarak Mart Ayında kutlanan nevruz ise önceleri “bölücülük” gerekçesiyle yasaklanmış, sonraları bu yasak “w” harfi (newroz) kullanımına kadar daraltılmış ama günün birinde “Türk bayramı” olduğu keşfedilince aniden bakanlar ve mülki amirler tarafından da kutlanmaya başlanmıştır.  Ancak bu girişimin halk katındaki reytingi çok düşük olduğu için yürürlükten kaldırılmıştır.

Kötülüklerden uzak duralım ve iyi amaçlar için çaba gösterelim diye adlandırılan günlerden bayram olmaz. Örneğin doğanın talanına dikkat çekmek amacıyla “5 Haziran Dünya Çevre Günü”, engellilerin dışlanması sorunlarına dikkat çekmek amacıyla “3 Aralık Engelliler Günü” bu niteliktedir. Toplumlar genellikle büyük mutluluklar yaşadığı günleri bayram kabul ederken, diğer önemli günleri ise geçmişten ders çıkartmak için hatırlar.

Elbette bütün önemli günleri anmak zorunda değiliz. Sonuçta hayatımızı yönlendiren takvimler değil, yaşadığımız toplumun çelişkileridir. Herkes bunun farkında olmayabilir. Çünkü iktidarlar genellikle, yönetimleri altındaki toplumun çelişkilerinden bahsedilmesini  “istikrar bozucu” sayarak istemezler. Oysa üzerinde konuşulmayan bir toplumsal sorun kendi kendine iyileşmez, yalnızca geleceğe ertelenir. Ve ne kadar çok ertelenirse o kadar büyük bir felâkete dönüşerek, bir gün mutlaka geri gelir. İşte dünya çapındaki kimi anma günleri toplumsal sorunların konuşulması ve bu durumlara düşülmemesi için bir uyarı gibidir.

Ama sorunların hatırlatılmasından rahatsızlık duyanların gerekçesi bitmez. “Burası Türkiye… Türkler ırkçılık yapmaz… Bizde zenci-beyaz ayrımı yoktur… Müslümanlar kadını ezmez… Biz yaratılanı yaratandan ötürü sevdiğimiz için kimseyi ötekileştirmeyiz… Cennet analarımızın ayakları altındadır…” misali, sanki bu ülke dünyadan ayrı ve uzay boşluğundaymış gibi konuşurlar. Sorunlardan bahsedenleri topluma düşmanı gibi göstermeye çalışırlar. Amaç ortadadır: susulsun ve iktidar yıpratılmasın…

Dünyanın herhangi bir köşesinde görülebilen bir televizyondan senin evinde de varsa, bütün gelişmiş ordular gibi senin ordun da çok namlulu roket atarlar kullanıyorsa, burada da başka ülkelerle aynı futbol, havacılık ve trafik kuralları geçerliyse; o toplumlardaki sorunlar sende de var demektir. “Burası Türkiye” değildir, birçok ülke arasında bir ülkedir. Sermaye sahiplerinin dünyayı sürekli tarayıp nerede kâr olanağı görürse oraya yatırım yaptığı bir çağda, başka ülkelerden “iyi şeyleri” alıp “kötü şeyleri” dışarıda bırakmanın olanağı yoktur. Hem kapitalist toplum düzenini kabul edip hem de bunun yarattığı eşitsizlik, sömürü ve zulümden uzakmış gibi konuşmak mümkün mü?

Kâr amacıyla çalışmak, azınlığın çıkarlarını korumayı gerektirir. Azınlığın çıkarları ancak güçlü iktidarlarla korunabilir. İktidarlar güçlü olmak için her türlü muhalefeti denetim altına alır ve beğenmediklerini bir yolunu bulup sustururlar. Bunun için zulüm uygularlar. Ve toplumsal sorunlara kaynaklık eden eşitsizlikler bu gibi uygulamalar yüzünden kalıcı hale gelerek alınyazısına dönüşür. Ama varolan şeyin, sonu da vardır. Bunlar da geçecektir elbet.

***

Yaklaşık 200 bin yıl önce insanlar küçük gruplar halinde,  avcılık ve toplayıcılık yaparak, vahşi hayvanlar gibi oradan oraya gezerek yaşıyorlardı. Bu yaşam biçimi karın doyurmayı rastlantıya bırakıyor ve insanı tehlikelere açık kılıyordu. Birçok insan topluluğu bunun zorluklarıyla baş edemeyerek yok olup gitti. Bazıları, nesillerini sürdürmenin nispeten güvenli bir yolunu buldular. 10-15 bin yıl kadar önce Asya’da pirinç, Amerika’da mısır ve Anadolu coğrafyasında buğdayı evcilleştirerek tarıma ve böylece yerleşik hayata geçtiler. Toprak, toprağı işleyecek aletler, hayvanlar ve köle haline getirilmiş insanlar üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmeye başlandı. Din, devlet, siyaset, askerlik, vergi düzeni, hukuk kuruldu. Bugünün karmaşık ve eşitsiz toplum düzeninin temeli böyle atıldı.

Toplumlar sürekli değişse de bazı şeyler aynı kalıyor. Hepsinde bir mülk sahipleri sınıfı ve bunlara yakın bir yönetici kesim var. Eskiden olduğu gibi bugün de kurulu düzen belli bir toprak parçası olan ülke üzerinde hüküm sürüyor. Burası başkalarına karşı korunup savunuluyor. Ancak eski ile yeni arasında temel bir fark da görülüyor:

Eskiden toplumlar nasıl yaşarsa yaşasın, ürettikleriyle nüfusları arasında doğru orantı vardı. Toplumlardaki başlıca uğraş, üretkenliği nüfusa yetecek hale getirmekti. Bugün ise durum değişti. Patent hakkı satın alınarak şirket kasalarında saklanan teknolojik olanakları saymıyoruz, bilinen üretim olanakları şu anki dünya nüfusunun birkaç katını beslemeye yeterli.  Ancak bu üretkenlik, az sayıda kapitalistin mülkiyetinde. Dünyanın en zengin yüzde 1’i, servetin yüzde 99’unu elinde tutuyor. Devletlerin başlıca kaygısı, mutlu azınlığın çıkarına hizmet eden bu düzeni korumak. Düzen ise, kimi binlerce yıldır süren ve birçoğu sürekli yeniden üretilen hassas bir eşitsizlikler dengesine dayanıyor. Dinler, ırklar, milletler, sınıflar, ülkeler, devletler arası bir karmaşa… İşte bu ortamda, kadın-erkek eşitsizliği de yine her gün yeniden üretilen ama aynı zamanda kökü çok eskilere dayanan bir dengesizlik örneğidir. Diğer sorunlardan farkı, hayatın her alanında, her an ve alışılmış bir durum olarak yaşanmasıdır. İşin ilginç yanı ise şudur: Eğer toplumdaki mülk sahiplerinin ve yöneticilerin yarısı nüfusun geneline uygun olarak kadın olsa, bu sömürü düzeninin matematiğinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeyecektir. Yani sömüren yine sömürmeye devam edecek, ezen yine ezecektir. Zaten böyle bir değişimin, örneğin 100 yıl içinde ve yavaş yavaş olması mümkündür. Sorun, bir anda ve şimdi istenmesindedir. Çünkü böyle bir talep, düzenin tümüyle ve hemen elden geçirilmesini gerektirir. Böyle bir elden geçirme ise, başka benzer taleplerin de önünü açar.  Toplumun tüm eşitsizleri eşitlik talep ettiğinde, ayrıcalıklı sınıflara ne gerek kalır ki? İşte biraz cehalet, daha çok ticaret ve siyaset nedeniyle 8 Martların bu tür sorunların konuşulduğu bir gün olmaktan çıkartılmasını istiyorlar. Çiçeklerin, böceklerin konuşulduğu bir bayrama dönüşsün istiyorlar. Günde ortalama 5 kadının yalnızca kadın olduğu için öldürüldüğü, yüzlercesinin tacize ve tecavüze uğradığı, cinsiyet farkının doğal değil, topluma dayatılmış eşitsiz yaşam biçimi olduğu bir ülkede;  bu mümkün mü?