8. Vagon – Sinan Tatar

Tüm umut yolcularına…

Tüm gücünü yitirmiş ve savaşını kaybetmiş bir komutan gibiydim.
Tanyeri atmadan nişanlısına varmak için ”usulsüz” yollardan gitmek isterken, yolunu kaybetmiş bir aşk gibiydim.
Annesinin kırmızı şalına sarılmış cansız bedeni ile Ege ummanında boylu boyunca uzanan Şerwan bebek gibiydim.
Varamadan aşka, ölüme yatan Şimal gibiydim.
Kıyıdayım, çıktığım yerden en az tahayyül ettiğim menzil kadar uzaktayım veyahut bütün yakınlar uzak bana, bilmiyorum.
Toprağından kopmuş, belki de koparılmış, etrafı sınırlandırılmış, sınırlı yaşa(tıl)mış ama sınırı olmayan bir dünyaya doğru yolculuğa çıktığını sanan bir Afrikalıyım şimdi. Belki Asyalıyım. Belki Anadolulu… Ne fark eder ki, bütün kopartılmışlar benziyor işte birbirine. Bütün koparılmışların gözleri aynı kaygıyla bakıyor yola, yolculuğa. Bütün koparılmışların sesi aynı şekilde titriyor ve aynı kaderi yanında, canında taşıyanlar, suskunluğun dinginliğinde aynı dili konuşuyor.

Kıyıdayım.
Kendi soluğum dışında bir can pazarı. Kendi soluğumun, göğüs kafesimin üzerinden yükselen hırıltısına tutulmuşum. Can pazarında görünmüyor, duyulmuyormuş meğer hiçbir şey. İnsan sadece kendi soluğunda kalıyormuş.
Üstüme atılan bir battaniye ve ellerime tutuşturulan bir bardak sıcak süt ile Aralık ayının soğuğunu hissediyorum şimdi.
Uçurumdan aşağıya düşüyor sanki içimdeki her şey. Bitmiyor düşmelerim. Engel olamıyorum ve sonra koca bir boşluk. O boşlukta başımdan kuma, ellerime düşen damlacıkların sesi bir çıtırtıya dönüşüyor önce. Sonra koca bir çukur açıyor düştüğü yere.
Üç yüz, belki beş yüz metre ötede gözlerimin önünde batan o gemide ben de vardım. Hayallerim ve umutlarım da vardı. Bütün kopartılmışların hayalleri, umutları o geminin içindeydi. Çocuktu, çocuklardı onlar.
Derine, daha daha derine inen annenin acısından taşan o çığlığı, çığlıkları kimseler duymadı. Deniz kumlarını süpürerek uzaklaştı çığlıklar. Deniz kumlarını gözlerimize doldurarak geçti yüreğimizin üstünden.
Ağladım, ağladıkça ağırlaştım, ağırlaştıkça çöktüm dizlerimin üstüne. Bütün kopartılmışlar kendi gözyaşlarını kendileri silerler. Sildim ben de. Biraz ötede sildi bir başkası, sonra bir başkası, sahil boyunca sildik gözyaşlarımızı.

Omzuma dokundu karım. Bir elinde oğlum sarılmış sımsıkı annesinin eline. Henüz üç yaşında ve taşıyor amcasının ismini üstünde oğlumuz Merdan. Yaşıyoruz çok şükür!

Az ötede, yanı başımızda yani cesetler çıkarılıyor sudan. Umutlar, çaresizce soluk alan bir nefes arıyor nefes nefese ve az ötede olanlar şimdi bir balık gibi ayaklarımın dibine vuruyorlar. Ölü balıklarız artık. Pasaportsuz, kimliksiz ve ölüyüz işte.

Nedendir bilmiyorum, aklıma bir kaç ay evvel İstanbul’da, Haydarpaşa Garı’na yakın bir otelde yaşadığımız zelzele sonrası boğazda toplanan ve günlerce orayı terk etmeyen kargalar geliyor ve gökyüzünün kurşuni hali. Aynı hava şimdi tepemizde, kargalar yerine martılar uçuşuyor tepemizde. Bir mavi özlem düşüyor içime. Karışığım, hem de çok…
Aralık ayındayız, tir tir titriyoruz. Üşümekten değil, suya gömülenlerden geriye kalan parçaların yoksulluğundan. Çantalar, ayakkabılar, kazaklar ve hiçbir yerde karşılığı olmayan pasaportlar ve boğazım kuru bir haykırış içinde, kendi kendimi duyuyorum sadece.

Aynı köyden çıkmıştık üç ay önce. Altı kişiydik. Bir limana getirdiler. Yalnız değildik. İstanbul’dan, Acem elinden, Mağrip ’ten, Afrika’dan onlarcası ile bir limanda çürümeye yüz bırakılmış bir gemiye bindirildik. Oğlumu sıkı sıkıya tutan ben, karım ve ikisi akraba biri tertip ve dalından kopanlarla sokulduk geminin ambarına. Sonra başkaları, başkaları, üst üste istiflendik.
Kınından yeni çıkmış bir bıçak gibi ışıldayan delikanlılar, toprağını, evini, hayvanını, bahçesini satıp çoluk çocuk yola çıkanlar, genç kızlar ve her yeri oyun bahçesi diye bilen çocuklar ve nem, ve küf ve ter kokusu… Bir de yerlerini işgal ettiğimiz fareler.
Vakit, kaçışa uydurulmuştu. Belki de kaçışımız vakitlere. Hepimize sınırsız bir suskunluk verildi. Gürültü, o vakitler düşmandı hepimize.

”Az su iç ve az ye” kuralı ve başka başka kurallar bir tembih değil, emirdi ve sürekli bağıran, emirler yağdıran tek ses onlara aitti. Tıpkı Maraş-Ankara-İstanbul treninin 8.vagonunda olduğu gibi.

Bizleri sınırdan geçirecek olanla kurulan köle bağında zincirlenmiştik birbirimize ve denize her düşenin ardından “yükümüz hafifledi, şimdi daha hızlı yol alırız” diyen o boğuk sesin altında hangi hikâyeyi anlatsak aratır bir ötekisinin hikâyesini.
“Bu sefer olacak” diye bakan gözleri ışıldadı beşinci günün gecesinde Tahir’in. Daha önce Balkan’a dek varabilmişti ve on sekiz yıldır göremediği abisinin yanına bir türlü varamamıştı. Tahir’in içi dökülse çöker, dökülmese intihar ederdi. Her iç çekişinde tanıklığını bırakırdı avucumuza.
Karpat dağlarının eteklerinde biraz ekmek ve su için nasıl yalvardıklarını, üç gün üç gece, kar kıyamet sınır arayışlarını, kar altında otu katık etmelerini, kana düşen kar’ı, kar’a düşen kanı ve sonra, sonra Tuna nehrine düşen ŞİMAL’in geriye kalan bahar kokusunu…

Bir kopuş anıdır Şimal,
İnsanın kendisinden vazgeçişi,
Bir nehrin yatağından sapıp, önüne kattığını süpürmesi,
Tüm tel örgülü sınırların utanması,
Ve adını her andığınızda yıkılmasıdır dünyanın yeniden.

Kucağında, üç yaşındaki Merdan’a sıkı sıkı sarılıp dayıoğlu Derviş’i sordu karım bana. Yaşıyor muydu acep? Hapishane damında, hangi tarihten ve kimden, kimlerden kaldığı belli olmayan bir ekmeği sıcak suda yumuşatıp, ranza kenarlarına, duvarlara vurarak parçalayıp yediklerini anlatan sesi ilişti kulağıma Derviş’in.
Suya bakıp umutlanmıştık, zira bazen çaresizlik de umudu hatırlatıyor işte insana.
Yemyeşil bir yazıda
Üzerine yıldızlar düşen bir kalede
Aşk fedaisi olmak varken,
Yüreğindeki ateşle girdi suya DERVİŞ.
Sonra kayboldu DERVİŞ Karpatlarda
Bulunamadı hiçbir iz.

Tek bir renge sığınarak, onu kutsallaştıranlarla yaşamak ölüm ile eşdeğer olmasaydı, annesinin kucağında belirsiz bir rıhtıma doğru yola çıkmayacaktı hiç Merdan.

Geminin yavaşlamasıyla yaklaştığımızı düşünmüştüm umuda. Haftaların yorgunluğu ve belirsizlik tüketiyordu sabrımızı. Gökyüzü ile aramızda sadece bir kapak vardı. Açtım kapağı, ışıkla buluşmasıyla kararan gözlerim kendine geldiğinde, sürat motoruyla kaçarak gemiyi terk eden kaçakçıları gördüm. Gemi kıyıya varmadan durmuştu ve su alıyordu. Hayır, su almıyor bu gemi batıyordu.
Soyunup attım kendimi denize. Bıçak gibi kesildi her yanım. Lime lime olan sesimle bağırdım, bağırdım, bağırdım…
Çığlığa durdu bütün sesler ve Merdan’ı bana uzatan karımı gördüm. Ölümün nefesi omzumdaymış gibi yararak dalgaları kıyıya taşıdım oğlumu. Döndüm yeniden denize, üşümüyordum artık. Bütün vücudum yanıyordu. Karım da denizdeydi artık. Kıyıyla buluştuk yeniden ve sonra tekrar denize ve kıyıya ve sonra yeniden. Bilmiyorum kaç kişiyi taşıdım.
Su ne çok umuttu oysa hepimiz için.
Tıpkı Maraş-Ankara-İstanbul treninin 8.Vagonu gibi. Bizi büyük şehirlere ve umutlara taşıyacaktı.
8. Vagon hala doluymuş, öyle diyor “umuda” ulaşabilenler…