ABD ile Türkiye neden çatışıyor? – Orhan Bilikvar

ABD’nin uyarı niteliğindeki yaptırımları sonrası AKP iktidarı ile neden çatıştığı sorusu gündeme daha sık gelmeye başladı. Çok çeşitli varsayımlar ortada dolaşıyor. Elbette ki bunların bir bölümü için mantıklı gerekçeler ileri sürülebilir. Biz gelişmelerin hangi süreçte ortaya çıktığını ele almaya çalışacağız.

Yaklaşımımız, AKP iktidarını mümkün ve gerekli kılan özgün koşulun batı kapitalizminin değişen ihtiyaçlarıyla etkileşerek oluştuğunu temel almaktadır. Elbette ki bu, AKP’yi var eden ideolojik düzlemin, sermaye sınıfının, toplumsal tabanın, siyasal öznenin varlığıyla mümkündür. Ancak bağımlı bir ülkede bunların varlığı kendi başına güçlü bir “iktidarın” oluşumu için yeterli olmayacaktır. Bağımlı olunan merkez ülkelere, egemen olan birikim rejimine başarılı bir şekilde eklemlenerek bunların ihtiyaçlarına yanıt vermesi gerekmektedir. İktidarın temel amacı bir yandan (ideolojik, sınıfsal) kendi özgünlüğünü, diğer yanda bağımlılık halindeki toplumsal formasyonun yeniden üretimini gerçekleştirmektir. İki dinamiğin uyumu gücün ve sürdürülebilirliğin kaynağıdır.

Finansallaşma-kriz dinamiği

1970’lerden günümüze krizlerin eşlik ettiği finansallaşma sürecinin bütünsel bir dinamik olarak ele alınması mümkündür. Aynı zamanda bu 1945 düzeninin tedrici dönüşümü olarak da okunabilir. Giderek yoğunlaşan sermaye birikimi bir yanda değerlenme sorunlarını ortaya çıkarırken öte yandan yeni araçlarla yoğunlaşmanın hızını da artırmıştır. 1986’da Big Bang ile sermayenin uluslararası dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması, türev piyasaların yükselmesi yeni araçlara örnek olarak verilebilir. 1981’de seçilen Ronald Reagan’dan Trump’a değin neoliberal politikaların tartışmasız uygulandığını söyleyebiliriz.

Kaynak: Bank for International Settlements (BIS) / Burak Saltoğlu

Kapitalist sistemin; 1970’lerden beri giderek yoğunlaşan, 2001 yılından başlayarak ABD’nin faiz oranlarını %1’e kadar düşürmesiyle simgeselleştirilebilecek aşırı birikim sorununa yanıtını borçlandırma politikaları ile oluşturduğunu ve 2008 krizine karşın devam ettirdiğini görebiliriz.

Nihayetinde süreç Trump ile birlikte neoliberal politikaların sürdürülemez olduğunun tescillenmesi ve neoliberalizmin en güçlü siyasal desteğinin zayıflaması ile günümüze ulaşmıştır. Uluslararası akışkanlık olanaklarını yitirmese de, türev piyasalar gibi araçlar etkinliklerini korusalar da, Trump’ı sınırlandırmayı başarsalar da siyasal düzlemdeki gücünün önemli oranda zayıflaması neoliberal politikaların -bir başka deyişle aşırı birikime kapitalizmin ürettiği yanıtın- geleceği üzerinde belirsizliği de ortaya çıkarmıştır.

Elbette ki neoliberal politikaların, SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan ve batı kapitalizminin mutlak egemenliği nedeniyle de (daha) mümkün hale geldiğini söyleyebiliriz. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın bir güç olarak dönüşü ile neoliberalizmin siyasal olarak zayıflaması arasında da bağlar kurulabilir.

1970’lerden başlayarak günümüze değin güçlenerek gelen finansallaşma-kriz dinamiğinin yarattığı sorunlara kapitalist merkezlerin şu anda piyasa sistemi içinden bir çözüm, alternatif bir birikim rejimi önerisi bulunmamaktadır. 1945 sonrasından beri sistemi güdüleyen başat siyasal güç olan ABD’nin dinamikle paralel şekilde zayıflamasını, arada tek kutuplu dünya dönemleri yaşanmasına karşın günümüzde hegemonyasını yeniden üretmekte zorlanmasını görebiliriz.

İşte AKP iktidarı; 70’lerden gelen finansallaşma-kriz sürecinin 2000’lerdeki kesitinde, yani borçlandırma politikalarının yoğunlaşarak belirgin bir farklılaşma ortaya çıkardığı anda vücut bulmuştur. Kullandığımız grafiklerde de 2000’li yılların başına karşılık gelen anlamlı bir ilişki görülmektedir.

Yeni görevler: Devletin sıvılaştırılması (1)

AKP iktidarına batının güçlü desteği, devlet yapısının değiştirilerek güncel ihtiyaçlara göre yeniden biçimlendirilmesinde ortaklaşan iki yönelime sahiptir. Birincisi borçlandırma politikalarının uygulanmasının, ikincisi ise ülkenin bir karakoldan saldırı üssüne değişiminin önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

Borçlandırma politikalarını devlete ait varlıkların satılmasından değerli alanların yağmalanmasının önünün açılmasına değin geniş bir çerçevede ele almak mümkün.

Aşağıdaki tablolardan birinci hedefe güçlü bir şekilde ulaşıldığını görebilmekteyiz. Hane halkı borçluluğu grafiğinden de göreceğimiz gibi borçlandırma politikaları yalnızca şirketleri ve devletleri değil, geliri olan herkesi hedeflemiştir.

 

*Grafikler: “Stratejik Barbarlık/ Ali Rıza Güngen-Ümit Akçay”

Devlet kurumlarının geleneksel yapısının kırılması, doğrudan siyasallaştırılarak bir nevi sıvılaştırılması AKP iktidarı boyunca sürekli artarak gerçekleşmiştir. Nihayetinde 15 Temmuz ile birlikte askeri yapı da aynı sürecin parçası olmuştur. Gülen hareketinden beklenen askeri yapının dağıtılması işinin, ironik bir şekilde yine bu hareketin elimine edilmesi sürecinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Borçlandırma politikalarında sorunsuz ve günümüze değin kesintisiz yaşanan süreç, Türkiye’nin siyasal-askeri rolünün değişiminde tekrarlanmamıştır. AKP iktidarının kurulduğu 2002’den Müslüman Kardeşler’in tasfiye edildiği ve dolayısıyla BOP uzlaşmasının sona erdiği 2013’e değin geçen süreç “ortaklık dönemi” olarak adlandırılabilir. 2013-2017 arasını ise AKP’nin geri çekilerek içe döndüğü dönem, 2017’de Trump iktidarından başlayaraksa Batı Kapitalizmi ile uyumun ikinci ayağı olan ekonomik entegrasyonun üzerinde soru işaretlerinin oluştuğu dönem olarak düşünebiliriz.

AKP’nin bölgesel çıkışları sınıfsal kombinasyonuyla ve ideolojik yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. Ağırlıkla Batı Kapitalizminden temin edilen sermayenin çevre ülkelerde değerlendirilmesi yoluyla birikim yaratılması ve yine aynı sermayenin ülke içindeki inşaat-enerji sektörünün devri daimi için kullanılmasına, kamu kurumlarının satışı ve kent-tarım arazilerinin yağmalanmasının eşlik ettiği bir modelden söz edebiliriz. Borç alınan sermayenin -en azından bir bölümünün- çevreye doğru değerlendirilmesi isteği, bölgesel siyasal ilişkileri teşvik etmiştir.

Aynı zamanda bölgesel iddia AKP iktidarının ideolojik çerçevesinin temel unsurlarından biridir. Kökleri Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş dönemine kadar götürülebilecek ideolojik kodlar, o dönemden farklı olarak “kurtuluş” düzleminde yeniden üretilmemiş, bir yeniden kurma perspektifinde dönüştürülmüştür. Siyasal motivasyondaki yüksekliğin “ileri doğru hamle” niteliğinden de kaynaklandığı düşünülebilir.

İktidarın içsel dinamikleriyle birlikte Batının buna yol vermesi, dahası teşvik etmesi yeni koşulların ve buna bağlı rolün niteliğiyle ilgilidir. Bölgesel çıkışları uygulanabilir hale getiren çevresel unsurda buradadır.

Yakın ortaklıktan farklılaşmaya

BOP projesiyle 2003’te başlayan yakın ortaklığın 2013’te Müslüman Kardeşler’in tasfiye edilmesine değin sürdüğü söylenebilir.

“Ortadoğu, yeni muhafazakârların savunduğu gibi, güç kullanılarak dönüştürülemez, bu dönüşüm, ancak Avrupalı müttefiklerle de işbirliği yaparak ve ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal boyutları da içeren kapsamlı bir projeyle mümkün olabilir.”
Washington Post / 22 Haziran 2003 / Ortadoğu’nun Neoliberal Açıdan Ele Alınışı

BOP ile sosyal ve ekonomik alanlara yapılan vurgu Haziran 2004 Nato zirvesinde (Bush yönetimindeki) ABD tarafından tekrarlanmıştır. Bu yaklaşım askeri yöntemlerin yanısıra siyasal düzlemdeki değişimlerin de hedeflendiğini işaret etmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi, toplumların “dönüştürülerek” Batı Kapitalizmine entegre edilmesini ifade etmektedir. Böylece onların yalnızca tahakküm altına alınması değil, sermayenin değerleneceği bir alan işlevi görmesi de hedeflenmiştir.

BOP’u bir dönem siyasal ilişkileri etkileyen niyet beyanı olarak ele alabiliriz. Yalnızca AKP-ABD yakın ortaklığının başlangıcını oluşturması ve Arap Baharına Batı Kapitalizminin bakışını -bir yere kadar- etkilemesi açısından anlamlıdır. BOP söyleminin etkisini yitirmesi ile AKP-ABD farklılaşmasının başlangıcı aynı döneme denk gelmektedir.

Bu, Arap Baharının Körfez Monarşilerini tehdit ettiği, Müslüman Kardeşlerin Mısır’da IMF ile anlaşmayarak batı doğrultusuna uyum sağlamadığı andır. Riskler yükseldiğinde , Libya ve Suriye’deki kazançlarını yeterli bulan Batı Kapitalizmi BOP söylemini de, Müslüman Kardeşlere toleransını da terk etmiştir. Politikadaki değişimin simgesi ise Temmuz 2013’teki Sisi darbesidir.

AKP’nin bölgesel açılımının Mısır-Türkiye merkezli (AKP-İhvan) bir ortadoğu kurgusu üzerine yükseldiğini söyleyebiliriz. Genel hedef, Batı Kapitalizminin ekonomik işleyişinin ihtiyaçlarını karşılayan, ancak siyasal olarak özerklik kazanmış bir alt yürütücü olmaktır. Siyasal gerilimlerin artmasına karşın, günümüze değin ekonomik düzlemin entegrasyonunda bir değişiklik ortaya çıkmamıştır.

Siyasal özerklik isteğinin güçlenmesinin ve gerilime karşın sürüdürülmesinin iki kaynağı bulunmaktadır. Birincisi ABD’nin güç yitimine paralel olarak bağımlı ülkeleri kontrol etme yeteneğindeki zayıflamadır. İkincisi ise AKP iktidarının “mutlak” karakteridir. Devletin sıvılaştırılması büyük bir iç dönüşümü gerektirmiştir. Eski yapının köktenci değişimi, her an daha fazla gücün bir merkezde yoğunlaştırılmasını, dolayısıyla da katılaşmayı beraberinde getirmiştir. Katılaşma, sınıfsal dayanaklarından, siyasal öznelere, ideolojik kodlara değin bir “değişmezlik” görüntüsüdür. İktidarın varlığıyla değişmezlik bütünleşmiştir. Her nerede çıkarsa çıksın istekleri dışında gerçekleşen değişim, bizzat iktidarın zayıflaması ve belkide dağılması olarak algılanacaktır.

Müslaman Kardeşlerin tasfiyesi ile birlikte AKP’nin bölgesel kurgusu boşa düşmüş, ABD ile kurduğu özel ilişki sona ermiştir. Bu gelişmenin hemen ardından “iç barışını sağlamış bölgesel aktör” formülasyonunun bir parçası olan “Çözüm Süreci”de rafa kaldırılarak, Kürt sorununda baskı politikalarına dönülmüştür.

ABD’nin siyaset değişikliği ve AKP üzerindeki etkisi ideolojik kodlamanın da değişmesine yol açmıştır. Başlarda “yeniden kuruluş” zemininde üretilen ideoloji, savunma, koruma çerçevesinde yeniden kodlanmıştır.

Siyasal düzlemdeki farklılaşma, neoliberal ekonomik düzene entegrasyon devam ettiği sürece ve bizzat bu düzen Trump’ın gümrük duvarlarıyla tartışmalı hale gelinceye değin tolere edilebilmiştir. AKP’nin Batı Kapitalizmi ile uyumda sağlam kalan tek zeminde sarsılmaktadır.

Trump’ın iktidara geldiği 2017 ile birlikte 1981 R. Reagan döneminden beri sürdürülen neoliberal politikaların dışına çıkılmıştır. Finansal sermayenin akışkanlığına yönelik kısıtlamalar -en kritik ölçüdür- gündeme gelmese de, politik perspektifi terk edilmiş, tedarik zincirleri tartışılmaya başlanmış, gümrük duvarları ise uygulanmıştır.

2017 sonrası farklılaşmayı olası kılan, batı kapitalizmini domine eden, hegemonik bir gücün, içe dönerek devletler arası düzleme çekilmesidir. Zayıflama süreci önceden başlasa da Trump ile bunun sonuçlarının yerine getirilmeye başlandığını söyleyebiliriz. Trump’ın kaba, saldırgan söylemi ironik şekilde kendisini diğer ülkelerle -kaba güç düzleminde- eşitleyen biçime sahiptir. Artık herşeyin sahibi olan değil, herkes gibi kavga eden bir gücün dili sözkonusudur.

Trump iktidarıyla birlikte AKP-ABD ilişkilerindeki belirleyenlerin değişeceğini varsayabiliriz. Örneğin İran sorunu günümüz bileşenleriyle yeniden tanımlanmaktadır. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek ambargo uygulamaya başlaması AB ülkelerinde destek bulamamıştır. AKP’nin de desteklemeyeceği ambargoyu ABD’nin hangi yaptırımlarla zorlayıcı hale getireceğini izlememiz gerekir.

Genel olarak AKP-ABD ilişkilerinde farklılaşmaları ortaya çıkaran şeyin ABD politikalarındaki dönüşümler olduğu söylenebilir. İktidarını güçlü kılan ilk dönem görevleri yerine getirdikten sonra kenara çekilmesi istendiğinde ayak direyen AKP, Rusya-İran açılımıyla yeni güç kaynaklarına yönelse de BOP’un işaret ettiği potansiyelin çok uzağındadır. Bu ülkelerle yapacağı ortaklıklar bir atılım olanağı yaratmayacak, yalnızca iktidarını korumaya destek sağlayacaktır.

Günümüz koşullarını güdüleyen en önemli unsur; neoliberalizmin bütün dünyada büyük bir yıkım yarattıktan sonra zayıflama belirtileri göstermesi, sürdürülebilirlik sorunu yaşamasıdır. Sistemi domine eden ABD’de siyasal gücünün zayıflaması belirsizlikleri çoğaltmıştır. Ancak herşeye karşın piyasanın, devletlerin finansal sermaye bağımlısı haline geldiklerini belirtmek gerekir. Bu bağımlılık kişilere değin indirilebilir. Finansal sermayenin akışkanlığını yitirmesi ancak büyük çatışmaların sonucunda gerçekleşebilir. Trump iktidarına içeride gösterilen direnç, sınırlanmasına yönelik hamleler bunun öncü göstergeleridir.

Unutmamalıyız ki bugün yaşadığımız kaosta dahil olmak üzere, doğanın yıkımında, yaşayacağımız ekonomik yıkımlarda, yoksullukta, işsizlikte neoliberallerin belirleyici etkisi vardır. Benzer şekilde Trump’ı iktidara taşıyan da neoliberallerin ABD işçi sınıfında yarattığı yıkımdır.

Kapitalist sistem 1939-45 arasında neden olduğu savaşla pek çok ülkeyi yıkıma uğratmış 65 milyon insanın ölümüne neden olmuştu. Hemen ardından yıkımı fırsata dönüştürmüş, altın çağını yaşamıştır. Yine böyle bir yıkıma, sistemin büyük savaşlar yoluyla resetlenmesine mi gidiyoruz? Yoksa bir devrimler çağına mı gireceğiz?

Marks gibi umutlu olmak istiyoruz

“Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.”
K. Marks (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz sf 25)


(1) Zemin sıvılaşması; mühendislerden ödünç aldığımız bir kavram. Kaya tabakasının katı niteliğini, biçimini yitirerek dağılması olarak düşünülebilir.