ABD nereye çekiliyor? – Mehmet Polat

ABD’nin askerlerini Suriye’den çekme kararı dünya kamuoyunda büyük şaşkınlık yarattı. Trump’ın seçim vaatleri arasında yer alan ve daha sonra da sık sık tekrarladığı çekilme konusu bilinmedik bir şey değildi ama yine de kimse şu an için beklemiyordu. Nedeni, Amerikalı yetkililerin her fırsatta henüz Suriye’de işlerinin olduğunu söylemesiydi. Şimdi olaya akla uygun açıklamalar getirerek sanki uzun bir sürecin kaçınılmaz sonucuymuş gibi yorumlayıp şaşkınlığımızı gizlemeye kalkışmayacağız; Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri bile Trump’ın bu kararıyla ters köşe olmuşken, elbette bu karara biz de şaşırdık.

ABD askerleri Suriye’ye ilk kez 2015 Kasım Ayı sonlarında Türkiye ve Kuzey Irak üzerinden girmişti. Yabancı bir ülkeye ya meşru yönetiminin davetiyle ya da BM kararıyla asker gönderilirken, ABD’nin elinde bu tür bir resmî giriş kâğıdı yoktu. ABD bunun yerine, IŞİD’e karşı mücadele için Kürt, Arap ve Hristiyan toplulukları eğitmek amacıyla geldiğini söyleyerek bir meşruiyet yaratmaya çalıştı. Eğittiği toplulukların  “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) adı altında birleşmesine yardım etti. SDG’nin karadan, ABD ve Rusya’nın havadan müdahaleleriyle IŞİD geçtiğimiz 3 yıl içinde askerî olarak yenilgiye uğratıldı. ABD bu süreçte Suriye’de birçok üs kurdu, havaalanı yaptı ve ülkenin kuzeyi ile Ürdün sınırındaki çeşitli noktalara resmî sayısı bilinmemekle birlikte 2 ile 5 bin arası asker yerleştirdi. ABD ile birlikte, IŞİD’e karşı koalisyonda yeralan, ancak sayıları birkaç yüz kişiyi geçmeyen Fransız ve İngiliz askerleri de geldiler. Şimdi ABD çıkıyor, onlar kalıyor.

Çekilme kararı İran’dan Avrupa’ya, Ankara’dan SDG’ye ve Rusya’ya kadar farklı çevrelerce değişik biçimlerde yorumlanıyor. Bunların çoğu kafa karıştırıyor. Bu tür bir olayı değerlendirirken öncelikle gerçeklerden uzaklaşmamak gerekiyor. Sayısız görüşmeler yapılıyor, çeşitli devletlerin temsilcileri oradan oraya gidiyor; hiç birinde ne konuşulduğu açıklanmadığı gibi, bir yerlerden haber almamız da mümkün olmuyor. O halde kapalı kapılar ardındakileri boşu boşuna yorumlamaya çalışmak yerine, o kapıların da içinde yeraldığı ve hepimizin gördüğü gerçeklere bakmamız gerekir. Elimizde, gerçekleri belirleyen iki tane önemli değişken var: Birincisi ekonominin durumu, ikincisi toplumsal çelişkilerin tarafları. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şey bu iki önemli değişkene göre belirleniyor.

Öncelikle emperyalizmin bir dünya ekonomisi olduğunu unutmamalıyız. Emperyalistler ülkeleri işgal ettiğinde, bunu eski imparatorluklar gibi toprak ele geçirerek üzerindeki zenginlikleri yağmalamak için değil; kurulu bir düzenin işlemeye devam etmesi amacıyla yapıyorlar. Çünkü kapitalizm işlediği sürece, bir biçimde bu düzenle ilişkili olan her yerin zenginliğini zaten sömürebiliyorlar.  Emperyalist ekonomi askerî gücün sonucu değildir, tam tersine askerî güç ve eylemler, ekonomik gereksinimlerle yapılıyor.

Emperyalizm ekonomik çıkarları uygun düştüğü sürece ülkelerle ve çeşitli halklarla ilişkiye geçer. Yardım ya da düşmanlık eder. Hiç birisi de kalıcı değildir. Bu sırada zaten ahlâk değerlerine göre değil, ekonomik çıkarlara göre hareket ettiği için ahlâksızlıkla suçlanamaz.  Emperyalist bir güç toprağa, hukuka, vefaya, kurala göre hareket etmez; herkesin kendine göre hareket etmesini sağlar. Zaten bunu yapamıyorsa gücünü yitirmiş demektir. ABD’nin Suriye’de yaptığı da budur; ülkeye destursuz girerek koşulları değiştirmiş ve uygun gördüğü anda ülkeden ayrılacağını belirterek koşulları tekrar değiştirmiştir. Bunun nedeni Trump’ın saçmalığı, bazı gizli anlaşmaların sonucu ya da bilemediğimiz bir planın başlangıcı olabilir. Ancak şu bir gerçektir: ABD ekonomisi her koşulda durumdan kârlı çıkabilecek konumdadır. Dolar hala dünya parasıdır. Suudilere ya da Körfez emirliklerine bir işaret vererek petrol fiyatlarını istediği gibi ayarlayabilir ve böylece Suriye’de harcadığı her kuruşu birkaç saat içinde geri almakla kalmaz, rakip güçler olan İran ve Rusya’nın da petrol gelirlerini uygun gördüğü düzeye çekebilir. ABD ekonomik gücünü Çin’e uyguladığı ticaret ambargosunda olduğu gibi, her fırsatta Avrupa’ya NATO’nun masraflarını üstlenmeleri çağrısı yaparak da gösteriyor. Şimdi ABD Suriye’den çekilirken, Fransa ve İngiltere kendileri için daha yakın olan IŞİD tehlikesini önlemek için Suriye’de kalıyor. Bu ekonomik bakımdan sıkışmalarına yol açacaktır. Biraz da toplumsal çelişkilere değinelim:

Yönetenlerimiz, geçen hafta Erdoğan-Trump arası telefon konuşması sonrasında asker çekme kararı alındığını belirtiyor. Türkiye’nin kararlı tutumunun ABD’yi gerilettiği söyleniyor. (Oysa Netanyahu Trump’ın durumu daha önceden kendilerine açıkladığını belirtiyor.) Bölgede ABD’nin en önemli rakibi kim? Dolayısıyla diğer toplumsal çelişkilerin belirlenmesinde de etkili olan ne? ABD’nin en önemli rakibi Rusya’dan başkası değildir. Çünkü hem İran hem de Türkiye,  Rusya desteği olmadan ABD karşısında fazla direnecek durumda değillerdir. Trump, özellikle İran’la olan sorunlarını Rusya üzerinden çözmeyi deniyor. Geçtiğimiz günlerde Ürdün sınırı yakınında ve İsrail açısından tehdit oluşturan İran güçlerinin geri çekilmesini Trump istedi, Putin sağladı. İsrail her fırsatta Suriye’deki İran ve Hizbullah güçlerini bahane ederek hava saldırıları yapıyordu. Bunlardan birinde, geçtiğimiz 18 Eylül’de İsrail uçağı bir Rus uçağını düşürdü. Ardından Rusya, Suriye’nin hava savunmasını güçlendirmek için Esat’a S 300 füzeleri verdi. Bunun için kurulan elektronik sistem, daha eski model füzelerin de daha etkili kullanılmasını sağladı. Sonuç olarak o tarihten bu yana Suriye’de hiçbir İsrail uçağı görülmüyor. ABD de IŞİD’e karşı hava gücünü daha dikkatli kullanıyor. Bütün bunların da gösterdiği üzere, ABD Suriye’deki sorunları Rusya’nın onayı olmadan çözebilecek durumda değil. Şimdi aradan çekilerek, Türkiye ve Rusya’yı karşı karşıya bırakıyor. Ve Suriye’den çekilme kararı alırken daha önce Türkiye’ye satmadığı Patriot füzelerini satacağını açıklaması da bu kanıyı güçlendiriyor. Her ne kadar Türkiye S 400 füzelerini almaktan vazgeçmeyeceğini söylese de, Rusya-Türkiye ilişkileri başka konuların da devreye girmesiyle gerilim üretmeye yatkın görünüyor.

Türkiye “bir gece ansızın gelebilir” mi? Hatırlayalım, Afrin’e ancak Rusya hava savunmasını kaldırdıktan sonra girilmişti. ABD bölgeden ayrılsa bile, Türkiye’nin Suriye’ye girmesi yine Rusya ile görüşmelere bağlı olacak. Girebilir ama bu söylendiği gibi ABD’nin boşluğunu doldurmak için olmayacaktır. Türkiye büyük olasılıkla Telabyad’a girecek ve Cizre-Kobani arasında bir cep oluşturacak ve belki sınır boyu tampon bölge kuracaktır.

Öte yandan Suriye’de yeni anayasa süreci yaşanıyor. Yeni oluşan durum karşısında SDG ve Esat birbirlerine görüşme çağrıları yapıyorlar. Kürt toplumu özerklik istiyor. Buna karşılık Esat özerklik ve federasyon gibi konuların dayatılması karşısında savaşacaklarını belirtiyor. Barışçı biçimde görüşülmesinin ise ancak yeni anayasa halk tarafından kabul edilirse mümkün olacağını söylüyor. Türkiye’nin Suriye’ye girme amacı, anayasa sürecine müdahale gibi yorumlanabilir. Büyük olasılıkla oluşturulacak tampon bölgelere Suriyeli göçmenler yerleştirilecek ve anayasa sürecine katılmaları sağlanmaya çalışılacaktır. Bu çerçevede Esat yönetimiyle bile işbirliği aranabilir. ABD çekilmekle zaten etkili olamayacağı bu sürecin maddi yükünden kurtulmuş görünüyor. Nasıl olsa İran’ı, güçlü olduğu Kuzey Irak’tan da kontrol edebiliyor. Geride birbirleriyle çelişkiler yaşamaları olası Avrupalılarla Rusya, Türkiye ve İran’ı baş başa bırakıyor. Üstelik Türkiye gibi kaybetmek istemediği bir ülkeyle de çatışma pozisyonuna girmemiş oluyor. Şimdilik süreçten Rusya dışında kesin bir kazanç elde eden olduğunu söylemek zordur. ABD açısından kazanç ya da kayıp yok. Diğer güçlerin ise önünde uzun bir süreç var.