ABD-Türkiye ekseninde Suriye… – Mehmet Polat

ABD ve Türkiye arasında uzunca süredir sorun var. Geçen hafta Dışişleri Bakanı Tillerson bu konuda görüşmeler yapmak üzere Türkiye’ye geldi. Ziyaret öncesi Türkiye tarafından “bizi anlamaya çalışsınlar, alemi kör herkesi sersem sanmasınlar” misali demeçler verildi. Karşıdan da benzer sertlikte yanıtlar geldi. Örneğin Tillerson, Türkiye’ye gelmeden önce ziyaret ettiği Ürdün’de “YPG’ye ağır silah vermedik ki geri alalım” dedi. ABD’nin Suriye’deki askeri birliklerine komuta eden General Funk,  askerlerin kesinlikle Menbiç’ten çekilmeyeceğini zaten daha önceden açıklamıştı. “Osmanlı tokatları” havada uçuştu. Dünya haritasında Vietnam’ın yerini gösteremeyecek olanlar, ABD’ye bu ülkeyi hatırlattılar. Tillerson geldi, görüşmeler yaptı ve gitti. Komiteler kurulacak, toplantılar yapılacak, duruma bakılacak. Yani herhangi bir değişiklik, yeni bir gelişme yok.

Ama yöneticilerimiz hala Tillerson buralarda geziniyormuş gibi konuşmayı sürdürüyor. Bu arada gazetelerde bir haber çıkıyor: ABD, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan askeri üslerindeki nükleer bombalarını elden geçirecek ve modernize edecekmiş. Toplam 150 kadar bombanın 50 kadarı İncirlik Üssündeymiş. Kıssadan hisse: ABD’ye kafa tutan ülkelerin silah depolarında Amerikan füzeleri değil, kendi yaptıkları nükleer füzeler yatıyor.

ABD Türkiye’ye kendiliğinden gelmedi, zamanın yöneticilerince davet edildi. Sovyetler Birliği, savaş sırasında tarafsızlığını Almanya’dan yana kullanan Türkiye’den tazminat olarak toprak ve boğazların ortak yönetilmesini isteyince, İsmet İnönü ve arkadaşları ABD’ye yanaştılar. Bugün Sovyetlerin mirasıyla geçinen Rusya ile Türkiye yakınlaşıyor, ABD gözden düşüyor. Ya da bize öyle görünüyor/gösteriliyor.

Yazının başlığı çerçevesinde büyük medyada kalem oynatan birçok yazarın, kime yaranacağını bilemez halde olduklarını düşünüyorum. Öncelikle emperyalist dünya düzeninin işleyişi ve Türkiye’nin bunun içindeki yeri hakkında cahiller. İkincisi, hem ABD hem de hükümetle arayı bozmamak için kıvranıp duruyorlar. Bu yüzden “durum çok kötü ama böyle olmaması gerekir” misali, iki ayrı yüzü olan cümleler kuruyorlar.

Konunun birçok boyutu var. Öncelikle belirtelim; emperyalizm imparatorluklar döneminden kalma, büyük devletlerin küçükleri ezdiği, belli merkezi olan bir güç değil, sermayenin dünya ölçeğinde düzenli dolaşımına dayanan bir sistem. Eğer emperyalizm bir toprağa adım atıyorsa, bu orada yaşayanlar da böyle olmasını istediğindendir. Elbette herkes emperyalizmi istemez. Ama bir coğrafyada emperyalizmin ayağının ucunu basacak kadar yer bulması, gelişmesi için yeterlidir. Bu sistem, kapısını sıkıca kapatanların dışındaki bütün ülkelere mal satarak, kültürünü aktararak, sermaye yatırarak, askeri işbirliğine girerek yayılır. Herhangi bir yakınlıkla başlar ve siyasi iktidarı yönlendirecek konumlar elde edene dek ilerler. Emperyalizm bir ülkeye zorla girmemiş olabilir ama ancak zorla çıkarılır. Bunun olmadığı yerde,  emperyalizme karşı olmaktan bahsetmek gülünçtür.

ABD halen dünyanın tek süper gücü ve bunu yalnızca ülke coğrafyasını korumak için değil, küresel kapitalizmin sorunsuz işlemesi amacıyla kullanıyor. Çünkü ABD, küresel kapitalist işbölümünün en tepesinde yer alıyor ve kapitalizm dünya ölçeğinde sorunsuz işlediği sürece kendisinin de kazanmaya devam edeceğini biliyor. Örneğin dış ticaret açığı birçok ülke için önemli bir sorundur ve uluslararası finans kurumlarının borçlu ülke hükümetleri üzerinde baskı kurmasının da gerekçesidir. Çünkü ticaret açığı olan ülke zaten borçludur ve açığı arttıkça borcunu ödemesi de güçleşir. Bu yüzden finans kurumları tarafından uyarılır ve ekonomisine çeki düzen vermesi için baskı görmeye başlar. Ama ABD için böyle sorunlar önemsizdir. Dış ticaret açığını, çıkardığı devlet tahvillerini dış ticaret fazlası veren Japonya, Çin, Suudi Arabistan gibi ülkelere satarak kapatır. Kimse ABD üzerinde baskı kurarak dış borcunu sınırlandırmaya kalkışamaz. Bunu ancak, kendi çıkarları gereği küresel kapitalist düzenin işleyişini altüst etmemesi gerektiğini bilen ABD’nin kendisi yapabilir. Bir anlamda ABD dünyada işlerin yolunda gitmesi için kendi kendini denetler. Ama kendini fazla sıkmayarak, dünyanın geri kalanına baskı yapar.

Türkiye bugün ABD ile çok yönlü ilişki içinde. Bunun kesilmesi iki taraf açısından da zor görünüyor. Şu üç konuda sorun yaşanıyor: 1- ABD-YPG ilişkisi. 2- Türkiye’nin Rusya’dan füze alacak olması. 3- Fethullah Gülen’in geri verilmesi ve Zarrap davası. Her iki taraf da bu konulardaki gelişmelerin birbirleri için önemli olduğunu bildiği halde, sorunlu bir yolda adım adım ilerlemeyi sürdürdüler. Bu bir rekabet ya da dışlamadan çok, birbirlerine gereksinimleri olduğunu bilen tarafların, karşılıklı denetim kurma çabasına benziyor.

Ancak bunlar gerçek sorun değil, daha çok onun yansıması gibi. Arap Yarımadasında işlerin karışmasının ekonomiden kaynaklı nedenleri de var. Yörede büyük kâr potansiyeli olmasına karşılık toplumsal yapılar son derece kırılgan ve siyasal iktidarlar zayıf. Bu yüzden kaynaklar iyi yönetilemiyor, borçlar ödenemiyor, yeni yatırımlar yapılamıyor. Üstelik İsrail-ABD ittifakının baş düşman saydığı İran bölgede güç kazanıyor. Küresel sermaye (ABD+AB)  bölgeye Türkiye aracılığıyla yön ve çekidüzen vermek istedi. AKP 15 yıllık iktidarının ilk yarısında, bu çerçevede batılılardan büyük destek aldı. Bu doğrultuda çeşitli ülkelerdeki Müslüman Kardeşlere yatırım yapıldı ama olaylar beklendiği gibi gelişmedi. Bu sırada ABD Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi ve PYD ile yakınlaşması için baskı yapıyordu. Ve “Arap Baharı” bahanesiyle Suriye’nin dağılması için çalışılıyordu. Türkiye PYD’den Esat’a karşı savaşmasını istedi. PYD bunu reddetti. Bu kez ABD, Türkiye’nin Suriye’de etkin askerî rol almasını istedi. Türkiye bunun yerine cihatçıları desteklemeyi tercih etti. Esat zor duruma düşüyordu. Ancak 2015’de Rusya’nın devreye girmesiyle durum değişti. ABD Esat’ın yıkılmayacağı olasılığı doğrultusunda önlem almaya başladı. Suriye‘nin kuzeyinde işbirliği yapabileceği bir güç yaratmaya girişti. Aynı zamanda Irak ve Ürdün sınırındaki cihatçıları destekleyerek, Esat yönetimini ablukaya almış oldu.

ABD’nin hesabı açık; İran’ın Lübnan’a uzanmasını önlemek istiyor. Türkiye ABD’ye, YPG yerine kendisiyle ittifak kurmasını öneriyor. ABD ise, Rakka operasyonu sırasında da görüldüğü üzere Türkiye’nin YPG ile birlikte hareket etmesini istiyor. Bu arada Rusya da Türkiye aracılığıyla YPG’yi baskı altına alarak hem Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulmasına ve hem de Türkiye’den darbe alan YPG’nin Esat yönetimine yakınlaşmasına çalışıyor. İşte farklı güçlerin kendi amaçları doğrultusunda yarattıkları bu kargaşaya Türkiye de kendi amacı doğrultusunda katılarak, Afrin operasyonunu düzenliyor. Ve operasyonu Menbiç’e kadar yayarak hem kendinin YPG’yi durdurma amacını gerçekleştirmek istiyor, hem de  ABD’ye,  İran’ı engelleyebileceğini göstermeye çalışıyor. (Bu yüzden İran, Afrin operasyonunu onaylamıyor.) Ayrıca Afrin operasyonu Suriye Kürtlerinin Esat’a yakınlaşmasını sağladığı için Rusya tarafından da destekleniyor.

Ama cihatçıların İdlip’de Rus uçağını düşürmesi üzerine durumda bazı değişiklikler olduğu söyleniyor. Bilindiği üzere Suriye hava sahası Rusya tarafından korunuyor. Bunun en taze kanıtı, Suriye’yi vurmaya gelen bir İsrail uçağının düşürülmesi. Rusya’nın Suriye hava sahasını Türk uçaklarına aralıklı olarak açtığı ve Afrin operasyonunun bu nedenle yavaşladığı söyleniyor. Anlaşılan, Türkiye boyunu aşan sularda yüzmeye çalışıyor.