”Adı Yemendir…” – Mehmet Polat

“Giden gelmiyor, acep nedendir…” Osmanlının ele geçirmek, isyanları bastırmak ve başka sömürgecilere karşı savunmak için onlarca yıl boyu binlerce asker gönderdiği topraklardır Yemen. Neredeyse her evden bir erkek bu uzak ülkeye gitmiş ve çoğu geri dönmemiştir. Kalanlar, Yemen türküleri söyleyerek avunmakla yetinmişlerdir… İşte Türkiye geçenlerde ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma girişimine karşı böyle bir tarihsel geçmişi paylaştığı Yemen’in resmî temsilcisiyle BM’ye bir karar tasarısı sundu. Tasarı 2/3 çoğunlukla kabul edildi. ABD’ye karşı bir zafer kazanılmış gibi yorumlar yapıldı. Acaba öyle mi oldu? Ve Yemen’den bahsederken neden “resmî temsilci” diyoruz?

Şu an Yemen’de bir düzen ve halkın şu ya da bu biçimde kabul ettiği tek bir yönetim yok. Ülkenin geleneksel başkenti Sana ve kuzeyi uzun süredir Husilerin gövdesini oluşturduğu Ensarullah güçlerinin elinde. Yaklaşık 27 milyonluk nüfusun yüzde 80’i Ensarullah denetimi altındaki bölgelerde bulunuyor. Güneyde ise Aden ve çevresine sıkışmış son cumhurbaşkanı Mansur Hadi’nin başında olduğu başka bir yönetim var. Ülkenin doğusundaki çöllük alanlarda yaşayan Bedeviler arasında ise El Kaide egemen durumda. BM nezdinde Yemen’i Hadi yönetimi temsil ediyor. Ama bu yönetim bir seçimle gelmediği gibi, halkın desteğine de sahip değil. Türkiye neden tek başına ya da başka bir ülkeyle değil de böyle bir yönetimle hareket etti? Filistin’de İsrail katliam yapıyorsa, Suudiler de Yemen’de başka bir katliamın faili. Filistin’e karşı çıkarken Yemen’e sessiz kalmak ve üstelik kendisi de buna sessiz kalan ülke yönetimiyle birlikte Kudüs için çalışmak çelişkili görünmüyor mu? ABD dolarının satın alamadığı iradeler, Suudilerin petrodolarlarına mı teslim ediliyor?

Yemen’i tarih boyu önemli kılan coğrafyasıdır. Romalılardan başlayarak Portekiz, İspanya, Osmanlı ve son olarak İngiltere hem Hint Okyanusunu hem de Asya-Afrika geçişini denetlemek amacıyla, Arap Yarımadasının en uç noktası olan bu toprakları ele geçirmeye çalıştılar. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra bu önem daha da arttı. Aden Limanı ve çevre adalar, dünyanın başlıca suyollarından biri olan Bab’ül Mendep Boğazını kontrol ediyor. Boğazdan günde ortalama 4 milyon varil petrol ve yılda 30 binden fazla yük gemisi geçiyor. Boğazın iki yakası da denetlenemediğinden, her türlü kaçakçılık rahatça yapılabiliyor. Başta İran ve Suudi Arabistan olmak üzere petrol üreticisi ülkeler, tarihsel bağları nedeniyle İngiltere ve “dünyanın efendisi” gibi davranma rolünü kimseye kaptırmak istemeyen ABD Yemen’le bu jeostratejik önemi yüzünden ilgileniyor. Türkiye de aynı nedenlerden, Lozan Antlaşmasıyla güneyini İngilizlere kuzeyini Yemenlilere terk ettiği bu ülkeye geri dönmek istiyor. Aşiret ve mezheplere bölünmüş ülkede, büyük güçlerin baskısına karşı koyamayıp işbirliği yapanlarla direnmeyi hiçbir zaman elden bırakmayanlar iç içe yaşıyor. Yemen’de bir mezhep ya da “vekâlet savaşı” değil, ezen-ezilen mücadelesi yaşanıyor.

Yemen, Arap ülkeleri arasında askerî bir darbeyle değil de gerilla savaşı eşliğinde aşağıdan yukarı bir halk devriminin gerçekleştirildiği tek ülkedir. İngiliz sömürgeciliğine karşı 1950 ortalarında başlayan direniş, sömürgecilerin 1962’de yenilgiyi kabul edip ülkeden çekilmesiyle zafere ulaştı. ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş koşullarının en sert yaşandığı yerlerden biri olan Yemen’de, bağımsızlık sonrası sular durulmadı. Kuzey’de Suudi ve ABD destekli gerici bir yönetim oluşurken, güneyde “Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti” kuruldu. Güney’deki yönetimin oluşmasında, Filistin direnişinin sembol ismi George Habbaş ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ilham kaynağı oldu. Güney Yemen başta Filistinliler olmak üzere dünyadaki çeşitli direniş örgütlerinin cephe gerisi gibiydi. Ülke Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından birleşti. Devlet başkanlığına, 1978’den beri kuzeyde de başkan olan Abdullah Salih getirildi.

Geçenlerde Husilerin öldürdüğü Salih’in, 33 yıllık devlet başkanlığı süresince 63 milyar dolar servet biriktirdiği söyleniyordu. Yemen’i küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda ve bir entrikalar uzmanı gibi yönetti. ABD’nin talebi üzerine Yemen, Suudi Arabistan’la birlikte Afganistan’da Sovyet işgaline karşı savaşmak üzere cihatçı gönderen ilk ülkelerden biri oldu. Salih, Afganistan’dan dönen cihatçıları muhaliflerini sindirmek için kullandı. Elbette herkes bu düzene uymadı. Bir kısım Afganistan gazisi, ülkenin doğusunda denetimin az olduğu Bedeviler arasında El Kaide’yi örgütlediler. İkiz Kulelerin yıkılmasının ardından, cihatçılara karşı savaşmak amacıyla ABD Salih’le yakın işbirliğine girdi.

Savaş, ticareti ve ticaret, ülke yönetiminin uluslararası güçlerce denetlenmesini doğurdu. Silah alımı ve altyapı harcamaları için çekilen kredilerin geri ödenmesi amacıyla, IMF cılız ülke ekonomisini denetlemeye başladı. Özelleştirmeler, ücret kısıntıları muhalefete yolaçtı. İlk gösterileri 2004’de eşit haklar talebiyle Husiler yaptılar. Salih gösterileri şiddetle bastırarak, aşiret lideri Hüseyin Husi’yi öldürttü. Bir süreliğine durulan muhalefet, 2011 “Arap Baharı” sonrası tekrar başladı. Sol-sosyalist örgütler, Husiler ve Müslüman Kardeşler sokakları doldurdular. Barışçı gösteriler, yönetimin şiddet kullanması üzerine bu kez iç savaşa dönüştü ve Salih 2012’de bir saldırı sonucu yaralanıp Suudi Arabistan’a kaçtı. Yerine, muhaliflerin onay verdiği yardımcısı Mansur Hadi, reform yapacağı sözü vererek geçti.

Hadi’ sözlerini tutmayınca, Husilerin belkemiğini oluşturduğu Ensarullah güçleri saldırıya geçtiler ve 2014’de başkent Sana’yı aldılar. Ensarullah ABD karşıtıydı ve İran’a yakındı. Bu sırada Salih Yemen’e dönerek, Hadi ile birlikte Ensarullah’a karşı savaşmayı denedi. Ancak iktidarda kalabilmek için Husilerle işbirliği yapması gerektiğini kısa sürede anladı. Hadi’den, dolayısıyla Suudilerden uzaklaştı. İç savaş Suudiler aleyhine gelişiyordu. 2015 Martında Yemen’de Hadi karşıtlarına yönelik, Suudilerin öncülüğünde, ABD ve İngiltere desteğiyle bir saldırı başlatıldı. Suudi Arabistan, İran yardımını önlemek amacıyla Yemen’i kara ve denizden ablukaya aldı. Ancak bir kara savaşını göze alamadığı için hava bombardımanıyla yetiniyordu. Hadi yönetimine yapılan baskı ve yardımlar, kara savaşı yürütmeye yetmiyordu. Bu yüzden Suudiler, Salih’le tekrar gizlice anlaşmayı denediler. Bu işbirliğini öğrenen Husiler, Salih’i linç ederek ortadan kaldırdılar.

Bugün Yemen’de dünyanın en zenginleri, en yoksullarına karşı savaşıyor. Ensarullah, Suudi hava saldırılarına Hizbullah ve İran desteğiyle geliştirdiği uzun menzilli füzelerle yanıt veriyor. Suudi Başkenti Riyad’dan sonra BAE Başkenti Duabi’nin de hedefleri arasında olduğunu belirtiyorlar. ABD her ne kadar “füzeleri İran verdi” dese de, birkaç hurda fotoğrafı dışında kanıt gösteremiyor. Buna karşılık Ensarullah’ın ele geçirdiği Yemen ordusu depolarında, bazı eklemelerle uzun menzilli hale getirilebilecek füzeler olduğu biliniyor. Savaş her geçen gün Suudiler aleyhine gelişiyor. İngiltere ve ABD Suudiler üzerinden Hadi yönetimini destekliyor. Anlaşılacağı üzere, Yemen’i temsil ettiği söylenen Hadi yönetimi yalnızca İslam ülkelerinin “patronu” durumundaki Suudilerin kuklası değil; aynı zamanda kararına karşı çıkılan ABD tarafından da onay görüyor. Bir zamanlar Filistin direnişinin cephe gerisi olan Yemen, bugün Filistin’in yenilgisine resmiyet kazandırmanın aracı haline getiriliyor. Yemen’de mezhep ya da “vekâlet savaşı” değil, kendi kaderini tayin etmeye çalışan Yemen halkıyla koltuklarını korumaya çalışan iktidarların çatışması var. Eğer Suudiler bu savaşı kaybederse, Yemen’de kazanan muhaliflerin, baskı altında tuttuğu kendi halkına da örnek oluşturacağından korkuyor. Bir kez daha Arap muktedirleri ve emperyalizm, Filistin’i meze yapıyor. Hadi yönetimiyle Filistin’i savunmak, yalnızca kirletici bir etki yaratıyor…