Afrin – İdlip denklemi – Mehmet Polat

Savaş olasılığı bulunan durumlarda genellikle “bu satırları yazarken henüz çatışmalar başlamamıştı” notu düşülür. Çünkü savaşta her şey çok çabuk değişebilir. Zaten bu yüzden barışa göre kısa zamanda çok yol alma umuduyla savaşa girilir. Ama kimin umudunun gerçekleşeceği gücüne bağlıdır. Ve “güç” sayılardan ibaret değildir; tarafların haklılığına olan inanç, irade, dayanıklılık, savaş deneyi, örgütlenme biçimleri, coğrafya ve elbette kurulan dostluklar gibi sayısız etken bu kapsamdadır. Güç, savaşın anahtarıdır. Bazen kullanmayıp gösterilmesi bile sonuca ulaşmak için yeterlidir. Bu yüzden en eski savaş teorisyeni Sun Tzu “en değerli zafer, savaşmadan elde edilendir” diyor. Ve modern zamanların savaş teorisyeni Clausewitze de savaşı “siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi” diye tanımlıyor. Savaş gerçeğini anlamak için söylenenlere ya da savaş alanına değil, siyasetin yapıldığı yerlere bakmak gerekiyor. Bu kimi için köyü, beldesi, örgütü, ülkesidir. Kimi içinse bölge, kıta, hatta bütün dünyadır…

Nasıl olursa olsun savaşların kökeninde basit bir gerçek vardır: Ezen ve ezilenler arasındaki çelişki. Güçlüler, zayıf ezilenler kitlesine hükmetmek için aralarında sürekli savaşırlar. Ezilenler de yaşamlarını sürdürebilmek için bir yandan güçlülere karşı direnirken, diğer yandan bunlar arasındaki rekabetten yararlanarak güç edinmeye çalışırlar. Sonuçta gücü yeten diğerini alt ederek yaşamanı sürdürür. Tüm savaşların sırrı bundan ibarettir.

Yöneticilerimiz bir süredir “her türlü teröre karşı olma ve terörün kökünü kazıma” gerekçesiyle Afrin’e girileceğini söylüyor. Sözkonusu alan Türkiye’nin hemen güney sınırlarından başlayıp, Suriye’ye doğru 50-60 km. uzanıyor. Coğrafî yakınlığın anlamı şu: Ülke kamuoyu buraların adını son yıllarda öğrenmiş olsa da, sınırın iki tarafında yaşayanlar akrabalık, inanç, kültür, iş vb. dayanan tarihsel bağlar sayesinde birbirlerini yüzyıllardır çok iyi tanıyorlar. Bir gün bu bağlar kopsa bile, ayrı ayrı yerlerde benzer yaşamlar sürdürüldüğü için geleceğin bir noktasında yine birlikte yaşamanın yolunu bulurlar. Halklarıyla barışık ve akıllı yöneticiler bu gerçeği unutmaz. Öncelikle bunu not edelim.

İkincisi, hedef olarak gösterilen Afrin’e dikkat edelim. Savaş öncesinde 100 bin nüfuslu bir yerdi, şimdi üç katı insan yaşadığı tahmin ediliyor. O zamanlar nüfusun üçte biri Kürt, kalanı Arap ağırlıklıydı. Hemen güneyinde İdlip vilayeti bulunuyor. Burası da Suriye yönetiminin ülkenin başka köşelerinden çatışarak çıkardığı cihatçıları topladığı yer. Kırsal kesimle birlikte bu bölgede 2 milyon kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. 2011’de Suriye’de iç savaş başladığında yöneticilerimiz ve ABD’nin ortak amacı “Suriye’ye demokrasi getirmek” diye ifade ediliyordu. Çatışmalar uzadıkça, savaşın hedefi de “Sünnilerin haklarının korunması ve mezhepçi Eset diktatörlüğünün yıkılmasına” doğru geriledi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar arasında bu amaçla bir “Sünni koalisyonu” kuruldu. Esat’ın yıkılabileceğini gören Rusya, 2015’de savaşa doğrudan taraf oldu ve cihatçıların mevzilerini bombalayarak dengeleri değiştirdi. Bu Türkiye açısından bir yenilgiydi ve zaten ardından Sünni koalisyonu da dağıldı. Bilindiği üzere Rus savaş uçağının Hatay yakınında düşürülmesinden bu yana Türkiye Suriye’de Rusya’nın onayı olmadan adım atamaz hale geldi. İşte bugün ve bu koşullarda ülkemiz yöneticileri Suriye’deki hedeflerini Afrin’e girme noktasına kadar geriletmiş bulunuyorlar. Rusya ve ABD başta olmak üzere Suriye yönetimi dahil kimse bu amaca sıcak bakmıyor. Bir yandan diplomatik görüşmeler sürdürülürken diğer yandan savaş açıklamalarıyla birlikte sınıra yığınak yapılıyor. Konuyu anlamak için bir kez daha siyasete ve belli başlı güçlerin konumlarına bakmak gerekiyor.

Bilindiği üzere Suriye’de çatışmaları sona erdirmek amacıyla iki farklı barış girişimi var. Birincisi Kazakistan’ın Başkenti Astana’da başladığı için o adla anılan ve Rusya’nın öncülüğünde gelişen girişim. İkincisi ise ABD öncülüğünde Cenevre’de yapılanlar. Suriye’de ki pek çok aktör arasında herkesle görüşebilen tek güç Rusya. Bu ay sonu Soçi’de (ABD hariç) tüm tarafların katıldığı görüşmeler yapılacak. Türkiye PYD’nin katılmasını istemiyor. Ama elinde bu isteğini Rusya’ya kabul etttirebileceği hiç bir kozu yok. S 400 füzeleri, nükleer santral ve yeni doğal gaz anlaşmaları üzerinden Rusya’yı satın almaya çalışıyor. Amacı Afrin’i vurarak, iç siyasette terör yuvalarını dağıttığına ilişkin bir mesaj vermek.

Fırat nehri ABD ve Rus güçleri arasında doğal bir sınır oluşturuyor. Her ne kadar Fırat’ın doğusunda her iki ülkenin de çok sayıda askeri üssü bulunsa bile, sorumluluk alanlarını Fırat üzerinden paylaşıyorlar. Fırat’ın batısındaki Afrin, Ruya’nın güvencesi altında. Türkiye hem Cerablus üzerinden El Bab’a kadar uzanarak IŞİD’e karşı operasyon yaparken hem de İdlip’de İran ve Rusya ile birlikte cihatçıların denetim altına alınması için kontrol noktaları oluştururken elinde hep bir “B” planı vardı: O da Afrin’i doğusu ve güneyinden kuşatmaktı. Bir ara Kobani ve Afrin arası karayolu bağlantısı Özgür Suriye Ordusu tarafından (Türkiye adına) kesildiyse de, Esat yönetimi Halep üzerinden bir bağlantı yolu açtı. Zaten Halep’in kimi mahalleleri Suriye bayrağı altındaki YPG tarafından korunuyor. Yani Esat Afrin’i gözden çıkartmadığı gibi, Rus askerleri de halen Afrin’deler. Dolayısıyla Türkiye’nin Afrin’e girebilmesi için Putin’in olur vermesi gerekiyor.

Öte yandan yöneticilerimiz “önce Afrin’e, sonra Menbiç’e gireceğiz” diyor ama ABD Menbiç ve doğusunda 12 tane askeri üsse sahip olmanın yanı sıra, buralarda güvenlik gerekçesiyle 30 bin kişiyi eğitiyor. YPG’nin çekirdeğini oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri adı altında bir ordu kurulmuş durumda. ABD, eğer Afrin’e bir müdahale olursa buna karışmayacağını ama kendi bölgesinde askerlerinin devriye gezmeyi sürdürdüğünü belirtiyor.

Sonuç olarak bölgedeki güçlerin, Türkiye’nin Afrin’e müdahale olasılığını ve bu amaçla sınıra yığınak yapmasını birbirlerine karşı koz gibi kullandığını söyleyebiliriz. ABD, Afrin’deki Kürt güçlerine “Fırat’ın doğusuna geçin size güvence vereyim” diyor. Suriye’nin petrol sahaları, verimli arazileri ve ülkenin önemli üç büyük hidroelektrik santrali bu bölgede. Ayrıca ABD burayı elinde tutarak İran’ın Akdeniz’e uzanmasını engellemeye çalışıyor.

Rusya, bölgedeki Kürtlerin ABD’ye yakınlığını ve ayrı devlet kurmaya doğru ilerlemesini istemiyor. Esat’la birlikte, Kürt sorununun Suriye’yi ilgilendirdiği ve Türkiye’nin buna müdahale etmemesinden yana. PYD, federal bir yapı istiyor. Dolayısıyla Rusya ile araları ne kadar iyi olsa da, bu konuda anlaşamıyorlar. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, Rusya Türkiye’nin Afrin’e girmesine değilse bile sınırdan top atışı yapmasına göz yumuyor. Böylece Kürtlerin Esat’a yaklaşması için Türkiye’nin gazabını kendi lehine kullanmış oluyor. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin Afrin’e girerek Rusya ile gerilim yaşamasını ve aralarının bozulmasını istiyor. Rusya ise, Türkiye’ye Fırat’ın doğusunu gösterip asıl oralara müdahale etmesi gerektiğini söyleyerek ABD ile karşı karşıya getiriyor. Özetle Türkiye, Suriye siyasetinin yanlışlarının faturasını ödemeye devam edecek gibi görünüyor. Bu nedenle, hiçbir sonuç alınamayacağı halde Afrin’e girmekten bahsedilmesinin nedeni, iç siyasette milliyetçi oyları kendine çekmektir.