Aladağ yangını – Dr. Hülya Şen

Normal koşullarda yolunuz bu dağ köylerine düşmez. Çünkü yolları yok. Okulları da olmadığı için anne babalar çocuklarını her gün uzaktaki okullara götürüp getirmenin herhangi bir imkânını bulamadılar. Ama devlet duymuştu işte feryatlarını. Çocukları yanarak öldükten ve olmayan yolda cenazeleriyle birlikte çamura saplandıktan sonra kameralar çekmiş, herkes görmüştü hallerini.

Yangından sonra benim gibi başkaları da gelmiş köylerine. Gelenler doğrudan muhtarı sormuş, muhtarın çayını içip sohbet ettikten, biraz da fotoğraf çekindikten sonra gitmişlerdi. Muhtara tepkiliydi köylüler.

Zamanında köylüler de gitmişti muhtara. “4+4+4″ün ilk 4 ünü bitirince çocuklarını nasıl okutacaklarını sormuşlardı. Çocukların yandığı yurdu muhtar önermişti onlara. Aladağ’da devlete ait olan tek yurt, depreme dayanıksız diye yıkılınca İl Milli Eğitim Müdürlüğü dağ köylerindeki çocukları Kozan’daki yurtlara yerleştirecek şekilde planlama yapmıştı. Muhtar bunu biliyor muydu, bilmiyorum. Aladağ İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ise plandan habersiz olduğu düşünülemez. Ancak bu konuda hiçbir açıklama yapılmadı. Muhtar gibi İlçe Milli Eğitim Müdürü de velilere yanan yurdu önerdi. Öyle önerdi ki, bazı veliler çocuklarını emanet etikleri yurdu devletin yurdu sandı.

Oysa Cennet, yangında ölen 11 çocuktan biri olan Cennet, nerede olduğunu biliyordu. Cennet, günlüğüne SÜLEYMANCILARIN YURDUNDA okuyacağını, sonra da kardeşlerini okutacağını yazmıştı… Olmadı… 2.5 yıl sonra Cennet’in yanan hayatını savunan Avukat Can Atalay mahkemeye sordu: “11 yaşındaki Cennet bile bu yurdun Süleymancıların yurdu olduğunu biliyor da koskoca devlet nasıl bilmez?”

Yangından iki gün sonra, 2 aralık 2016. O gün Savcı, fotoğraftaki Adana Baro Başkanı, Tabip Odası Başkanı ve beni delilleri korumak(!) adına enkaza sokmadı.

Yangından sonra Emine Erdoğan’ın köye geleceği konuşulur oldu. Kim kimden duymuş, ilk kim söylemiş bilinmiyordu ama Emine Erdoğan’ın da çocukları vardı neticede. “Devlet daha önceden bilseydi eğer okul olmadığını, yol olmadığını, elbet yapardı.” Devlet bunun için vardı. Devlet babaydı. Onlar daha önce seslerini duyuramadıkları içindi. Ama şimdi kameralar çekmiş, herkes görmüştü. Devlet büyükleri acılarını paylaşmaya ve yaralarını sarmaya geliyordu işte!

Ama hikâye böyle devam etmedi. Emine Erdoğan hiç gelmedi. Yangının üzerinden 2.5 yıl sonra bugün, köyün hala yolu yok. Diğer çocukların nerelerde olduğunu, hangi koşullarda okuduğunu soran da yok. Mahkeme salonunda hâkim “Bir diyeceğin var mı?” diye sorduğunda ayağa kalkan baba “Benim kızım yaralı, tedavisi hala devam ediyor ama tutuklu hiç kimse kalmadı. Adalet istiyorum!” dedi.

Cennet’ten kalan tek şey günlüğü… Oysa Cennet’in annesi, Avukat Can’dan kızının yangından kurtulan eşyalarını istemişti. Normal şartlarda mahkeme bitene kadar enkaz ve içindekiler delil olarak korunur, ancak mahkeme bittikten sonra alınabilirdi. Fakat şartlar normal değildi: Yurt enkazı, buzdolabında asılı 30 kilo et sanıklara iade edildikten hemen sonra savcılık kararıyla yok edildi. Sanık avukatları ilk iş olarak dilekçe verip müvekkillerinin etini kurtarırken Avukat Can; çocuklarından kalan eşyalarını annelerine ulaştıramayacaktı. Can, enkazın kaldırılacağını öngöremedi ama ilerleyen duruşmalarda binanın 2 katlı mı yoksa 3 katlı mı olduğu konusunda mahkemede tartışma çıktığında enkaz olmadığı için ruhsatı detaylı inceleyecek, var olan erkek yurdunun kız yurdu olarak yutturulmaya çalışıldığını kız yurdunun ise ruhsatsız olduğunu ispatlayacaktı.

30 kg et önemliydi… Ölen çocuklardan birinin babası yurdu ilk ziyaretinde etleri görmüş, çocuğunun et yiyeceğini düşünerek sevinmiş, iyi bakılacağından emin bir şekilde kızını yurda teslim etmişti. Sonradan etlerin kermeslerde satıldığını ve çocuklara sadece paça çorbası verildiğini öğrenecekti. Et vermemişler ama ekmek vermişlerdi. Hatta bunu mahkemeye de beyan ettiler. Özveriyle çalıştıkları bu yurtta çocuklara ekmek verdikleri halde nasıl sanık sandalyesine oturtulmuşlardı? Bu nasıl bir teşekkür, bu ne çeşit bir nankörlüktü!

Yurtta çalışanların kim oldukları ve ne iş yaptıkları biraz karışık… Tüm duruşmalarda “gönüllü olarak çocukları yurttan okula, okuldan yurda taşıyorum “diyen adamın resmiyette hiçbir kaydı ve unvanı yok. Fakat tanıkların ifadelerinden kendisinin fiiliyatta müdür yardımcısı gibi çalıştığını öğrendik. Aynı zamanda halkla ilişkiler müdürü gibi köylere giden, muhtarlara yurdu tanıtan ve zeki çocukları bulup getiren de bu adamdı. Gönüllü belletmenlik yapanların belletmen olmaya vasıflarının yeterli olmadığını gördük. Belletmenler dışında ara ara yurda gelen kadınlar var ama kim oldukları veya ne maksatla yurtta oldukları belli değil. Fakat bulaşıkları çocukların yıkadığı belli… Zira bulaşık suyundan ara ara çarpılıyorlar! Çocuklar yurtta bir şeylerin ters gittiğinin farkındalar. Sık sık elektriğin kesildiğini, bunun sebebini sorduklarını, kendilerine sigortanın yetersiz olduğunun söylendiğini ifadelerinde belirttiler. Anlaşılan o ki yurt müdürü ve yurdu işleten dernek yönetimi elektrik-tesisat sorununu bildikleri halde bunun olası sonuçlarını umursamadılar.

Son duruşma sonrası aileler ile

İlk bilirkişi raporu okunduğunda diyorsunuz ki yangının çıkması zaten an meselesiymiş, tesisat o denli yıpranmış. 1970 yılında yapılan binanın tesisatında hiçbir iyileştirme yapılmadığı gibi kaçak binaya kaçak bir kat daha çıkılınca elektrik yükü daha da artmış. İlk rapora sanık avukatları itiraz ettiler.. Ne yazık ki enkaz kaldırıldığı için olay yerinde yeniden inceleme yapmak mümkün değil.. Deliller karartılmış olduğu halde İstanbul’dan bir bilirkişi raporu daha geldi: Bir yüksek akım, bir kofra… Hani diyebilse diyecek: Takdir-i İlahi. Sanık avukatlarına göre tek kusurlu, elektrik dağıtım şirketi. Mahkeme heyetinin ise bu son “çıkan” raporu geçerli saydığını sanırım belirtmeye gerek de yok.

Adli tabip raporundan çocukların karbon monoksit gazı ile boğularak ve karbonlaşma derecesinde yanarak 10 dakika içerisinde öldüklerini öğrendik. Tanıklar da 10 dakikanın sonunda üst kattan gelen çığlıkların kesildiğini onayladı. Kurtulan çocuklar kendilerini bir alev topunun kovaladığını söylediler. Yangın hemen kapının girişindeki sigorta panosundan başladığı için çocuklar giriş kapıdan kaçamadı. Baca etkisi yaratan merdiven boşluğu, duvarların ahşap lambri kaplı oluşu, verniğin ve tüm zemini kaplayan halıfleksin yanıcılığı sonucu yurt bir çıraya döndü. Yangın merdivenine açılan kapılar plastik doğramadan yapılmıştı. İkinci kattakinin kapı kolları yoktu. Üçüncü kattaki kapı ise eridi.

İtfaiye yangından 20 dakika, kendilerine haber verildikten 1 dakika sonra olay yerine geldiğinde çocuklar zaten ölmüştü. Savcı, yangına müdahale eden itfaiye aracının sepeti olmadığı için vardiyadaki erlerin görevlerini ihmal ettiklerini ve kötüye kullandıklarını söyledi. Savcının mütalaası; yurdu yeterince denetlemeyen, denetimin sadece masa başında “kutucuk doldurmak” olduğunu ifade eden Milli Eğitim memurları ile çocukları cemaatin ellerine teslim eden İlçe Milli Eğitim Müdürü için de aynıydı.. Bu durumda aynı ceza mı verilecek, ilerleyen günlerde göreceğiz. Ama İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün başka bir yerde ve halen müdür görevinde olduğunu bilmek gerekir diye düşünüyorum.

Bir sonraki duruşma 4 Temmuz’da. Cemaatlerin eğitim kanalıyla devlete nasıl sızdıklarını 15 Temmuz gibi acı bir tecrübe ile öğrenmişken Milli Eğitim ve cemaatler arası işbirliğinin yeni yeni kılıflara sokulduğunu görüyoruz. Olan çocuklarımıza oluyor ve olmaya da devam edecek. Bu gidişata “hayır” demek için mağdur ailelerle birlikte Sosyal Haklar Derneği ve ben, 4 Temmuz’da sizleri Kozan’da bekliyor olacağız.