Arif V 216: Yaşar Ustalaştıramadıklarımızdan mısınız? – Arif Mutlu

Türkiye’de hayli zamandır bit pazarına nur yağdıran bir nostalji rüzgarı esiyor. Bunun sebebi aşağı yukarı açık: “Yeni Türkiye”nin toplumun geniş kesimlerinde yarattığı bunalım, karşı alternatif üretimindeki tıkanmayla birleşince anaakım popüler kültür devreye girerek “eski güzel günleri” hatırlatacak figürleri dolaşıma sokuyor. Kuşkusuz bu rüzgarı arkasına en çok alan, tabiri caizse “kaymağını yiyen” mecra olarak Ot, Kafa vb. dergiler öne çıkıyor. Bu dergilerin toplumsal kültüre verdiği zararlar üzerine tartışmanın tarihçesi neredeyse çıkmaya başladıkları günlere kadar uzandığı için gökyüzünün altında söylenecek yeni bir söz kalmamışken Cem Yılmaz’ın son filmi Arif V 216 filmi ortaya çıkıverdi.

Serinin ilk filmi olan GORA’dan tanıdığımız, filme de ismini veren iki karakterin zamanda yolculuk yaparak 60’lara döndüğü film tam da adı geçen dergilere benziyor. Yalnızca bu dergilerin kapağına taşıdığı kimi isimlere (Zeki Müren’den Sadri Alışık’a vb.) beyaz perdede can verdiği için değil. Arif V 216, 60’lı yıllara 90’ların kültürel ürünlerini taşıyarak tam da bu dergilerin çok satma formülü olan ortaya karışık nostalji paketi sunma stratejisini benimsiyor. Ancak elbette sinemanın imkanları sayesinde filmin sergilediği “özlenen Türkiye manzaraları” (nazik vatandaşlar, Boğaz’da yüzebilme, meyhaneci Yorgo, renkli gece hayatı…) bu dergilerden çok daha geniş. Film böylece bir yandan izleyicilere neler kaybettiklerini hatırlatırken, bir yandan da bugünün sert gerçekliğinden bir süre olsun uzaklaştırarak gevşeten bir rol oynuyor. Fazlası da var: Bilinçli bir tercihle olsa gerek bir “mahalle baskısı” sahnesiyle açılan film, Yeşilçam melodramlarının vazgeçilmez unsuru olan yoksul ama neşeli bir İstanbul mahallesini merkezine alarak dün ve bugün arasındaki kontrastı gözler önüne serebiliyor örneğin.

Ancak “güldürürken düşündüren” bir film olarak Arif V 216’nın düşündürdükleri biraz ikircikli. Film, 60’ların yoksul mahalle filmlerinin çizgisinde ilerlediği için, barındırdığı çatışma da o döneme rengini veren onurlu fakirler – kötü zenginler karşıtlığı üzerinden şekilleniyor. Fakat filmin açığını ele veren bir sahne var: Kötü adamın arkadaşını satması için para teklif ettiği Arif, kendi deyimiyle “Yaşar Usta tiradı” atma fırsatını komik bir biçimde kaçırıyor. Yine de filmin sonunda, üstelik diğer tüm karakterlerin huzurunda, bir tirat atma imkanını yeniden buluyor. Ve iyi karakterlere yönelik övücü sözleri sıraladıktan sonra sıra zenginlere geldiğinde bizi bir “sürpriz” bekliyor: “Kötüleriniz bile o kadar kötü değil,” diyor Arif.

Peki Cem Yılmaz’ın dili niçin bir türlü o “Yaşar usta tiradına” dönmüyor?

Veya geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda [1] “Politik mizah yapman yönünde baskı hissediyor musun?” sorusuna cevabında neden şöyle diyor Cem Yılmaz?: “Siyasetle ilgili sıcak, sevimli, güzel, anlamlı hiçbir şey gözlemlemedim hayatım boyunca.”

Tam bu noktada, girişte değindiğimiz popüler dergilere geri dönelim. Bu dergilerin çoğunlukla nostaljik simaları kapağına taşıdığını söylemiştik. Bu simalara dikkat edildiğinde, çoğunluğu değilse de göz ardı edilemeyecek bir kısmının sol kimliğiyle bilinen insanlar olduğu görülür: Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Uğur Mumcu bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bunda elbette bu dergilerin okur kitlesinin eğitimli, laik, sol değerlere aşina insanlardan oluşmasının payı büyükse de, bir diğer başlıca sebebi de ülkemizin tarihinde adı solla birlikte anılmayan insanların gelecekte hayırla yad edilmelerini sağlayacak pek bir değer üretememesidir. Ya da “hatırlanmaya değer” olan şeylerin aynı zamanda “sol değerler” olmasıdır. Yüzlerce kez izlesek de doyamadığımız birçok Yeşilçam filminin asli temasının yoksul-zengin karşıtlığı olmasının sebebi de budur. Türkiye’de “iyi şeyleri” hatırlamak, solcu aydınları, dayanışmacı yoksul mahalleler gibi sol alanları ya da Yaşar Usta gibi sol bir ağızla konuşan karakterleri hatırlamaktır.

Öyleyse yine soralım: Cem Yılmaz’ın dili niçin bir türlü o “Yaşar usta tiradına” dönmüyor?

Cevabı basit: Çünkü Cem Yılmaz, 2016 yılının vergi rekortmenleri listesinde yer alıyor [2]. Gelirinin vergisi bile 4 Milyon lirayı geçen, Türkiye’nin sayılı zenginlerinden biri o. Hal böyleyken Cem Yılmaz’ın verebileceği siyasi mesajın bir sınırı oluyor ister istemez. İnsan kendi kendine karşı tirat atabilir mi?

Aynı zamanda, tıpkı sonuna dek iktidar yanlısı olmasına karşın referandum sürecinde “Evet” demekten kaçınan bir başka popüler kültür zengini Acun Ilıcalı gibi, Cem Yılmaz da servetini siyasetten kaçmaya borçlu. O bir “mizah sanayicisi”. Onun için siyasi mesaj vermek demek, azalan kârlılıkla eşdeğer.

Belki de tam da bu yüzden baş kahraman olarak “Arif”i seçiyor Cem Yılmaz. İdeal bir karakter olarak Yaşar Usta’nın yerini “içimizden biri” algısı oluşturacak şekilde defolu, “çakal esnaf” Arif alıyor.

Hal böyleyken Arif V 216 bizi “o eski güzel günlere” çok sık ve çok sert eleştirdiğimiz popüler dergiler kadar bile götüremiyor. O günleri hatırlamak ve hatırladıkça umutla dolabilmek istiyorsak, yoksul mahalle filmlerinin kendilerini izlemeliyiz belki de. Ama yine de Yaşar Usta’yı taklit edemeyişiyle bize gerçek Yaşar Usta’nın değerini hatırlattığı için Cem Yılmaz’a teşekkürü bir borç bilirim. Zira Zeki Müren’in de pek sevdiği bir atasözümüzün dediği gibi: “Taklitler aslını yaşatır efenim.”

[1] http://www.hurriyet.com.tr/hatti-mudafaa- yoktur-sathi- mudafaa-vardir- ve-o- satih-butun- hayattir-40695926

[2] http://www.sozcu.com.tr/hayatim/magazin-haberleri/acun- ilicali-ve- cem-yilmaz- vergi-rekortmenleri- listesine-
girdi/