Asıl gerçek, sürekli yalan söylendiğidir – Mehmet Polat

Gözümüzle gördüğümüz, sesini duyduğumuz şeyler gerçektir. Bazen korkar kaçar, bazen de öğrenmek için peşine düşeriz. Ancak gerçeğin bilinmesi duyularımızla sınırlı bir çaba değildir, görmediğimiz şeylerin de gerçek olduğunu kabul ederiz. Örneğin tabaktaki elmanın gerçekliğini görerek söylememize karşılık, dünyanın yuvarlak olduğunu görmediğimiz halde gerçek kabul ederiz. Birincisi bir bakışta söylenebilirken, ikincisinin bugünkü gibi bir genel kabul görmesi için yüzyıllar geçmesi ve bu uğurda açılar çekilip bedeller ödenmesi gerekmiştir. Dolayısıyla gerçek, varlığına tanık olduğumuz şeylerden ibaret değildir. Hiçbir zaman göremeyeceğimiz ama gerçekliklerini kabul ettiğimiz şeyler de vardır. Bunu mantık, matematik ve çeşitli bilimlerin yanı sıra, içinde yaşadığımız gerçekler aracılığıyla ve bunlarla tutarlı olacak biçimde öğreniriz. Böylece zihnimizde somut olanın gerçek olduğu fikrinin yanında, gerçek olarak kabul ettiğimizin de mutlaka somut bir varlık olacağı fikri yer edinir. “Gerçek olan somut, somut olan gerçektir” diye düşünürüz.

Elbette herkesten görmediği şeylerin gerçekliğini bilim yoluyla öğrenmesi beklenemez. Dünyanın yuvarlaklığını ilkokulda öğrensek bile, bunu bilimsel olarak değil; başta güvendiğimiz kişiler olmak üzere, herkes böyle söylediği için kabul ederiz. “Herkes öyle diyorsa bir bildikleri vardır” diyerek, söylenenin gerçekliğine inanırız. Böylece bilim, matematik ve mantık yolunun yanı sıra, herkesin gittiği yollardan yürümeyi de öğreniriz.

Bilim bize hayatın yasalarını anlatır. Depremlerin nasıl olduğunu, fay hattı üzerine bina yapmamak gerektiğini, binaların yeterince sağlam olması için kullanılacak beton ve demir miktarını hesaplamayı öğretir. Bilimin inancı, milliyeti, sahibi olmaz. Kuşaklar boyu, toplumların yaşamlarını sürdürebilmek için biriktirdiği sistemli bilgilerden oluşur. Bu yüzden öğrenilmesi çaba gerektirir. Ortalama zekâya sahip herkes bilim, felsefe gibi karmaşık düşünceleri öğrenebilir. Bu sırada çekilen zorluklar akılla değil, içinde bulunduğumuz koşullarla ilgilidir. Bilim öğrenmek için iyi bir eğitim-öğretim, bilgi kaynaklarına ulaşma olanağı ve bunları yapabilecek zaman gerekir. İşyerinde 12 saat çalışan biri ya da evde üç çocuk, çamaşır, bulaşık sayısız işle uğraşan ev kadını bunun için zaman bulabilir mi?  Bu tür engeller, gerçeği kendi aklımızla düşünüp öğrenmeyi çok zorlaştırır. Bu yüzden bilgi gereksinimimizi uzun çabalara girmeden karşılamaya çalışırız. Herhangi bir konuda fikir edinmek istediğimizde en yakınımızdakilerden ve en çok güvendiklerimizden başlayarak, herkesin düşüncesini sorar, öğreniriz. Bu sırada hem bilgi alır, hem de herkes gibi düşünmeye çalışarak dışlanmaktan kurtuluruz. Yaşamımızı ancak toplum içinde sürdürebildiğimizden dolayı, başkalarından ayrı düşmek ve farklı görünmek istemeyiz.

Herkes kimdir? Hangi konuda ne düşündüğünü, nasıl bilebiliriz? Bunu, şöyle 30-40 yıl öncesinden geriye doğru giderek anlamaya çalışalım. Çünkü “herkes” rastgele bir insan yığını değildir; hayatta bir yeri, amacı, değişik konularda fikri olan, birbiriyle günlük ilişkiler içindeki gerçek bireyler ve topluluklardan oluşan bir kitledir. Böyle bir “herkes” topluluğunu, bir zamanlar yaşamış bir topluma geri dönerek görebiliriz:

Bir zamanlar bu toplumda köyler ve mahalleler başlıca ortak yaşama alanlarıydı. Okullar ve işyerleri, bugüne göre nispeten nefes alınabilir durumdaydı. Kırsal kesimde yaşayanlar (nüfusu 10 binin altında olan yerleşimleri kapsıyor), bugünkü gibi nüfusun yüzde 15’ini değil, yaklaşık yarısını oluşturuyordu. Mahalleler henüz apartman ormanına dönüşmediği için,  geleneksel yaşamın devamı sayılabilecek komşuluk ilişkileri sürüyordu. Bugün işyerleri modernleşerek küçüldü ve çalışma koşulları hapishaneleri aratmıyor. Okullar eğitim-öğretim kurumu olmaktan çıkarak, aileleri sömürme ve genç nüfusu baskı altına alma araçlarına dönüştü. Kent meydanlarında “cazibe merkezi” adı altında, ticarî kazanç dışında işlevi olmayan mekânlar yaratıldı. Devasa kentlerde aslında yaşanmıyor, yaşamın en temel özellikleri her gün hızlı biçimde tekrarlanarak, yaşıyormuş gibi yapılıyor. Öğrenciler ve çalışanlar sabahın köründe barınaklarından çıkıp yola koyuluyor ve akşam karanlığında yorgun argın ancak geri dönebiliyorlar. Nüfusun büyük çoğunluğu günü dar bir tüpün ucundan girerek ve saatlerce ezilip büzüldükten sonra öbür ucundan yıpranmış biçimde çıkarak tamamlıyor. Az dinlenme, az harcama, az sosyalleşme ve çok yorgunluk… Açık gibi görünen tek sosyalleşme olanağı internet. O da sıkı denetim altında. Günlük yaşamın küçük bölmelere ayrıldığı ve her bir parçanın diğerinden yalıtıldığı böyle bir hayatta herkes nasıl ortak fikir oluşturabilir? Birbirleriyle vakit geçirebilecek ortam ve olanaklardan yoksun olan milyonlarca insan, toplumun geneline bakarak fikir edinmeyi nasıl başarabilir?

Günümüzde “herkes”, artık gerçek bir insan topluluğu değildir; günlük yaşamın olağanüstü hızlandırılmış akışı, uzun ömürlü topluluklar oluşturulmasına fırsat tanımaz. Bu yüzden egemenler bile toplum hakkında fikir edineceklerinde, anket yaptırıyor. Gerçek toplumsallıklar, ancak bizi bu hızlı hayat akışına uymaya zorlayan baskıların dışına çıkarak yaratılabilir. Herkes ne düşüneceğini medyadan öğreniyoruz ve biz de medyaya bakarak, herkesin düşüncelerini tahmin etmeye çalışıyoruz. Medyanın yoğun mesaj akışı arasında doğruyu söyleyen olsa bile, egemen haber akışı arasında kaybolup gider. Haberlerin akış yönü, hızı ve içeriğini; tıpkı gerçek hayattaki gibi güç belirliyor. Reklâmlar sürekli neyi tüketeceğimizi söylüyor. Bu malları tüketenlerin ne kadar mutlu ve sağlıklı olduğunu anlatan filmler, haberler vs. görüyoruz.  İktidar bir yandan bolluk yarattığını ve herkesin daha özgür olduğunu anlatırken, diğer yandan fiyat artışlarını “dış güçler” misali nedenlere bağlıyor ve enflasyonu düşürmek için ücret kısıyor, işçi çıkartıyor. Duygu seli içinde savaşlarda ölen çocuklara ağıt yakan mesajlara dikkat edin, aslında yetişkinlerin öldürülebilir olduğunu söylüyorlar. Geçenlerde savaşlarda tecavüzün bir silah olarak kullanılmasının önüne geçmeye çalışan Kongolu jinekolog Denis Mukwege’ye “Nobel Barış Ödülü” verdiler. Bu bütün savaşların vazgeçilmez aracı silahın silah olarak kullanılmasını onaylamak değil mi? Trump’ın karısı yılan derisi ayakkabılarla Afrika gezisine çıkıp çocukları severken, “iyi ki insan derisinden ayakkabılar giymiyor” diye sevinmemiz isteniyor herhalde…

Hiçbir elma “ben bir meyveyim, tatlı ve suluyum, yeniyorum” demez; bunun böyle olduğunu çok küçük yaştan başlayarak öğrenir ve elmayla her karşılaştığımızda bilgisini hatırlarız. Günlük yaşamımızda bu gibi davranışları o kadar sık yaparız ki, sonunda bir nesneyi tanımak için onunla karşılaşmamız gerekiyormuş gibi düşünmeye başlarız. Oysa önce öğrenir, sonra yaparız. Yaşam boyu karşılaşacağımız şeylerin bilgisiyle dolu bir dünyaya doğduğumuz için, bu kendiliğinden işleyen bir süreçtir. Zihnimiz, doğumdan ölüme dek, çoğunu kullanmayacağımız sayısız bilgiyle dolar. Kullandıklarımız yukarıya çıkarken diğerleri dibe çökerek unutulur. Bu işleyişin doğal uzantısı olarak, yeni bir şeyle karşılaştığımızda bilgi edinmeye çalışırız. Başkalarından öğrenmek, herkes gibi davranmak bunun en sık başvurduğumuz yoludur. Eskiden herkesin fikrinin içinde, gerçek kişilere ait bir şeyler bulunabiliyordu, günümüzde toplumsal fikirleri medya veriyor. Medyaya hükmedenler bizi de yönetiyor. Saçma sapan fikirler en olmadık yerlerde bile sürekli karşımıza çıkıyor. Eğer bunlara bilinçli biçimde karşı koymazsak, bir süre sonra gerçek olduklarına inanmaya başlıyoruz. Yaygınlaşmaları ve başkalarınca da benimsenmeleri, bu yönde düşünmemizi güçlendiriyor. Herkesten ayrı düşmemek arzusuyla, bize öğretildiği gibi düşünmeye başlıyoruz. Gerçeği dile getiren cılız sesler, güçlü ve yaygın bir koronun arasında boğulup gidiyor. Ve gerçek, yorumlana yorumlana büyük bir yalandan ibaret hale geliyor…