Aşkın ontolojisi üzerine bir deneme… – Özgür Apak (Korsan Gazete)

Her Yazı Bir Meydan Okumadır!

Yıllar önce yazdığım bir metine bu başlığı atmış ve şöyle devam etmiştim:

“Yazar, yazmaya başladığı “şeyin” başlangıç ile bitişi arasındaki sürede, yazdığı şeyi yazma nedenleri ve de ona ait duyguları değişmeden, nasıl kalabilir? Kalabilir mi? Bu soruya “kalamaz” diye cevap verdiğimizde, okuduğumuz her eserin/yazının da, farklı zamanlarda farklı duygularla yazılmış bir kolaj çalışması olduğunu düşünmeye başlamaz mıyız? Ben böyle düşünebileceğimize inanıyorum.”

Sevinç Türkmen’in yazdığı Aşkın Ontolojisi’nin bende yarattığı ilk his bu oldu. Yazar, merkez noktasına Spinoza’yı alarak bir çember çiziyor; bu merkezden dışa doğru, kitap zamanı içerisinde farklı ahlaki problemlere odaklanıp karakterler arası Sokratesvari diyaloglarla bunları çözümlerken, yazarın özdeşleştiğini düşündüğüm Maria karakterine kendisini aktarıyor ve kitap boyunca yeni sorulara yeni cevaplar bularak değişiyor; ilerliyor. Kitabın başındaki Maria ile sonlarındaki Maria arasındaki düşünsel ilerleyişin yazarın yazma serüveni ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda çok yoğun bir kolajla karşı karşıyayız.

Diğer yandan Bento ile Maria ya da İlya ile Eleanor veya tartışma grubundaki insanlar arasındaki diyaloglar kitaba bir dinamizm katıyor ve okumayı kolaylaştırıyor. Kitabın en güzel yanlarından biri bu. Çünkü hayli zorlu olan meseleleri diyaloğun dinamizminin yanında tartışmaya kendinizi de katarak okuduğunuzda çok daha akıcı ilerleniyor.

Kitabın kurduğu zamansız ve mekansız dünya, kitapta Bento’nun Maria ile ilgili çizdiği resimde ifadesini buluyor: “…Yüzünde belli belirsiz de olsa içten ve dolu dolu bir gülüşle keman çalarken resmetmişti onu. Ayakları çıplaktı, nerede olduğu tam olarak belirtilmemişti. Maria’nın bu özgür halini mekanla sınırlamak istememişti besbelli.”

Tüm kitap boyunca süregiden bu zamansızlık ve mekansızlık, kitabın dert ettiği bu etik meselelerin ne denli arkaik ama aynı zamanda ne denli güncel olduğunu bize hatırlatan bir zeminsizlik görevi görüyor. Kitapta yer yer dile getirilen eski Yunan bilgelerin adları ile konuşulan konuların güncelliğinin yarattığı tezat, o zamandan bu zamana insanlık olarak bir arpa boyu yol alamadığımızın ispatı gibi…

Yazar aşk, sonsuzluk, hakikat, erdem gibi, uzun zamandır gündelik hayatımız içerisinde yer etmeyen konuları, üstelik insanlar bu konular hakkında konuşmak istediğinde de “felsefe yapma!” şeklinde kendinde olumsuz bir ifadeyle susturulduğu bir çağda, Bento ve Maria karakteri üzerinden, çoğumuz için son derece yoğun bir şekilde algılanacak, gündelik hayat sohbetlerine taşıyor.

Kitabın iki ana karakteri olan Bento ve Maria için bu felsefi sohbetler yaşama amacı gibidir. Yemek yemek, keman çalmak, resim çizmek, sevişmek ve felsefe ile uğraşmak bir güne anlam katmanın, insan olmanın, doğayı anlamanın, özgürlüğe ulaşmanın biçimlerindendir onlar için. Üstelik yaşam alanlarının dışına çıkarak başka insanları da bu sohbetlere katmayı ve onları da değiştirmeyi seviyorlar; çünkü kitapta özellikle vurgulandığı gibi “Eğer insanın büyük yararı özgürlükse ve bu da ancak diğer insanların özgürlüğüyle birlikte inşa edilebilecekse, bu nihai yarara ulaşmak için mücadele etmek de bu yarardan azade olamazdı. Öyleyse ortak iyi, özgürlüktür.”

Kitap boyunca süregiden önemli katmanlardan biri de iki karakterin birbirilerine olan aşklarını ifade ettiği bölümler. Aşkın, bir duygu durumu ve bedensel bir fikir olarak ifadesi. Açıkçası bedeni dışlayarak aşkı tarif etmeye çalışan; yani o duygunun vücuda gelmesini sağlayan bir düşünsel ve bedensel etkinlikten hariç, sanki “doğa ötesi bir olgu olarak aşk” diye bir şey varmış gibi düşünen ve bu minvalde yazılar yazanlardan bunalmış bir insan olarak, bu bölümlerin bana nasıl iyi geldiğini tarif edemem.

Ayrıca diyeceğim bir başka şey de doğanın ve doğanın içindeki insanın, doğanın içindeki her şeyle ayrılmaz bir ilişkisi bulunduğunu; ondan üstün ya da aşağı değil ona içre olduğunu; doğayla birebir etkileşime geçen ve onu değiştirdikçe değişen, onu etkiledikçe karşı etkisini gören ve böylelikle bu ilişkiyi yeniden ve yeniden düşünmesi gereken her insanın sürekli ve bunu hiç düşünmemiş bir insanın da en az bir kere denk gelmesi gereken Spinoza’ya bir giriş gibi de okunabilir bu kitap.

Kitapla ilgili okurken hissettiğim ve zaman zaman beni sıkan tek his “bir aforizmalar arası romanı” hissiydi. Yani uzun metrajlı olması gereken bir senaryoyu kısa film gibi çekmeye çalışmak gibi bir yoğunluk ve sıkıştırılmışlık hissi yarattı bende. Bahsedilen etik meseleler ve alıntılar kitapta ağır bir yer kaplıyor; bu nedenle gündelik hayatta başlarına gelen ve düşünce yapılarından beslenen diğer olaylara yeterli zaman kalmamış ve mecburen bir belirsizliğin içinde varolmuşlar gibi geldi bana… Elbette bu da zorunlu olarak kitabın fiziki yapısı ile ilgili. Bunca konuyu, alıntıyı ve çözümleme diyalogunu 132 sayfaya hakkıyla sığdırabilmek hayli zor; bir filmde, her biri birbirinden ünlü ve iyi 15 sinema oyuncusunu oynatacaksanız, hepsine hakkıyla kendinlerini gösterecekleri zamanı da vermelisiniz; bu filmi 3 saat yapacak olsa da… Dolayısıyla bu kitabın hakkı da aslında çok daha uzun bir roman olabilme potansiyelini gerçekleştirebilmek olmalıymış.

En nihayetinde Aşkın Ontolojisi çok denenmemiş yapısıyla, her biri üzerinde çokça düşünmemizi gerektiren aforizmasıyla, felsefeyi sevdirme isteğiyle, bir aşkın dile getirilmesi zorluğunu üstlenmesiyle, doğayı algılayışımızı sorgulamaya açmasıyla, özgürlük üzerine defalarca ve de derinlemesine düşünmemizi hatırlatmasıyla, iktidar, devlet, din ve tanrı üzerine kısa ama acısız darbeleriyle okunması gereken bir kitap.

Felsefeyi ve kitapta dert edinilmiş meseleler üzerine düşünmeyi zaten sevenler için küçük bir kaçamak; felsefeyle hiç ilgilenmemiş ya da yüzeysel ilgilenmiş ama meraklı okuyucu için bir kapı, felsefeyi bir hakaret olarak görenler için zorlu bir eser.