Attenborough’un doğa belgeselleri doğaya ihanet ediyor – George Monbiot (Gazete Duvar)

Bilinçli şekilde dünyaya ilişkin yanlış bir izlenim yaratmak ciddi bir meseledir. Bunu BBC yaptığında durum daha da ciddi olur ve sunucu “İngiltere’nin en güvenilir adamı” olduğunda bu daha da kötüdür. Öte yandan, Observer’la yaptığı son söyleşisinde de belirttiği üzere David Attenborough, çevresel konuları can sıkıcı olduğu şeklindeki duruşuna sadık kalıyor.

Yeni (belgesel) dizisi Dynasties (Hanedanlar) yaban hayatı olumsuz yönde etkileyen baskılardan bahsediyor; ancak Attenborough bu meseleler üzerinde bazı oynamalar yapacağını açık biçimde ortaya koyuyor. Bunun aksini yapmanın, “söylenti yayıcı” ve “panik yaratıcı” olacağını iddia ediyor. Yeni dizisi “düşüncelerimize farklı biçimde hâkim olan politik manzara içerisinde büyük bir rahatlama” yaratacakmış. Dünyadaki yaşam sistemlerinin geri kalanının çoğu gibi, barındırdığı hayvan topluluklarının şaşırtıcı hızdaki yok oluşunun ışığında, -ve (doğayı) bir bütün olarak yayınlama iddiası taşıyıp böylesi gerçekleri ortaya koyma noktasında yüz kızartıcı biçimde başarısız olurken- gerçekleri söylemekten kaçınmanın uygun ya da haklı bir davranış olduğunu düşünmüyorum.

GERÇEKLERİ SÖYLEMEK PANİK YARATMAZ

Bize dünyaya neler olup bittiğini hakkında ham gerçeği anlatmak, söylenti yaymak ya da panik yaratmak değildir, olsa olsa bizi aşırı düzeyde rahatsız edebilir. Dynasties’in yapımcılarının öne sürdüğü üzere, doğa harikalarını (olduğu haliyle) ortaya koymanın otomatik olarak çevresel bir eylemi tetikleyeceğine de inanmıyorum. Hatta, bunun tam tersi bir etki yaratabileceğine inanmaya başladım.

Yaban hayatı film yapımcıları, bizlere uzun yıllardan beridir bozulmamış haldeki bir canlı dünyası sunuyor. Ekolojik çöküşün bariz biçimde görüldüğü bölgelerde dahi güvenlik ve bolluk olduğu izlenimi yaratıyorlar. Kameralar, bizlere yaban hayatın gelişmeye devam ettiği geniş vahşi alanlar olduğunu gösteriyor. Harekete geçmemize değil, içimizin rahatlamasına neden oluyorlar.

Hareketsizken bir şey yapamazsınız. Tanıdığım yaban hayatı film yapımcıları, bana, el değmemiş bir ekosistemi andıran bir çevreyi tasvir etme çabasının her yıl gittikçe daha da zorlaştığını ifade ediyorlar. Yaşanan yıkımın kanıtlarını görmezden gelerek tasvir ettikleri cennetleri bulabilmek amacıyla daha fazla seyahat etmeleri ve kamera açılarını daha dikkatli seçmeleri gerekiyor. Sahte bir hikaye anlattıklarının farkındalar -ve birçoğu bu konuda derinden rahatsızlık duyuyor-; varoluşsal bir krizin göbeğinde, hepimizi iyi olduğumuza ikna eden masalsı bir dünya yaratıyorlar. Günümüzde birçok insan büyük ölçüde David Attenborough sayesinde yaban hayatına dair oldukça iyi düzeyde bilgi sahibi oluyorlar ama gerçekte yaban hayata neler olup bittiği konusunda şaşılacak derecede cahil kalmaya devam ediyor.

Attenborough’un yorumlarını özellikle garip kılan şey, Blue Planet II (Mavi Gezegen) dizisinin son bölümünün plastik kirliliğini azaltmak hususunda büyük bir çabayı tetiklemesinden yalnızca bir yıl sonra gelmiş olması. Program nedeniyle konu tam anlamıyla karman çorman hale gelse de yarattığı etki, çevresel kriz hakkında daha fazla bilgi edinmek için geniş bir kamu iştahını ve sorun hakkında harekete geçmek için acil bir isteği açığa çıkardı.

BBC’NİN TAVRI UZUN ZAMANDIR GAYET NET

1985’ten bu yana, bu tür programların çoğunun yapıldığı bölümünde çalıştığım BBC’yi, kasvetli sonuçlarıyla birlikte çevresel gerçekleri ortaya koyması noktasında zorladım. 1995 yılında bir yapımcıyla birkaç ay geçirdim ve bir tabiat dizisi için bir roman ve hayal ürünü bir proje geliştirdim. Yapımcı, kanal yöneticileriyle gerçekleştirdiği toplantıdan şaşkın bir halde döndü. “Yalnızca başlığa baktı ve ‘bu çevreyle mi ilgili,’ diye sordu. ‘Evet,’ dedim. ‘İki yıldan beridir bu lanet olası kanalı tabiattan kurtarmaya çalışmak için harcadım. Neden yine bana çevre projesi getiriyorsun?’”

Daha sonraları bu yanıtın aslında yaygın olduğunu keşfettim. Yöneticiler konuya kayıtsız değildi. Aktif biçimde saldırganlardı. Bu ülkede (İngiltere’de) BBC’nin mi yoksa petrol şirketi ExxonMobil’in mi çevreci eylemleri engellemek için daha fazla uğraştığını sorarsanız, ben BBC derim.

Hepimizin bildiği üzere, yalnızca bir kişi bu engeli aşma gücüne sahipti. Onlarca yıldır BBC’nin yaşayan sembolü gibi görülen ve kanalın eski bir denetleyicisi olan David Attenborough, istediği programı yapabiliyordu. Hâl böyleyken, biz de ‘o nerede’ diye soruyorduk? Nihayet 2000 yılında çevre temalı bir dizi sundu: ‘Gezegenin Durumu’.

Gezegenin Durumu ilgi çekici ve akıcı bir dizi oldu ama bizi hiçbir yere götürmedi ve yapacak bir şey sunmadı. Dizinin son bölümünün son birkaç saniyesinde yapısal güçlerin de oyunda olabileceğine ilişkin bir ipucu verdi: “Gerçek başarı ancak toplumlarımızda, ekonomimizde ve politikamızda bir değişiklik yaşanırsa sağlanabilir.” Peki, ne değişti? Hangi ekonomi? Hangi politikalar? Bize bununla ilişkili hiçbir ipucu vermemişti.

GERÇEĞİ SAKLAMAK DURUMU KÖTÜLEŞTİRİYOR

Sorunları daha da kötüleştirircesine, tabiatın harikalarına ilişkin sonraki programlar arasında sıkışıp kaldı ve bu durum gezegenin sağlığının güçlü olduğu izlenimi yarattı. İki farklı dünya tasvir ediyor olabilirdi. Altı yıl sonrasında başka bir çevresel dizi olan “İklim Değişikliği Hakkındaki Gerçekler”i yaptı. Ve bu, bana kalırsa, gerçek bir felaketti.

Bu, iklimsel yıkımın ardındaki faillere ilişkin hiçbir şey söylemiyordu. Fosil yakıt (kömür, petrol vb.) şirketlerinden tek cümlede ve sanki çözümün bir parçasıymışlar gibi bahsediyordu; “Petrol ve gaz gibi fosil yakıtları çıkaran insanlar, artık karbondioksidi yeraltına geri koymanın bir yolunu buldular.” Genel “biz”in dışında, sorumlu olarak gösterilen diğer güç “1.3 milyar Çinli” idi. (Zehirli gaz) salımlarının büyük bir kısmının Çin’in imalat sanayiinden kaynaklandığından söz edilirken, bu ürünleri Batı’nın aldığından bahsedilmiyordu. Dizi, derhal yeni bir iklimsel yıkım inkârını tetikledi: Gezegeni Çinliler öldürdüğü için İngiltere’de harekete geçmenin hiçbir manâsı olmadığını söyleyen insanlar tarafından bombardımana tutuldum.

Şayet Attenborough’un çevreciliğinde tutarlı bir nokta varsa, bu suçu hâkim güçlerden genel bir ‘topluma’, yani yoksul ve zayıf insanlara yüklemesidir. Kimi zaman bu yaklaşım oldukça karanlık bir hâl alıyor. 2013 yılında Telegraph gazetesinde “Etiyopya’daki tüm bu kıtlıkların sebebi nedir? Bunlar neyle bağlantılı? Bunun nedeni, küçücük bir toprakta çok fazla insan olması… Birleşmiş Milletler’den onlara un çuvalları götürmesini istiyoruz. Bu delilik” diyordu.

Etiyopya’da 28 yıldan beridir bir kıtlık yaşanmıyordu ve en sonuncusu da gerçek bir gıda sıkıntısından değil, iç savaş ve hükümet politikalarından kaynaklanıyordu. Gıda yardımının üretimi engellediği yönündeki önermesi, Thomas Malthus’un 1798’de yazdığı makaleden bu yana konuya dair hiçbir şey okumadığının bir göstergesi olabilir. Diğer yandan, bu yorumları zalimce ve cahilâne olduğu gibi, az ya da çok, hiçbir bedeli yok. Buna karşın, güç sahibi ve kazanılmış haklara sahip çıkar çevrelerinin canını sıktığınızda ‘ulusal bir hazine’ olarak kalamazsınız: (buna karşın) Açık sözlü yaban hayat ve çevre sunucusu Chris Packham, avcılık lobisine karşı çıkmasıyla ilgiyi üzerine çekiyor.

Attenborough’un yaban hayatı programları beni daima çok etkiledi ama çok sevdiği canlıların dünyasına dair tutarlı, doğru ve etkili bir savunma yapma huşundaki istikrarlı başarısızlığı da beni hayrete düşürdü. Doğanın harikalarını açığa çıkarması büyük bir kamusal hizmet. Ama savunmamız gereken bilgiyi bizlerden gizlemesi, bence ciddi bir kötülük.

Kaynak: Gazete Duvar

Yazının aslı The Guardian‘dan alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)