Avrupa: Birlik’ten karşılıklı çıkara… – Mehmet Polat

Her gün sayısız olayın bilgisi moloz gibi zihnimize yığılıyor. Toplumun en altındakiler olarak hangi koşullarda yaşadığımızı anlamak ve haklarımızı gözetebilmek için sürekli bu yığını karıştırıp önemli-önemsiz ayrımı yapmamız ve olup bitenler arası ilişkileri çözmeye çalışmamız gerekiyor. Geçen hafta AB yetkilileri ve Tayyip Erdoğan Varna’da toplandılar. Toplantıya AB Dönem Başkanı Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan katıldılar. Toplantı, Bulgaristan’ın Osmanlıdan bağımsızlığını kazandıktan sonraki krallarının yaz aylarını geçirdiği Evksinograd Sarayı’nda gerçekleşti. Tusk ve Juncker, geçtiğimiz Şubat’da Ankara’ya gönderdikleri davet mektubunda, 25 Mayıs 2017 Brüksel toplantısında ele alınan konuların Varna’da görüşülmeye devam edilmesi istiyorlardı. Yani Varna toplantısı havuz medyasının dediği gibi AB ile bir zirve değil, önceki toplantının devamı niteliğindeydi. Liderler toplantı sonrası açıklama niyetine, ellerindeki metinleri okumakla yetindiler. AB yetkililerinin Türkiye’yi “stratejik ortak” diyerek andığı ama “katılımcı adayı” demediği gözlendi.

Başka zaman olsa, havuz medyası bu tür toplantıları yorum ve ayrıntılarla abartarak şişirirdi. Bu kez öyle yapmadı. Başbakan Binali Yıldırım bile esip gürlemedi ve toplantı hakkında “hakkaniyetli bir yaklaşım göremedik” demekle yetindi. Ana muhalefetin görüşünü dile getiren meclis AB komisyonu üyesi ve İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir, toplantıyı “AB’ye tam üyelik sürecimiz ve ulusal çıkarlarımız açısından bir başarısızlık olarak görüyoruz” diye değerlendirdi. Paralel sözler TÜSİAD Genel Sekreteri Bahadır Kaleağası’ndan geldi ve gündeme ilişkin somut ilerleme kaydedilemese de tam üyelik hedefinin korunduğuna dair vurgunun olumlu olduğunu belirtti.

Gazetelerden öğrendiğimize göre Avrupa basını da toplantıya önem vermemişti. Buna karşılık Güney Kıbrıs ve Yunanistan basını, Varna’da AB’nin Türkiye’yi uyardığını belirtti. Bu tümüyle yönetenlerin çıkarlarına uygun ve kendi kamuoylarına dönük bir mesajdı. Benzer mesaj, Bulgaristan Başbakanı Borissov’dan da geldi. Toplantının, AB ve Türkiye arası ilişkilerin düzelmesi için son şans olduğunu belirtiyordu. Çünkü göçmen akınından korktuğu için ilişkilerin bozulmamasını ve en azından durumun korunmasını istiyordu.

Tabi Varna’da, havuz medyasının görmediği başka mesajlar da vardı. Evrensel gazetesinin 24 Mart tarihli haberinde, Avrupa Gazeteciler Cemiyetinin Bulgaristan şubesinin Türkiye’de tutuklu 95 gazeteci adına akreditasyon kartı bastırdığı belirtiliyordu. Konuyla ilgili açıklamada şöyle deniyordu: “Eğer tutuklu olmasalardı burada sorularını soracaklardı. Onlar parmaklıların ardında. Bu yüzden zirveyi takip edecek Bulgar ve Türk gazetecileri bu kartları yakalarına asmaya ve o sorularını o gazeteciler adına sormaya davet ediyoruz.”

Benzer bir tavır Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve Dünya Sendikalar Konfederasyonundan geldi. ITUC, Genel Sekreteri Sharan Burrow ile ETUC ve PERC Genel Sekreteri Luca Visentini imzası taşıyan bir açık mektup yayınlayarak, olağanüstü hal kapsamında kabul edilen KHK’lerin sadece uluslararası belgeleri değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı’nı da ihlal ettiğini belirtiyorlardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir süredir AB hakkında konuştuğunda “tam üyelikten aşağısı kurtarmaz” diyor ve bunun dışındaki herhangi bir olasılığı kabul etmediğini belirtiyor. Ancak gelişmeler bu doğrultuda ilerlemiyor. Çünkü 35 ana başlık üzerinden mutabakat sağlanması gerekirken, Güney Kıbrıs yönetiminin itirazı nedeniyle bunlardan 14 tanesi hiç görüşülmüyor. Ve son yıllarda AB ile toplantıların odağında göçmen sorunları yer alıyor. Kıbrıs ve Yunanistan’la Ege sorunu, ikinci sırada duruyor. Güvenlik ve Suriye sorunları sonraki sıralarda geliyor. Nitekim Varna’da da bunların konuşulduğu, AB ve Türkiye tarafının Birliğe katılım üzerinde durmadığı görülüyor. AB tarafının konuyu es geçmesinin anlaşılır bir yanı var: kendi sorunlarıyla baş etmeye çalışırken, nüfusu 80 milyon olan ve sayısız iç-dış sorunla sarılı bir ülkeyi bünyesine almak istemiyor. Ama önemli bir pazar ve Doğu’ya geçiş yolu olan Türkiye’yi tümüyle kaybetmeyi de göze alamıyor. Her iki taraf da bu noktada uzlaşmanın bir işareti olarak, “vize kalksın” görüşmeleri yürütüyorlar. Sonuçta elbette bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına vize kalkmayacak, bir kısmı kademeli olarak vizesiz seyahat edebilecek. Çünkü şu an vize kalksa, herhalde Türkiye boşalır… Sorunlara göz atalım:

Bilindiği üzere Avrupa’nın kâbusu Asya ve Afrikalı göçmenler. Önemli bir bölümü Türkiye üzerinden geliyor. AB bunun engellemesini isteyince, Türkiye de karşılığında gerekli önlemler için masrafların karşılanmasını istedi. AB ödeme kararı aldığı 6 milyar Euro’nun ilk yarısını verdi. İkinci yarısıyla ilgili ilk taksiti ise, Varna toplantısı öncesi ödeme kararı aldı. Ödeme, AB sayıştayı için çalışan bir heyetin Türkiye’deki incelemelerine göre yıl içinde yapılacak. Buna karşılık Türkiye de, paranın nakit olarak ödenmesinden yana. Ancak bu o kadar önemli bir sorun sayılmaz. Çünkü, sonuçta Türkiye göçmenleri ucuz işgücü olarak çalıştırıyor. AB de göç akını olmadığı sürece Türkiye’de ne yapıldığıyla ilgilenmiyor.

Kıbrıs çevresindeki doğal gaz ve petrol yataklarının bölüşümü sorunu, tarafların Kıbrıs politikaları nedeniyle kolayca aşılacak gibi görülmüyor. İngiltere ve ABD, iki devletli Kıbrıs’tan yana. Buna karşılık AB, tek bir Kıbrıs devleti olmasını istiyor. Türkiye ise, kendisi AB’ye katılmadıkça tek devletli çözümü desteklemeyecektir. Öte yandan Güney Kıbrıs ada çevresinde ne kadar petrol ya da gaz bulursa bulsun, sonuçta ana pazar olan Avrupa’ya satış için Türkiye ile yakınlaşmak zorunda görünüyor. Çünkü çıkarılan gazı başka yollardan Avrupa’ya ulaştırmak, astarı yüzünden pahalı bir iş. Bu nedenle de Türkiye Kıbrıs konusunda AB’nin söylediklerini dinliyor ama kendi bildiği gibi davranıyor.

AB’nin Suriye’de hiçbir etkisinin olmadığı görülüyor. Fransa geçen hafta PYD temsilcilerini Elyesse Sarayında ağırladıktan sonra gelen tepkiler üzerine, Suriye’ye asker göndermeyi planlamadığını ve ABD ile aynı düşündüğünü açıklamak zorunda kaldı. Öte yandan Almanya’nın uzun süre Türkiye’ye örtülü silah ambargosu uygulaması da geçen ay rafa kalktı. Tutuklu gazeteci ve Alman vatandaşı Deniz Yüce’nin serbest bırakılmasının ardından dış basında bu yönde haberler çıkmıştı. Almanya’nın yarı-resmi haber organı sayılan “Deutsche Welle” de 13 Şubat tarihli bir haberde Alman silah şirketi Rheinmetall’in “Leopard-2” tanklarının modernizasyonunu gerçekleştireceği ve yanı sıra BMC firmasıyla Ankara yakınlarında ortak yatırım yapacağı duyurulmuştu. Bu yatırımın, Türkiye’de uzun süredir imal edilmeye çalışılan “Altay” tankının motoruyla ilgili olması büyük olasılıktır.

Sonuç olarak, Türkiye’de bir rejim değişikliği fiili olarak gerçekleşti. Bu çerçevede AB ile ilişkilerin de değiştiği söylenebilir. İlişkiler, Birlik üyesi olmaktan karşılıklı çıkarların gözetildiği işbirliğine doğru evrilmiş görünüyor. Eğer Türkiye’nin üçüncü ülkelerle ticaretinde bazı sorunlar çıkartan “Gümrük Birliği Antlaşması” da gözden geçirilir ve ülkemizin kimi “seçkin” yurttaşlarına Avrupa’da vizesiz dolaşma olanakları yaratılırsa, gelinen durum TÜSİAD gibi çevreler tarafından da fazla sorgulanmayacaktır. Türkiye’nin AB ile ilişkileri, iki tarafın egemenlerinin karşılıklı çıkar ortaklığına dayalıdır. Bu alandaki sorunlar zaten yıllar önce karşılıklı yakınlaşma ile aşılmıştır. Türkiye’nin ve AB ülkelerinin yönetenlerinin söz düelloları, tamamen kendi kamuoylarına hoş görünmek ve ağızlarına bir parmak bal çalmak için anlattıkları hikâyelerden ibarettir.