Avrupalıların popülizm tartışması: Solcu kimlik tartışmasının geleceği yok – M. Görkem Doğan

Her ne kadar Jeremy Corbyn’in Britanya Adasında yarattığı siyasal coşku ve Le Pen’in Fransa’daki gerileyişi havayı biraz dağıtmış olsa da Brexit referandumu ve sonrasında arka arkaya popülist sağın yükselişi hanesine yazılan gelişmeler silsilesi Batı solunda bir karamsarlık yarattı. Burada sol ifadesini en geniş anlamda kullandığımı belirtmek herhalde yersiz. Bu karamsarlık ifadesini en çok sosyal liberal ve merkez sol çevrelerde buldu. Aşırı sağ geleneğin izlerini de azımsanmayacak oranda taşıyan bu popülist sağa karşı soldan siyasal mücadele yöntemleri doğal olarak tartışmanın odağı haline geldi.

Bu bağlamda popülizme popülizmle yanıt vermenin geçerli bir yol olup olmayacağı ana tartışma başlıklarından biri. Popülizm kavramı tarihsel yükü itibariyle pek muteber değil. Sol versiyonlarında bile güçlü bir kişi kültü barındırması, toplumsal ayrışmaları flulaştırması dolayısıyla her zaman ulusçu vurguları olması, anti elitizminin anti entelektüalizme dönüşme olasılığı ve tabi ki sınıf meselesini bir yoksulluk mevzusuna indirgeme eğilimi, popülist bir siyaset önermesinin gönül rahatlığıyla ileri sürülmesini engeller. Strateji düzeyindeki bu sakıncaların yanı sıra taktik düzeyinde de sorgulamalar var. Örneğin Eric Fassin geçenlerde Mediascope’da gerçekleştirdiği bir söyleşide aşırı sağa oy veren mavi yakalı yoksulların artık sola oy vermesinin neredeyse mümkün olmadığından bahsediyordu.

Kanımca bu tartışmanın daha sağlıklı bir zeminde yapılmasının yolu popülist reaksiyonun nedenine odaklanmaktan geçiyor. Çünkü popülizm kavramı Perondan günümüze çok uzun süredir dolaşımda ve birbirinden çok farklı siyasal eğilimleri anlatmak için kullanıldı ve tam da bu yüzden bugün pek bir şey ifade etmiyor. Popülist reaksiyonun nedeni tabi ki tıpkı popülizm gibi çok kullanılan başka bir kavramla neoliberalizmle ifade ediliyor. Neoliberal dönem geniş toplum kesimlerini kaybedenler kümesine itti. Yetmişli yılların sonuyla karşılaştırıldığında tüm dünyada ama aynı zamanda merkez emperyalist ülkelerde de gelir ve servet adaletsizliği müstehcen seviyelere çıktı. Özellikle 2008 krizi pek çok neoliberal dogmanın da sadece kaybedenler için geçerli olduğunu ortaya koydu. Eğitim ve sağlık için bulunamayan mali kaynak şirketleri kurtarmak için bolca bulunurken, söz konusu şirketler bu kaynakların bir kısmını da üst düzey yöneticilerine yönelik ödemeler için kullanmaktan çekinmedi. Neoliberal dönemin kaybedenleri siyasal kurumların türlü mazeretlerle kendi aleyhlerine çalıştığını açıkça gördü ve seksenlerden itibaren geliştirilen kimi serbest piyasacı söylemleri yutmamaya başladı.

Fakat aynı dönemde Reagan ve Thatcher gibi siyasetçilerin geliştirdiği serbest piyasacı söylem unutulmamalı ki muhafazakar ve milliyetçi tonlar da içermekteydi. Bunlar üzerine çok yazılıp çizildi. Ben başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, neoliberal dönem sadece muhafazakar söylemlerin toplumda yaygınlaştığı bir dönem olarak yaşanmadı. Özellikle kimliğe dayalı toplumsal özgürlükler noktasında da önemli ilerlemeler kaydedildi. Bugün kamuoyu eğilim yoklamaları genç kuşakların toplumsal cinsiyet ya da etnik köken gibi konularda çok daha liberal olduğunu gösteriyor. Nancy Fraser gibi “ilerici neoliberalizm” tespiti yapmak için bunu vurgulamıyorum. Kuşkusuz bu gelişmede bu dönemdeki toplumsal mücadelelerin de payı vardır. Bununla birlikte kabul etmek gerekir ki küresel serbest piyasa mantığı da bu olumlu gelişmelerin önünü açmıştır. Üstelik neoliberal kurumların kozmopolitizmi de bu konularda tutucu olmaktan ziyade liberal zihniyete yakındır.

Uzun sözü kısası neoliberal dönemin kaybedenleri kendilerinin yararına çalışmayan siyasi kurumlara yönelik tepkilerini ortaya koyduklarında bu kurumların üstünü örten makyajın bir kısmı da gene kelimenin en geniş anlamıyla sola ait olduğunu görüyorlar. Bu noktada en büyük tepki kaynağının siyasal kurumların kamuoyu taleplerine duyarsız kalması olduğunu bunun ise neoliberal dönemde karar alma odaklarının kozmopolitleşmesi oranında halk egemenliği kavramının anlamsızlaşmasından kaynaklandığını tespit etmek gerekiyor. Tam da bu yüzden her şeyi anlattığı için hiçbir şey anlatmayan popülizm kavramı yerine Fransızların kullandığı “souverainist” yani egemenlikçi ifadesini kullanmanın daha açıklayıcı olduğu kanaatindeyim.

Neoliberal dönemde siyasal karar alma mekanizmaları giderek daha fazla sıradan insanların etkileyemeyeceği demokratik olmayan küresel düzlemelerde yer almaya başladı. Bu demokrasi açığını kısmen perdelemek için alınan kararlar bazen bu kararların kimi evrensel ilkelere uyumluluğuna işaret edilerek savunulmak istendi. Bugün açıkça görünüyor ki sağ ya da sol popülist diye adlandırılan siyasal hareketlerin ortak noktası siyasal karar alma mekanizmasını halkın etki edebildiği alana geri çekmek. Dolayısıyla bu hareketler halkın demokratik tercihinin açığa çıkmasını ve bunların hayata geçirilmesini neoliberal dönemde evrensel konsensüsle savunulan kimi ilkelerin üzerine koyuyorlar. Bu anlamda sağ ya da sol da olsalar da küreselci-egemenlikçi düzleminde egemenlikçi kısımda kalıyorlar. Kanımca bu ayrım popülist olmaları ifadesinden daha çok şey anlatıyor.

Niye egemenlikçi tanımının popülist tanımından daha açıklayıcı olduğunu bir örnekle açıklamaya çalışacağım. Jeremy Corbyn Thatcher’ın başka alternatif yok sloganını geliştirdiği ülkede seçime yetmişli yılların başından kalma klasik bir sosyal demokrat siyasal programla girdi. Buradaki varsayım halk bu yönde oy kullanırsa ülkenin mali kaynaklarının pekala bu biçimde kullanılabileceğiydi yani halk egemenliği herhangi bir evrensel piyasacı ilkeden üstündü, yapamayız geçerli bir mazeret değildi. Alternatif vardı. Bunun yanı sıra unutmamak gerekir ki Avrupa Birliği referandumunda da Corbyn ısrarla Birliğin kurumlarını eleştirdi ve Britanya’nın Avrupa’da kalmasını böyle destekledi. Bu tavrı onu destekleyenler dahil ülkedeki solcu köşe yazarı takımında büyük tepki gördü. AB’ye koşulsuz destek vermemesi sol kimliğin dışındakilere taviz olarak görüldü. Oysa mesele pekala yurttaşların kaderini etkileyen kararlarda yurttaşların söz hakkı olup olmaması gibi anlaşılabilirdi ve Corbyn de AB kurumlarını bu yüzden eleştiriyordu. Bu eleştiri daha sonra seçimde öne sürdüğü programın uygulanabilirliğine dair verdiği yanıttan farklı bir mantığa dayanmıyordu. Sonuçta anlaşılan o ki seçmen de halk egemenliğinin işlemediği AB zeminlerinde siyasal kararlar alınmasından rahatsızmış.

Bu arada belirtmek isterim ki, araştırmaların gösterdiğine göre Corbyn’in İşçi Partisi, esas siyasi önermesi Avrupa Birliğinden çıkmak olan aşırı sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisinin seçmeninin en az üçte birini seçimde kendine çekmiş. Bu partinin Brexit sonrası konusuz kalacağı için yüzde onlara varan oyunun büyük oranda düşeceği tahmin ediliyordu. Ama sanayisizleşen eski İşçi Partisi kalelerinden de büyük oranda oy alan bu partinin kaybedeceği seçmenin sağcı söyleminden dolayı Muhafazakar Partiye gideceği düşünülüyordu. Fakat Thatcher’ın işsiz ve umutsuz bıraktığı insanlar ve çocukları önemli oranda Corbyn’in sosyal adaletçi ve kamucu programını tercih etti, çakma Thatcher May’i değil. Tam da bu yüzden Eric Fassin’in girişte alıntıladığım tespitini kabul etmem mümkün değil, üstelik Fransız seçimlerinde de Jean Luc Melenchon’un adaylığının Le Pen’in oy kapasitesini sınırladığına dair güçlü bir kanaat var.

Sol siyaseti solcu kimlik siyasetine, bir yaşam ve düşünce tarzının siyasetine indirgediğinizde neoliberal dönemde kaybeden kesimlere ulaşmanız zorlaşıyor. Zira bu yaşam ve düşünce tarzı sol kültürel kurumlarının sendika ve benzeri örgütlüklerin tutunabildiği yerellerde hala yaşasa da özellikle sanayisizleşen çöküntü bölgelerinde yetmişlerden otuz kırk yıl sonra artık karşılık bulmuyor. Üstelik bu yaşam ve düşünce tarzının bazı kısımları küresel kozmopolit elitlerin siyasi tutumlarında da görülüyor, siyasi doğruculuk dediğimiz yekunun içinde bulunuyor. Oysa halk desteği olursa gerçekleştiririz diyerek savunabileceğiniz sosyal adaletçi, kamucu bir program göçmen karşıtı ya da toplumsal cinsiyet sorunlarına duyarsız olmanıza gerek kalmadan sol kimlik siyasetiyle ulaşamadığınız neoliberal dönemin kaybedenlerine ulaşabilmenizi sağlıyor. Ama bu gözünüzü halk egemenliğinin işlediği siyasal zemine odaklamanızı gerektiriyor. Yurttaşların siyasete katılabileceği zemin küresel değil hala ulusal; siyasal karar almayı daha üst zeminlere çekmek, bunu hangi evrensel ilkeyle makyajlarsanız makyajlayın liberal temsili demokrasinin oligarşik unsurlarını güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor.

Yazıyı buraya kadar okumuş olanların bile aklında şu soru olabilir: Avrupalının popülizm tartışmasından bize ne. Aslında bizde de benzer bir tartışma var. Türkiye’de kendi neoliberal döneminde özellikle seksenlerin sonundan itibaren bir kentleşme ve işçileşme süreci yaşıyor. Fakat doksanlarda kent yoksulları özellikle dindar Sünniler Refah Partisinin de etkisiyle muhafazakar siyasal ve sosyal örgütlülüklerin etkisi altına girdi. Bunlara ulaşıp ulaşılamayacağını hatta ilk anda ulaşmaya çalışmanın gerekli olup olmadığını tartışıyoruz. Bu tartışmaya burada girmeyeceğim yalnız yukarıdaki tartışmadan iki sonuç çıkaracağım.

Birincisi, solcu kimlik siyasetinin bir geleceği yok. İkincisi ise basitçe sosyal adalet ve kamuculuk savunusu yapmak yetersiz aynı zamanda bunu halkın yararına ve halkın kendisinin yaptığı bir tercih olarak ve bu ülkedeki sosyal mücadele tarihine bağlı olarak anlatmamız gerekiyor. Yukarılardan bir yerden gelen bilgisine bizim sahip olduğumuz kurtarıcı bir reçeteymiş gibi anlatıldığında sosyalist önermeleri dinlemek isteyen emekçi pek bulunamayabiliyor.