Barış ve nefesimize takılı kalan son hırıltılar – Akın Olgun

Savaşa ve işgale karşı çıkmayı “terörist” terimi içerisine alarak, herkesi devletin diline, söylemine iltica etmeye çağırıyorlar. Çağrının özü, inançlarınızdan, düşüncelerinizden, değerlerinizden soyunmayı hedefliyor.

“Barış” demenin suç sayıldığı absürdlük, “barış” diyenlerin ne kadar güçlü olduğunu da gösteriyor bize. Sayısal olarak çok olmak değil, meşru ve haklı olmak, gücü elinde bulunduranların güçsüzlüğünü ortaya koymasında hissettiriyor kendisini.

Tüm baskı, şiddet ve korku ortamına rağmen, ilkelerini ve duruşunu koruyanların, inat ve ısrarla sesini ortaya koyması, açık faşizmin kollarına kendisini atmış tüm kesimleri zıplatıyor. İsim isim, hedef göstererek, şoven ve gerici duyguları kaşıyarak baskınlara çıkıyorlar. “Onu da alın, bunu da alın, şunu da alın” diyen o sesin, seslerin sahiplerine bakın, hepsi faşizme ilk tekmili verenlerden oluşuyor. Resmigeçide dizilenler, faşizme çaktıkları topuk selamları ile rap rap koşuşturuyorlar.

Irkçılığın, şovenizmin ideolojik bataklığına, “bayrak, vatan, millet” tuzağıyla herkesi içine düşürüp yutuyorlar. Bataklık büyüdükçe ölüm çoğalıyor, ölüm çoğaldıkça korku büyüyor, korku büyüdükçe itaat genişliyor.

Herkes kendi korkusunda, bir başkasının cesaretini eziyor. Herkes kendi itaat edişinde bir başkasının itirazını yok ediyor.

Hepimizin içinde cesetler birikiyor böylece. Faşizm benzeşmektir ve benzeştirmektir kendisine. Benzeşenler, benzeşmeyenlerin boğazına sarılıp sıkıyorlar nefesini. Her köşede gırtlaklanan bir insan, insanlar var artık. Her köşede bedeni karanlığa sürüklenenler görüyorsunuz, görmemezlikten gelerek. Görmemezlik kurtarmıyor kimseyi, “sen de gel, sık boğazını şu hainin” diyen bir ses durduruyor mutlaka. Bir ayak çırpınıyor o karanlıkta, bir hırıltı takılı kalıyor boğazda.

Anlayın ki işte sen, ben, biz, hepimiz o boğazda kalan hırıltılarız.

Çaresizlik, yapmak istemediğiniz, “yapmam” dediğiniz her şeyi yapabileceğiniz bir haldir ve faşizm sizi bu duyguda güçlendirir. Size paye ettiği güç ile “yapmam” dediğiniz her şeyi yapmanızı sağlayarak, kendiniz gibi olanlarla buluşturup, “yapanlar” ortaklığına katarak normalleştirir her kötülüğü, vahşeti ve siz “yapmam” diyenleri bulup bildirmek için hadlerini, postallara sokup ayaklarınızı, çekip nefesinizi boş göğüs kafesinize, sıkarsınız belinizdeki palaskanızın biraz daha dişlerini. Sıktığınız yerden beyninize doğru hücum eden o ego ile dikleşir, herkesi bir böcek gibi ezebileceğinizi düşünürsünüz.

Mussolini de böyle düşünüyordu, Hitler de.

Emin olun bütün diktatörler de bu duyguya sahipti.

Mussolini’yi astılar bacaklarından, Hitler ise kendi kafasına sıktı .

Ve geride gaz odaları, milyonlarca insanın cesedi, külleri, binlerce insanın işkenceden geçmiş bedeni kaldı.

“Olan bitenlerden hiç haberimiz yoktu” dedi halk.

Medya, akademi, sanat, edebiyat, bilim ne varsa teslim alınmış ve faşizmin bir aracı haline getirilerek, milyonlar zulmün “koruyucu” gücü haline dönüştürülmüş ve yakılan ateşlere kitapları taşımıştı.

Şimdi o ateş bizim ülkemizde yine yanıyor ve her geçen gün büyüyerek herkesi etrafına çekiyor.

Ateşin içine iteklenenler; sen, ben, biz, hepimiz.

Ve eğer “barış” diyenlerin sesini yükseltemezsek, özgürlük diyenler için buluşamaz, yan yana gelemezsek, hakikat diyenlerin sözlerini yayamazsak, yakacaklar bütün ülkeyi ve bir gün sorduklarında “hiç haberimiz olmadı, yoktu” diyecek insanlar.

Çaresizlik duygusunun önüne, faşizm dışında bir “çare” konulamazsa, koyamazsak, korkarım “gel sen de sık şu hainin boğazını” diyenlerin sesine uyum sağlayan kitleler, postalları giyip, sıkacaklar palaskalarının dişlerini.