Bir çocuğun evi varken diğerlerinin… – Semra Kandemir

Beyrutlu bir çocuk olan Niko’nun öyküsü, mültecilere bakışımızı değiştirebilecek bir kitap. Duygu sömürüsünden uzak ama son derece etkili bir roman.

Kimi kitapların bir eşiği vardır, hissedersiniz. Girişte bir süre bekler, kulağınızı içeriden gelen seslere kabartıp, temkinli bir şekilde sayfaları çevirirken birilerinin duyup sizi içeri alması için beklersiniz. Hikâyeye ancak ondan sonra dâhil olabilirsiniz.

Dimitri Nasrallah’ın iç savaşın hüküm sürdüğü yılların Beyrut’unda başlayan romanı “Niko”da ise durum biraz farklı. Çünkü bombaların koca delikler açtığı evlerdeki mahremiyet çoktan ortadan kalkmış bulunuyor. Bu hüzünlü boşluklar, durup beklemeye fırsat vermeden okuru içine çekip hikâyesini anlatmaya başlıyor.

Niko küçük bir çocuk. Evlerinin duvarları henüz sağlam, o da bu dinginlikten faydalanıp başını annesinin karnına bastırıp çok yakında gelecek oyun arkadaşının hareketlerini takip etme telaşında. Sabırsızlıkla beklediği bir diğer şey ise yaşıtları gibi okula gidebilmek. Orada öğrendiği her şeyi kardeşine anlatacak çünkü.

Savaşın en acımasız tarafı, bir sabah uyandığınızda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır. Niko için sonun başlangıcı çok çabuk geliyor; anne, baba ve annenin şişkin karnındaki kardeş ile çekilen ilk fotoğraf okulun birinci günü, annenin vücudunun bir kısmını, Niko’nun ve babanın ise hayatındaki geri kalan her şeylerini yittirdikleri gün, aynı gün. Bir ömre sığmayan onca acı, tek bir güne nasıl sığar görüyoruz.

Bebeğin ve annenin acısını yaşamaya fırsat bulamadan evlerini terk etmek zorunda kalan Niko ve babası Antoine’ın zorlu yolculukları ve bu süreçte başlarından geçenler, göçmen sayısının üç milyona yaklaştığı ülkemizin çok yakından bildiği bir konu. Kitap duygu sömürüsünden uzak, kimi zaman soğuk denecek kadar yalın bir şekilde yazılmış olsa da neredeyse her adım başında karşılaştığımız mültecilere farklı bir açıdan bakmamamızı sağlayacak türden bir algıya sebep oluyor.

“Dünyanın kapılarını onlara kapadığına karar veriyor. Parası tükeniyor, kaçtıkları savaş yüzüne dövmeyle damgalanmış gibi; çünkü hem Arap, hem de erkek. Ve dünyanın Arap erkeklerden şüphelendiği, sıkıntıya düşmüş yetişkin erkeklere çok az şefkat gösterdiği bir bölgesine taşınıyor ve o anda tek istediği savaştan kaçmak olmasına rağmen nereye giderse gitsin savaşın etkilerinden kurtulamıyor.” Babanın her şeyi özetledi bu paragraf, aradan geçen on beş yılı aşkın zamanda durumun daha da içinden çıkılmaz bir hal aldığını gözler önüne seriyor.

Hangisi daha kötü: Savaş sırasındaki yaşam mı, sonrası mı?

Baba ile oğlun asıl savaşı ise bundan sonra başlıyor; elde kalan imkânları ve gelecek umudunu birbirine teyelleyip, yaşamla bağları tekrar kurmak. Aylarca süren mücadelenin, açlığın, yurtsuzluğun izini sürdüğümüz satırları kanıksama hatasına düştüğümüz bir anda bir cümle, bıçak gibi saplanıyor: “Bir çocuğun evi varken diğerlerinin olmamasına kim karar veriyor?”

Niko’nun bir evinin olması için babadan ayrılması gerekiyor. Artık teyzesi Yvonne ve eniştesi Sami Mâlek’le yaşamaya başlayan çocuk, nerede olduğunu bilmediği babasını beklemekten hiç vazgeçmiyor. Eniştesinin dediği gibi, bazen hangisinin daha kötü olduğu bilinmiyor; savaş sırasındaki yaşam mı, yoksa savaş sonrasındaki mi?
Niko’nun babası Antoine’ın oradan oraya sürüklendiği, evladından uzak kaldığı yıllar boyunca kendisine uzatılan gerçek anlamdaki ilk şefkatli el, oğlunu bir kazada kaybetmiş yaşlı bir Müslümanın eli oluyor. Nedeni kolay anlaşılır türden; insanlar birbirlerini dinlerinden, dillerinden değil; acılarından yakalıyor.

Kitaptaki bir diğer trajik hikâye ise Sami ve Yvonne’nun hikâyesi. Sami, bir bombalı saldırının ardından kendisine gösterilen parmaklara bakarak oğlunun geri kalanını soran bir baba. Yvonne ise onu hiç istemediği halde evlenmek zorunda kalan, Beyrut’tan Kanada’ya göçünde bir anlamda yol arkadaşı olan yeni eşi. Aralarındaki mesafenin bir akordeon gibi zaman zaman açılıp zaman zaman kapanması kitaba bir tını katıyor.

Hayat olasılıklarla doluydu. Hepsi nereye gitti?

Niko ergenlik krizleri, aile ve kimlik sorunlarıyla boğuşurken, baba çok uzak bir yerde yeni bir hayata başlamıştır. Ve bu yeni hayat, geçmişe ve kim olduğuna dair bildiği her şeyi unutması koşuluyla kendisine verilmiştir. Geçmişi, yitirdiklerini hatırlamak acıdan başka bir şey vermeyecektir. Savaş insandan çok şey alıyor ama belki de ne acısı, seçme hakkının elinden alınması. Antoine’ın kendine sorduğu soru havada asılı kalıyor: “Hayat olasılıklara doluydu, bir sürü seçim hakkı vardı. Hepsi nereye gitti?”

Bu kitabı okurken herkesin altını çizeceği cümleler farklı olacaktır. Bir noktadan geçen yüzlerce acı var çünkü ve biri mutlaka size dokunacaktır.