Bir memleket gibidir gemi – M. Görkem Doğan

“Bir memleket gibidir gemi”. Erkan Can’ın, Serdar Akar’ın Gemide filminin girişindeki bu repliğin bu kadar meşhur olması gemiler ile devletler arasında yapılan yaygın benzetmelerden kaynaklanıyor olsa gerek. İktisadi kriz ülkenin kapısını olanca şiddetiyle çalmaya başlayınca gene gemi metaforları etrafı, özellikle de sosyal medyayı kapladı. Aynı gemide miyiz, değil miyiz diye bir benzetme üzerinden bir yangın yapılıyor.

Bir metaforu çok zorlamak epey saçma da olsa, müsaadenizle tam da bunu yapıp aynı gemide değiliz yaygarasının kulağıma fena halde “biz İsveçlilerle, Norveçlilerle aynı ülkenin yurttaşı olmayı hak eden insanlarken kadere bak ki sizinle aynı ülkenin yurttaşı olmuşuz” gibi geldiğini ifade etmeliyim. Hele de aynı sosyal medyada Ali Koç’un Fenerbahçe Başkanlığı, (gene abartmamı mazur görün) Mehdi’nin yeryüzüne gelişi gibi karşılanmışken. Aynı gemide bulunmayı tahayyül bile etmeyi zül addettikleriniz sermaye sınıfı değil de son seçimde sizden farklı bir ittifaka oy verenlermiş diye düşünüyorum. Sizin niyetiniz ne olursa olsun, AKP’ye oy vermiş herhangi bir yoksulun aklına, bunları okuyunca “benim çıkarım patronlardan farklı” düşüncesi gelmiyordur (bunu pekala bilse bile), daha ziyade beğenmiyorsanız gidin diye düşünüyorlardır.

Aynı gemide olmak aynı kaderi paylaşmak anlamına gelmez, hatta tam tersi anlama gelir zira “bir memleket gibidir gemi”. Tam da bu yüzden, Titanik battığında 1. mevki yolcuların yarısından fazlası, 2. mevki yolcuların neredeyse yarısı, 3. mevki yolcuların ise çok azı kurtulabilmiştir. Bunun maddi sebepleri vardır; 1. mevki yolcular (kimileri bizzat kaptan tarafından) uyarılmıştır, 3. mevkidekiler uyandırılmamıştır bile, üstelik kimi kapılar 3. mevkidekiler 1. mevki güvertelerine olur olmaz çıkamasınlar diye zincirlidir. Gemi su alırken bile kimse bu zincirleri çözmemiştir. Açıkçası sayısı yeterli olmayan cankurtaran sandallarında 3. mevki yolcularının kalabalık yapması istenmemiştir. Demek ki neymiş; aynı gemide olmak, aynı muameleyi görmek, özellikle de tehlike (siz kriz diye okuyun) anlarında eşit sayılmak anlamına gelmiyor.

Metaforlardan bir an için başımızı kaldıralım; iktisadi kriz karşısında Saray’ın gerçek bir çözümü yok, açıkçası kimsenin yok ama Reis’in, kurduğu rejimi bu işte temize çıkarmak için bir planı var. Bu plan iki mahalle saflaşmasını derinleştirmeye, yerli ve milli olanlarla “dolardan medet umanları” iyice ayrıştırmaya dayanıyor. Bu, tabii ki ekonomiyi kurtarmaz ama krizin olası sonuçlarına karşı öfkeyi Reis’in hedefleri doğrultusunda yönlendirmeyi bir vadeye kadar başarabilir. Böylece kazanılan zamanda başka olanaklar ortaya çıkabilir diye umuyorlar sanırım.

Bu bağlamda aynı gemide değiliz diye bağırmak siyasi bir tepki olmuyor, kültürel bir tepki oluyor ve karşı tarafın oyun planına uyuyor. Bizim kriz karşısında emekçilerin işine yarayacak, sermaye sınıfının hiç değilse canını sıkacak bir politika önerisi geliştirmemiz ve bu öneriyi emekçi kitleler arasında bilinir kılmamız hatta örgütlememiz gerekiyor. İhtiyacımız olan (en azından kısa vadede) krize karşı artık ezberlediğimiz bir siyasi talepler manzumesi değil, halka makul gelecek uygulanabilir bir politika önerisi. Gemi metaforuna dönersek “Ey Türkiye’nin bütün 3. mevki yolcuları, (hangi mahalleden olursanız olun) kapılar üstümüze zincirlenmeden cankurtaran sandallarına el koyalım” demeliyiz. Böyle bir şeyi örgütlemeye mecalimiz yoksa, biz sizden farklıyız diye bağırmanın da pek bir anlamı yok.