Bir savaş var mıydı?*

Gökhan Aktemur tarafından sahneye uyarlanan “Karıncalar-Bir Savaş Vardı” adlı tiyatro oyunu, Mert Turak’ın takdire şayan oyunculuğu ile, özellikle mevcut konjonktürde savaş yandaşlığı ve savaş karşıtlığı tartışmaları üzerine bolca düşünmeyi teşvik eden anti-militarist bir oyundur. Oyun, romanlarında her zaman işçilerin yaşam koşullarına ve hayatlarına odaklanan Steinbeck’in “Bir Savaş Vardı” isimli romanı ile anti-militarist eserleriyle ünlü Boris Vian’ın “Karıncalar” adlı öyküsünün birlikte yorumlanmasından ortaya çıkmıştır. Savaşın tarihinin, insanlık tarihi kadar eski olduğu söylense de emperyalist paylaşım savaşlarının tarihi o kadar da eski değildir. Özellikle devletin meşruiyetini ve militarizmi, buradan içselleştirdiği korku ile sağlaması daha yeni bir pratiktir. Bugün militarizm, hem neoliberal devletin iç ve dış güvenlik politikalarına hem de emperyalist yayılmacı politikalara hakim bir fenomendir. Buradaki iki ortak anahtar kelime: korku ve kontrol. Militarizm, topluma hakim kılındığı ölçüde onun karakterini, yönelimlerini ve tepkilerini belirlerken en temelde de korkunun toplumca içselleştirilmesine hizmet eder. Korkunun hakim olduğu pasif bir toplumu kontrol edilebilir kılmak daha kolaydır; bu yüzden savaş makinesi her zaman çalışır ve tüketir. Bu hakim politikaların tam karşısına düşen anti-militarizmi ise apolitik bir duruştan öte, neoliberal devletin tahayyülündeki toplum ve birey tipine karşı bir politik tavır olarak görmek önemlidir.

Öncelikle oyundaki askerin hangi ülkenin askeri olarak, hangi savaşta yer aldığının belirsizliği, savaşın insanlara yaşattıklarının evrensel olduğunu bize tekrar hatırlatır. Kahramanımız, Asker olduğu andan itibaren, ‘insan’ olarak değerli olduğu gerçeğinden giderek uzaklaşır; o kadar çok, o kadar önemsiz, o kadar ezilmeye müsait ve o kadar aynılardır ki Asker, bu kalabalığı bir karınca sürüsü olarak betimler sevgilisine. Savaşın gerekliliğinin başkaları tarafından savunulmasını, savaşın içinde olan biri olarak hiçbir şekilde anlayamaması oyun boyunca belli diyaloglar içinde karşımıza çıkar. Düşman yok olsa da savaşın ve korkunun bitmeyeceğini bilen askerlerimiz savaştan sonra ne olacağından daha çok korkar. Tek istedikleri savaştan bir an önce kurtulmak ve bir daha asla aynı insan olamasa bile evlerine geri dönebilmektir. Çatışmanın başlaması ile birlikte Asker’imiz, yaşadıklarının filmlerde izlediklerinden çok farklı olduğunu fark eder. Savaşın fon müziklerinden, romantizmlerden ve kahramanlık mitlerinden arındırılmış çıplak haliyle yüzleşir.

Sonunda her insan gibi ölmekten korkan ve sevgilisine kavuşmak isteyen Asker’imiz, savaştan kaçmaya karar verir ve asıl kahramanlığın bu olduğunu söyler. Asıl kahramanlık; kim ve ne için olduğu bilinmeyen bir savaşta, tanımadığın ve asla tanımayacağın insanları öldürmek değil, yaşamak için mücadele etmek ve insanın en çirkin ve en vahşi hallerini gördükten sonra dahi insana, yaşama ve sevgiye inanarak yaşamaktır.

Savaşın içinde ve dışında kalmayı bolca sorguladığımız ve bu sorgulamanın nerede başlayıp nerede bittiğini, mayın üzerinde mahsur kalan Asker’imizin bir savaş muhabirine olan öfkesinden öğrendiğimiz kısım ise oldukça düşündürücüdür: “Bizim ölmüş beyinlerimizi ateşlemek isterken, seni bu haberlerle uyutuyorlar Jacquline. Zafere az kaldı. Bunları yazanları tanıyorum. Kim bilir nereden duymuştur. Çünkü hiçbirinin savaşı gördüğü falan yok. Bu muhabir aslında ne görmüştür biliyor musun? Toz toprak görmüştür, kazılmış siperler. Aklı varsa, yüzüstü uzanmıştır yere… Başka ne görecek? Burnunun dibinde kaynaşan karıncaları görmüştür. Birazdan benim nefes boruma kaçacak olanları değil tabii… Üç gün önce ben ne gördüm biliyor musun Jacquline? Karnından bağırsakları fırlamış bir kız çocuğu gördüm. Can çekişen arkadaşının başucunda ağlayan bir asker gördüm. Yerde sürünen yaşlı bir kadın gördüm; sırtında seksen sekizlik merminin yarasıyla… Muhabir ise bir sürü ölü katır görmüştür belki.. Boğazı kuruyacak muhabirin; yanındaki dezenfektan kokan suyu içecek. “Beşinci Ordu Yirmi İki Kilometre İlerledi” diye yazacak. Beşinci Ordu böyle ilerleyecek işte!..”

Oyun boyunca isimsiz olan bu savaşın, yani aslında tüm savaşların, askere ne yaptığını, ne yaptırdığını ve onun yaşama isteği ile arzularının ne kadar dışında bir pratik olduğunu izliyoruz. Anti-militarizm ve sanat ilişkisinin ortaya koyduğu sarsıcı etkinin en güzel örneklerinden biri olan bu oyun, beynimizde bazı soruların ardı ardına yankılanmasına sebep oluyor: Savaş ile barış arasındaki ayrımın giderek muğlaklaştığı bu zamanda, gerçekten ne için savaştığını bilen insan savaşır mı? Agamben’nin de değindiği gibi; özellikle olağanüstü halin bir normallik şeklinde inşa edildiği zamanlarda savaş ile barış arasındaki ayrımın imkansızlaştığı, devletin içeride yarattığı düşmanları, niteliklerinin muğlaklığını koruyarak, iç terörist ilan ettiği ve bu yolla zor aygıtının baskınlığını meşrulaştırdığı ve neoliberal karakterdeki devleti bir polis devletine, militarizmi hakim kılarak dönüştürdüğü konjonktürde, barışı savunmak suç olabilir mi? Pek tabiî ki olabilir; çünkü hamasetle süslenmiş şovenist çığlıklarla bu isimsiz asker gibi birçok insanın karıncalaştırılmasına karşı çıkmak, üstünde kamuflajlarla en fazla haritaların başında poz verebilenlere, en önde savaşırım diyip deri koltuklarında uyuklarken saraylarından başlarını dahi çıkaramayanlara, daha fazla ve daha fazla sömürü için başlattıkları kaynak ve üstünlük savaşlarına karşı çıkmak olacaktır. Onların suç ilan ettiği bu sorumluluk, yurtseverlikten asla ayrı düşünülemeyecek olan haklı bir başkaldırıdır.

 

*Bu yazı ilk olarak Aylık Siyasi Dergi Komite’nin ikinci sayısında yayımlanmıştır.