Bir zamanlar hepimiz çocuktuk – Mehmet Polat

Karşılıksız seven yakınları varsa, çocuk şanslıdır. Bunun dışında itilip kakılır, çalıştırılır, öğüt verilir, kulağı çekilir, sıranın en arkasına atılır, tembeldir, sorumsuzdur, potansiyel suçludur… Eşitsizliğin hüküm sürdüğü toplumlarda büyümek, yetişkinlere karşı savaşmak gibidir. Çocuk savaşmayı ne bilsin, birilerinin onun için savaşması gerekir. Bu da kolay değildir.  Eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı mücadele veren herkes bunun eşit güçler arasında geçmediğini bilir. Yalnızca güçlü ve haksız olanla değil, haksızlık ortamında yaşamak zorunda kalmanın sende yol açtığı güçsüzlüklerle de boğuşman gerekir. Bu yüzden adalet savaşçıları genellikle yoksul ve dışlanmışlar arasından çıkar ve her şeyi anlayan, öğrenen ama birçok şeyi bilmeyen, yaşamak için tükettiğinin henüz karşılığını veremeyen çocuklar için de savaşır. Toplumun geleceği adına.

Çocuk zengin ve soylu bir aileden olabilir. Ama kişisel olarak hiçbir şeyi yoktur. Hiçbir şeyi olmayanlar adına savaşmak, onlar için her şeyi istemek demektir. Yaşanan hayatın pespayeliği yüzünden elinde çok az şeyin varken böyle bir savaşı, anlamını bilerek sürdürmekte zorlanırsın. Sonsuz inat, ısrar ve fedakârca dayanışma gerektirir. Bu yüzden kürsülere çıkıp “asalım, keselim, hadım edelim” diye nutuk atmak en kolayıdır. Zaten var olan yasaların üstüne yenileri yapılır. Ne önemi var, nasıl olsa adaletsizlikler diyarında hiçbiri uygulanmayacaktır. Çocuk, ortak geleceğimiz ve ortak geçmişimizdir. Önemsenmediği gibi bir de zarar görüyorsa, toplum çürüyor demektir.  Çürümenin göbeğinde debelenenler kokuyu duymazlar. Bir de “bu konularda çok hassasız” diyerek çürük yerleri örterler.

Çocuk beyaz bir kâğıttır. Toplum üstüne ne yazarsa büyüdüğünde o olur. İyiliğinden değil, içinde “iyi” ya da “kötü” doğuştan gelen hiçbir şey taşımadığı için masumdur. Herkes korkak, cesur, ikiyüzlü, acımasız, sevecen vb. karakter özelliklerinin hepsine yatkındır. Çocukken hayat hakkında çok az şey biliriz; bilinçli ya da bilinçsiz, belli koşullarda yaşamak zorunda kaldıkça bir şeyler öğrenir ve bunları kullanışımızla orantılı bir hayat süreriz. Toplumsal varoluş koşulları, kim ve neci olacağımızı belirler.

Şu iki şey insan türünü diğer canlılardan ayırır: Bedenine oranla en büyük beyne sahip olması ve yaşamını toplumsallaşarak sürdürmesi. Türümüzün doğada boy göstermeye başlaması yenidir. Bugünkü insana benzeyen canlılara ait en eski örnekler birkaç yüz bin yıl, tarım sayesinde yerleşik toplum düzenine geçişimiz ise ancak birkaç on bin yıl kadar öteye gider. Oysa at, çakal, gergedan gibi hayvanların bugünkü halini alışı milyonlarca yıl; arı, karınca gibi sürü halinde yaşayan böceklerinki ise yüz milyonlarca yıl önce tamamlanmıştır. İnsanın dünyada bu kadar kısa sürede ve bu denli yaygınlaşarak çevresini başka canlıların yapmadığı ölçüde büyük bir değişime uğratması, düşünme yeteneği ve toplumsal yaşamının birbirini beslemesinin sonucudur. İnsanın fiziksel özellikleri diğer pek çok canlı gibi doğada yalnız başına yaşamasına yeterli değildir. Bu eksiğini düşünme yetenekleri sayesinde giderir. İnsan zihni hızlı, yaygın ve derinlemesine işler. Çabuk öğrenir, öğretir, uygular ve yaptıklarının sonuçlarını denetleyerek mükemmelleştirir. Böylece insanla ilgili her şey neden ve sonuçları bakımdan toplumsal nitelik kazanır. Eğer iyi özellikleri üreten toplumsal nedenler güçlendirilir ve kötü özelliklere yol açanlar azaltılabilirse birkaç yüzyıl içinde bugünkü ile karşılaştırılamayacak kadar mutlu bir toplumsal yaşama geçilebilir.

Ama önce bugünün eşitsiz koşullarını değiştirmeye öncülük edeceklerin eğitilmesi gerekir. Bir kez bu sağlanarak değişim başlatıldığında önceki koşulların eseri olan kötü sonuçlar da ortadan kalkacaktır. Böylece bugünün bencil, bireyci, rekabetçi, “her koyun kendi bacağından asılır” zihniyetiyle sürdürülen ve birçok kötülüğün kaynağı olan hayatın yerini toplumun genel çıkarlarına uygun olarak yaşanan yeni bir hayat alacaktır.

Her insan fiziksel engeller dışında benzer özelliklere sahip olarak doğar. Kiminin sesi daha güzel olabilir. Ama asgari bir müzik eğitimi sayesinde herkesin kulak tırmalamayacak kadar iyi şarkı söylemesi mümkündür. Öğrenmek-öğretmek, toplumsal özelliğimizdir. Bu konudaki yeteneklerimizi bizi maymundan ayıran genetik fark sayesinde sahip olduğumuz beyin kapasitemize borçluyuz. Maymun zamanla insana dönüşmemiş, genetik bir yol ayrımı sonrası insan türü ortaya çıkmıştır. Yaşamsal dürtülerimiz bakımından diğer canlılardan farkımız yoktur. Acıkır, yer, içer, acıdan kaçar, neslimizi sürdürürüz vs. Ancak bunları doğal olarak değil, toplumsal yaşamın kodlamaları çerçevesinde ve “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” misali farklı yaşam tarzları içinde yaparız. Dürtülerimiz “yemek ye” der. Nasıl yiyeceğimizi ise aldığımız toplumsal eğitim söyler. Başkalarından öğrenir, yaptıklarımızı ve öğrendiklerimizi karşılaştırarak yeni sonuçlara varır, bunu başkalarına aktarırız. Aktarım için mutlaka anlatmak gerekmez, gözlem, taklit, tahmin de yeterlidir. Şimdilerde bu işleri medya üstlenmiş durumda. Ne yapmak gerektiğini egemen medya söylüyor. Bu çerçevede, her yaptığımız öğrenilmiş bir davranıştır. Eğer yanlışsa doğrusu da öğrenilebilir. Dolayısıyla bir davranışın faili belli bir kişi olsa da, arkasında her zaman toplumsal varoluş koşulları yatar. Evet, toplum düzeninin korunması için suç cezalandırılmalıdır. Ancak düzeninin iyileştirilmesi için ceza yetmez, suçu yaratan koşulların ortadan kaldırılması gerekir. Koruma, suçu oluşturan koşullara teslimiyeti; iyileştirme ise suçun başkaları tarafından da öğrenilemeyeceği farklı koşullar yaratılmasını içerir.

Son günlerin gözde konusu “çocuk tacizi” sorununa geleceğim. Eskiden “tecavüz” denirdi, şimdi eylemi genelleştirip yumuşatarak “taciz” deniyor. Biz de bu anlam genişletmesine uyuyor ve yazının başında belirttiğimiz doğrultuda çocuk tacizlerini eşitsiz toplumsal yaşamın bir parçası olarak görüyoruz. Taciz yalnızca yetişkin erkekler tarafından yapılmıyor, bütün yetişkinlerden zayıflara ve daha çok da çocuktan çocuğa yapılıyor. Tepkimizin biricik nedeni çocukların masumiyeti değil, aynı zamanda hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve taciz yaşamadıysak bile kurbanlar olduğunu duyduk, gördük, bu konuda defalarca uyarıldık. Sorun geçmişte ve bugün, hep toplumsal nitelikteydi. Eskiden “manevi değerlere önem verilmediği için böyle oluyor” denirdi. Şimdi bu değerlere önem verenler yönetimde ve suçun yaygın olarak işlendiği yerler arasında “manevi değer” üretilen alanlar geliyor. Bu kez de laik çevreler karşı suçlamada bulunuyor. Uzmanlar, çocuklara yönelik cinsel suçlarda failin hasta biri olmadığını, normal ve eğitimli olduğunu, kendini genellikle öğretmen, antrenör, din elemanı, sağlık çalışan vb. güvenilir kişi olarak gizlediğini belirtiyor. Pedofili saldırganın genlerinde yazılı bir davranış biçimi değil, öğrenilmiş bir tatmin yolu. Unutmayalım, tacizci de bir zamanlar çocuktu. Uzmanlar, tacizcinin de genellikle taciz kurbanı olduğunu söylüyor. Elbette her suç cezalandırılmalı. Ancak hukukta ceza ne kadar ağırlaştırılırsa suç o kadar azalır diye bir anlayış yoktur. Çünkü böyle bir yol yalnızca suçu örtbas etme girişimlerini arttırır. Öte yandan bu anlayış suçun nedenini suçluymuş gibi göstermekle ilgilidir ve “o da mini etek giymeseydi” diyerek mağduru suçlamak gibidir. Yalnızca 2016 yılında çocuklara yönelik cinsel suçlarla ilgili 15 bin dolayında dava açılmış. Bir de yargıya bildirilmeyenler var. Bu bile suçun bireysel tanımlara sığmayacak kadar büyük olduğunu gösteriyor. TBMM’de 2010 yılında bu suçlarla ilgili “Lanzarote Sözleşmesi” olarak bilinen ve Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan bir sözleşme onaylanmış ve yapılacaklar sıralanmış. Adalet Bakanı’nın ağzından “kimyasal hadım” dışında bir söz duyan var mı? Sorunu görmezden gelmekle abartılı cezalar önermek arasında bir fark yoktur. Toplumsal bir sorun, muhaliflerin ısrarlı çabası olmaksızın açığa çıkartılamaz ve çözüm geliştirilemez.