Boş zaman uğruna verilen mücadele – Miya Tokumitsu (Jacobin Magazine)

Çalışma saatlerinin düşmesine yönelik talep hem bireysel hem de kolektif kurtuluşun anahtarıdır.

Eylül 2017’de, Almanya’nın en büyük sendikası IG Metall, derin tarihsel kökleri olan bir kampanya başlattı. 2.3 milyon imalat işçisini temsil eden sendika yıllık toplu ücret görüşmesini, bunun işçilerin başka şeylerin yanı sıra çocukları ve yaşlı akrabalarıyla daha fazla vakit geçirmesini sağlayacağını söyleyerek standart haftalık çalışma saatlerinin otuz beşten yirmi sekize çekilmesinde ısrar etmek amacıyla kullanıyor. Bu girişimle IG Metall, sendikal hareketin en mühim ve geleneksel açıdan başarılı mevzularından birine geri dönmüş durumda: İşçiler için boş zaman.

IG Metall’ın vurguladığı üzere, boş zaman temel insanlık onurunun olmazsa olmaz şartı. İnsanın kendisi ve toplumuyla ilgilenmesi için, işverenlerin karına kar katmak için harcanmayacak zamana ihtiyacımız var. Aynı derecede önemli olmasının başka bir sebebi de insani potansiyelimizi açığa çıkarmak için gerekli olması. Bağımsız bir şekilde düşünebilme, duygusal deneyimler edinme, dostluklar kurma ve yaşamda merak ettiğimiz, tutku beslediğimiz şeylerin peşinden koşma becerimiz, ne patronumuza ne piyasalara, sadece ve sadece bize ait zamanı şart koşar. Meselenin temeline bakıldığında haftalık saatlerin azaltılması için yürütülen kampanya, hem bireysel hem de kolektif özgürlüğün anahtarıdır.

Şu tuhaflığa bakın ki ABD’nin politik platformlarını, hatta solu bile meşgul eden bir mesele olmaktan çıkalı uzun zaman olmuştur. Oysa her zaman böyle değildi. Emek tarihçilerinin iddialarıyla “çalışma gününün uzunluğu tarihsel anlamda, Amerikan emek hareketinin en dinamik örgütlenme döneminde ortaya attığı temel meselelerden biri olmuştu.”

Haymarket’te şehit düşmüş radikaller sekiz saatlik çalışma günü için kavga veriyorlardı (o yılların sloganı “sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme, sekiz saat istediğimiz şeyler” şeklindeydi). Büyük Buhran sırasında önemli emek mücadelelerinin ortasında, haftalık çalışma saatini federal düzeyde otuz saate çekmeye dönük başarısız bir girişimde bulunulmuştu. Yıllar boyunca Amerikan emek hareketi boş zaman için verilen mücadeleyi, hem vasıflı hem vasıfsız emeği, işçilerle işsizleri birleştirebilecek bir talep olarak gördü.

Bugün bu mirasa sahip çıkmamız gerek. Yaşam standartlarını arttırırken çalışma saatlerinin azaltılması, Solun temel, kılavuz ilkelerinden biri olmalı.

Boş zamanın önemini yitirmesinde yatan sebepler çok çeşitli ve karmaşıktır. Tarihçi Benjamin Kline Hunnicutt’un belirttiği gibi, ABD’de savaş sonrası oluşan tüketim kültüründe, radikallerin sendikalardan tasfiye edilmesi ve emeğin refahın motoru olarak ekonomik büyümeye sarılma eğilimi, boş zaman siyasetine yapılan vurguyu tamamen azaltmıştır.

Neoliberalizmin yükselişinin de faydası olmamıştır. Nesillerce işçiye, insanlığın temel ifade biçimlerinin ertelenebileceği veya satın alabileceği, yaşamı tam manasıyla yaşamak için daha sıkı ve uzun süreler çalışmak gerektiği fikri aşılanmıştır. Çalışma hayatı boyunca yorulmak nedir bilmeden alın teri döktüğün takdirde, çocuğunun bakımı için gereken parayı (bireysel olarak) kazanabilir, kendine boş zaman yaratabilir, ardından erkenden emekli olup çocuklarına bir şeyler bırakmak için yatırım yapabilirsin. Birçok sendika bu yeni yaklaşımı benimsedi: Hala birçoğu işverenlere uzun süreler çalışan üyelerine tazminat ödemeye zorlamaktan çok çalışma saatlerinin arttırılmasından yanadırlar.

Ancak bugün sabitleşmiş ücretler ve güvencesiz çalışma koşulları genel bir norma dönüştüğünden, birçok insan, özellikle de çalışma hayatlarının henüz başındaki genç emekçiler mutluluğa ve insanlık onura giden yolun daha fazla çalışmaktan geçtiğini söyleyen illüzyona itibar etmemektedirler. Zaten düzgün bir emeklilik tamamen mazide kaldığından bu nasıl mümkün olabilir ki? Çalışmak ve çalışmamak arasında geçen zaman sürekli pazarlık masasına yatırılırken böyle bir şey mümkün müdür? Hep daha mı uzun çalışsak, hastanede ekstra bir vardiya daha mı yapsak, hafta sonu elli tane daha sınav kağıdı mı okusak diye düşünürken nasıl olacak?

Bu bağlamda Solun birçok kesimi uzun uzun zaman ve zamansallık üzerine kafa yormaktadır. “Geç kapitalizm,” “çalışma sonrası” gelecekler ve “ivmecilik” yaygın deyişlere dönüşmüştür. Bu söylemler kıymetlidir. Ancak bu tartışmalarda asıl hedefler genelde soyut düzlemde kaldığından veya çok ileri geleceğe havale edildiğinden, bu tür retorikler kendi başına hareket inşa etmemizi sağlayacak yeterli araçları temin etmemektedir. Ayrıca bu fikirler genelde akademide ve diğer küçük çevrelerde yayılma eğiliminde olduğundan, ne kadar cazip olursa olsunlar çalışan insanların dikkatinden kaçmaktadır. Bir başka deyişle o iki eski haytayı, yani hep karşıt yönlere koşturan teori ve pratiği bir araya getirmek gerekir.

Yakın zamanda daha kısa çalışma süreleri, yüksek mesai ücretleri, düşük emeklilik yaşı, genişleyen sosyal güvenlik imkanları, aile izinleri, ücretli tatiller, ücretli hastalık izinleri, çocuk yardımları ve uzatmalı izinler gibi mevzular için mücadele vermeye başlamalıyız. Bunların tümü kaba hatlarıyla, kar güdümlü çalışma saatlerinin azaltılmasına ve işçilerin maddi koşullarını istedikleri gibi belirleme imkanlarının arttırılmasına dönüktür. Üzerine bina kurulabilecek somut, erişilmesi mümkün hedeflerdir. Ayrıca çeşit çeşit emekçiyle işsizi yan yana getirme imkanı vardır. Örneğin çalışma saatlerini budayarak ve daha fazla işçiye yayarak tam istihdama kavuşmak mümkündür. Sosyal güvenliği genişleterek evde sağlık hizmetleri veren işçilerle emeklileri birleştirebiliriz.

Daha teorik bir düzlemde, bir anlam kaynağı olarak çalışma kavramı üzerine verilecek esaslı bir retorik kavga vardır. Ve bu boş zaman ve işte daha az vakit geçiren bir toplumda yaşamlarımızı nasıl harcamamız gerektiğiyle ilgili daha derinlemesine düşünmeyi gerektirir.

Küresel kapitalizm altında boş zaman genelde cezalandırıcı bir niteliğe sahiptir. Sığınma kamplarında yaşayanlardan işsizlere, çok sayıda insanın bol miktarda boş zamanı vardır. Ve opioid ile metamfetamin krizleri, düzgün kaynaklarla sosyal ağların yokluğunda boş zamanın özgürleşmenin tam tersi sonuçlar doğurabildiğini göstermektedir. Ancak para kendi başına yanıt değildir. Meta tüketimiyle geçen zamanın ruhsuzlaştırıcı monotonluğuna göz atmak için sadece Kim Dotcom’un “Güzel Yaşam” videosuna veya Los Angeles’ta 1.250.000 dolar maaş alan birinin “para günlüğüne” bakmak yeterlidir. Diğer yanda kapitalizm elimizdeki az miktarda boş zamanı, işyeriyle özdeşleştirdiğimiz üretme dürtüsüyle tüketmede çok maharetlidir.

Kuşku yok ki, boş zamanın neye benzediği ve nasıl yararlanılacağıyla ilgili pozitif bir tahayyülün oluşturulması elzemdir. Daha iyi bir gelecek için ikna edici vizyonlardan yoksun olan hareketler çıkmaza gireceklerdir. Bu vizyonun inşa edilmesiyse teori ve pratiğin yan yana gelmesiyle mümkün olur.

İşte bu noktada yurt dışındaki gelişmelerden ilham alabiliriz.

IG Metall’ın saatlerin azaltılmasına dönük baskı yapacak cesarete kavuşması rastlantı değildir. Haftalık otuz beş saati güvence altına almış sendika kendisidir.

Ancak verdiği mücadelenin sadece Avrupa’ya has bir mücadele olduğunu söyleme hatasına düşülemez. Birçok defa Amerikan emek hareketi çalışma saatlerini azaltmak ve işçilerin özgürlüklerini arttırmak için kavga vermiştir. Sadece insanların yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olduğu bir dünya değil, işçilerle işsizlerin, vasıflılarla vasıfsızların, yabancı ve yerli işçilerin çıkarlarını birleştirerek dayanışma bağları kuran bir dünya tahayyülünde bulunan bir talebin gücünü fark etmişlerdir.

Ölümlü zamanımızı olabildiğince kendimize ayırmak için harekete geçmenin yine tam zamanıdır.

Çeviri: Akın Emre Pilgir