Cadılar Bayramı’nda Marx’ı okumak – Mark Steven (Jacobin Magazine)

Kapitalist sistemde yaşam dehşetli bir deneyimdir ve bu yaşamda Karl Marx’tan daha iyi bir rehber bulamazsınız.

Kapitalizm, aynı korku filmlerinde görünüş itibariyle her şeye gücü yeten kötü karakterler gibi, sadece durdurulamaz ölçüde dehşet saçan bir şeyden ibaret değildir. Görünüş itibariyle durdurulamaz karakteriyle insanları dehşete sokmaktadır.

Chris Harman zombi kapitalizmi üzerine yazdığı bir kitapta şunları söylemektedir: “Denetimden kurtulmuş dünya Marx’ın tarif ettiği gibi ekonomik sistemin ta kendisidir. İnsanın kontrolünden kaçmış Frankenstein’dır. Beslendiği canlı bedenlerin kanını emen vampirdir.”

Bu teşhis akla şu soruyu getirmektedir: Her zerresiyle dehşet saçan toplumsal bir dinamik içinde, politik olarak kendimize nasıl bir yön çizeceğiz?

İşte bu, yazıları gotik mecazlar ve figürlerle dolup taşan Karl Marx’ın karşısına aldığı bir sorudur ve Marx Cadılar Bayramında tekrar ziyaret etmeye değer bir düşünürdür.

Marx bize şunları anlatır: “Sermaye ölü emektir, yani aynı vampirler gibi sadece canlı emeğin kanını emerek hayatta kalır. Ve emeğin kanını ne kadar çok emerse o kadar yaşar. Emekçinin çalıştığı süre, kapitalistin parayla satın aldığı emek gücünü tükettiği süreye denktir.” Veya tamamen grotesk bir ifadeyle,

Emek gücü karşılığında verilen sermaye, yaşayan emekçilerin kaslarını, sinirlerini, kemiklerini ve beyinlerini yeniden üretmek, yeni emekçilerin doğmasını sağlamak için harcanan zorunlu bedeldir.

Her ikisi de bizzat Marx tarafından tamamlanmış tek eserden alınan bu iki cümle, vahşi vampirlerden, yaşayan ölülerden ve parçalanmış bedenlerden bahsetmesiyle, kulağa politik ekonomi üzerine yazılmış bir eserden çok Mary Shelley’yi getirmektedir.

Drakula da Frankenstein da birer kapitalizm öyküsü olarak okunmuştur. Elbette vampir, kapitalistlerin emperyalist yayılmacılığa duyduğu arzudur:

Beni adeta çılgına çeviren o şişkin yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Belki gelecek yüzyıllar boyunca milyonlarca sakini içine karışıp, kana olan suskunluğunu doyuracağı ve çaresiz insanlara asalak gibi yapışacak yarı şeytanlarla yeni, sürekli büyüyen ordular yaratacağı Londra’ya gitmesine yardım ettiğim şey işte buydu. Bu düşüncenin kendisi beni çıldırtmaya yetiyordu. Dünyayı böyle bir canavardan kurtarmak için korkunç bir arzuyla doldu içim.

Buna karşılık Frankenstein’ın canavarı, proletaryanın alacağı intikamın bir zombi vücuduna bürünmesidir:

Benim dışımda herkes istirahat ediyor veya eğleniyordu. Ben aynı bir şeytan gibi içimde bir cehennem taşıyordum. Ve kimsenin beni istemediğini gören ben ağaçları kökünden sökmek, etrafıma yıkım ve kargaşa getirmek, ardından oturup yaratacağım yıkımın tadını çıkarmak istiyordum.

Ancak Stoker ve Shelley’in yazdığı romanların aksine, Marx’ın değerlendirmesi sadece gotik olmakla kalmaz. Kanla yıkanmış ve üstü insan parçalarıyla kaplanmış üretim tarzını betimleyişi, yakın zamanda izlediğimiz korku filmlerindeki dehşetin habercisidir. Gotik romancılarda görülen ahlaki duyarlılıktan yoksun olan bu betimlemeler, eksikliğini soğuk rasyonelliğiyle kapatmaktadır.

Marx’ın gördüğü biçimiyle kapitalist birikim, en net yamyamlıkla kıyaslanabilecek bir suçtur.

Marx’ın korkuları iflah edilmez ve mutlaktır. Israrla kapitalizmin, “tepeden tırnağa her zerresine kadar kan ve kirle kaplanmış” bir üretim tarzı olduğunu söylerken, yetenekli bir yazar olarak ve mükemmel üslubuyla kendisini bu özgün dehşeti aktarmaya adamaktadır.

 

Kapital’in başka yerlerinde, vampir imgesi tekrar karşımıza çıktığında anlatının vurgusu yırtıcı burjuvalardan sömürülen işçilere, özellikle de işçinin yok edilen bedenine kayar:

Emekçinin üretim sürecinden girdiğinden farklı bir şekilde çıktığını görmemiz zorunludur. Piyasada elindeki metanın yani “emek gücünün” sahibi olarak durur. En az diğerleri kadar meta sahibi, diğerleri kadar satıcıdır. Kapitaliste emek gücünü satan sözleşme, aslında siyahıyla beyazıyla kendisinden özgürce vazgeçtiğinin kanıtıdır. Pazarlık sona erdiğinde, “özgür bir fail” olmadığı, emek gücünü satma özgürlüğüne sahip olduğu anın onu satmak zorunda kaldığı an olduğu, “bir kas, bir sinir, bir damla kan dahi olsa sömürülecek bir şey oldukça” vampirlerin üzerindeki kontrolünün asla bitmeyeceği anlaşılmış olur.

Vampir kendisini ancak iş işten geçtikten sonra, hukuki kibarlıkla örtülü maske yerini korkunç kötülüklere terk ettiğinde gösterir. İki taraftan birinin öldüğü güne dek bozulması imkansız Faust-vari bir anlaşmadır bu.

Biçimsel olarak bu alıntılanmış metinin önemli yönü, sonundaki tarifin başka bir yerde Friedrich Engels tarafından yapılmış olmasıdır. Engels’ten yapılan alıntı, sermayenin organik bileşimini, onun ele geçirdiği kanın işçiden geldiğini tasdiklemektedir.

Marx sık sık vampirler ve kurt adamlar, hayaletler ve mezar kazıcılarıyla dolu gotik imgelerden yararlanırken, sermayeye ilişkin değerlendirmesinde insanın organlarına duyulan açlığı hissetmemek elde değildir. Şu cümleler adeta insanın etini kemiğini kemirir cinstendir:

Artık değerin doğal bir zemine dayandığını fakat bunun sadece en genel çerçevede müsaade edilebilir bir şey olduğunu, bir insanı hayatı için zorunlu olan emekten vazgeçip bunu başkasına yüklemekten men edecek hiçbir doğal engel olmadığını, dahası bu engelin insanın başka kişinin etini yemekten alıkoyan aşılması güç engellerden daha doğal olmadığını söylememiz mümkündür.

Marx’ın anladığı biçimiyle kapitalist birikim, bariz bir şekilde yamyamlıkla kıyaslanabilecek bir günahtır. Ücret ilişkileri içine doğan bizler birer insan değilizdir. Sadece çalışma kapasitemizle var oluruz. Bu da kaslarımızı, sinirlerimizi ve iç organlarımızı başkalarının hizmetine sokmak, arkadaşlarımızın, ailemizin ve bize tamamen yabancı kişilerinkini tüketmek demektir.

Bu tarz gotik betimlemeler birer süslemeden ibaret değildir. Aksine kapitalist yaşam tarzının özünü ifade etmektedirler. Bize beyinlerimizle bedenlerimizin nasıl metalara dönüştürüldüğünü hatırlatmaktadır. Edebi abartmalara kaçmadan, aklımıza kapitalist iş kollarında maruz kaldığımız çalışma koşullarının getirdiği deformasyonları, yaralanmaları ve ölümlü kazaları getirmek, sinirsel travmalardan kalp krizlerine, kırılan kemiklere, kopan uzuvlara ve toplu ölümlere varan olayları hatırlamak yeterlidir.

Mecazi anlamda ücretli işçi olarak harcanan her dakika ve her saat, bedenlerimizin sadece yaşam özümüzü çekerek varlıklarını sürdüren makinelerde harcanmış dakikalar ve saatlerdir.

Kapitalist sistemde hayat dehşetengiz bir deneyimdir. İnsanın kanını emen ve bedenini tüketen bir yaşam tarzıdır. Korku filmlerinde, bedenleri akıl almaz şekilde parçalanan ve genellikle başka insanlarca sindirilen kurbanlar gibi, emeğimizin değere dönüşmesiyle yaşanan dönüşümün geri dönüşü imkansızdır. Şair Keston Sutherland Marx’ın jargonu üzerine yazdığı son derece iç bunaltıcı denemede şöyle yazar: “Tüm etler kemiğe, kemikler ete döner. Ve ne kadar analitik veya ahlaki olursa olsun hiçbir sorgulama, hiçbir irade, hiçbir hararetli tahayyül bu endüstriyel çözülme sürecini tersine çeviremez.”

Şu dersi çıkarmak mümkündür: Hepimiz aynı korku öyküsünün içine hapsolmuş haldeyiz ve hepimiz bundan derin bir tiksinti duymak zorundayız. Ancak yapılan şeyleri geriye alamasak bile, bu tiksinti bir devrimin katalizörü olabilir. Belki Marx’ın kendine özgü gotik ve dehşetli anlatısıyla bize öğretmeye çalıştığı şey budur.

Kaynak: Jacobin Magazine

Çeviri: Akın Emre Pilgir