Çeviri | Altüst Ediciler – J. W. Mason ile röportaj (Jacobin)

Finans salt bir sektörden ibaret değildir. Bir toplumsal denetim sistemidir.

Popülistlerin “para tröstlerine” yönelttiği ithamlardan, Marksist “finans kapital” teorilerine eleştiriler, çoğunlukla finansı kendi çıkarları olan ayrı bir toplumsal aktör olarak resmetmişlerdir.

Ancak yakında çıkacak olan bir makalede, JW Mason ve diğer yazarlar, finansın kapitalist toplumdaki rolüne ilişkin son derece farklı bir yorum getiriyorlar.

Jacobin editörü Seth Ackerman’la yaptığı geniş kapsamlı tartışmada, Mason indeksli yatırım fonlarının yükselişinden, Avrupa mali krizinden ve neden “altüst oluş” gibi moda sözcükleri ciddiye almamız gerektiğinden bahsediyor.

Finansallaşma nedir?

Seth Ackerman

“Finansallaşma” epey pöpüler bir sözcük oldu. Görünüşe göre herkes finansallaşmaya benzer bir şeylerin yaşandığının farkında. Bunu gündelik yaşantılarında, gazetelerde görüyorlar. Ancak net bir tanım getirmek çok zor.

Kısmen bu makalede yapmaya çalıştığınız şey bu. Siz ve diğerleri finansallaşmayı, “diğer toplumsal etmenlerin seçimlerini sınırlandırmaya dönük bir sistem” olarak tanımlıyorsunuz. Bununla kast ettiğiniz şey nedir?

J. W. Mason

Finansallaşma terimi her yerde kullanılıyor ancak genelde epey döngüsel bir tarzla tanımlanıyor: Finansallaşma “daha fazla finans,” daha fazla şeyin finansla kontrol edilmesi demek.

Bu terimi düşünme biçimimiz, piyasanın kendisini dayatmadığını, piyasa mantığının dışarıdan dayatılmak zorunda olduğu fikrinden geliyor. Nitekim finansın rolüne ilişkin görüşlerden biri, onun piyasa mantığını dayattığı ve aslında çok farklı biçimlerde alınması mümkün çeşitli kararların, metalarla birikimin mantığına göre alındığından emin olmasıdır. Bu noktada bize esin kaynağı olanlar, diğerlerinin yanı sıra iktisatçı Gerard Dumenil ile Dominique Levy’dir.

Dolayısıyla altını çizdiğimiz en bariz örnek şirketlerdir. Bir düzeyde şirketleri, modern kapitalizmin tipik örgütsel biçimi olarak düşünüyoruz. Ancak bir başka açıdan, şirketler bir tür hiyerarşi altında toplanıp, belli roller üstlenen ve bir şekilde üretim süreciyle ilişkilenen insanlardan oluşmuş yapılardan ibaret.

Kar amacıyla meta üretimiyle ilişkilenmeleri kendi içkin doğalarından kaynaklanmaz. Nitekim şirketlerin fi tarihine baktığımızda, belli işlevleri yerine getirmek üzere kurulan ve hukuken tescillenen yapılar olduklarını görürüz. Özel olarak kapializmin örgütsel biçimi olarak görülmüştür ancak yola böyle başlamamıştır.

Madalyonun diğer yüzündeyse, içlerinde Galbraith, Keynes, Veblen ve daha nice düşünürün olduğu uzun bir gelenek var. Onlara göre şirketler bir tür planlama yahut üretimin kolektif tarzda örgütlenmesi temelinde evrimleşmesi doğal veya en azından mümkün yapılardı. Kar maksimizasyonuna duyulan ihtiyaçlarla arasındaki bağ kolaylıkla koparılabilirdi.

Şayet böyle bir evrimin mümkün olduğunu düşününce neden böyle olmadı diye sorabilirsiniz. Ben de birilerinin bunu engellediğini, toplumda işi bunun olmasını önlemek olan insanlar olduğunu söylerim. Şirketlerin kapitalist mantık içinde kalmasını, kar ve satış amacıyla üretim yapmakla ilgilenmeye devam etmelerini garanti altına almak için çalışan insanlar ve kurumlar vardır. Bir düzeyde bu, hissedarların, avukatlarının ve özel sermaye şirketleri gibi kurumların temel rolüdür.

Finansa devletlerle arasındaki ilişkiyle birlikte bakıldığında, tablo biraz daha netleşir. Çünkü devletler söz konusu olduğunda, onların karlılık veya meta üretimi mantığıyla idare edilmeleri gerektiğini söyleyen hiçbir varsayım yoktur. Dolayısıyla finansın devlete belli türden politikaları, belli bir mantığı, belli bir örgütlenme tipini (ister tahvil piyasası ister aklımıza kim geliyorsa o olsun) dayatmadaki rolü çok daha net bir şekilde görünür.

Bana göre finansallaşmayı bu şekilde tanımlamak, “daha fazla finans” demeye kıyasla daha dar, daha net ve muhtemelen daha verimli bir düşünme tarzıdır.

SA

İnsanları genelde onu tanımlama çabaları diğer şekilde.

JWM

Doğru. Örneğin NYÜ’den bir iktisatçı var. Adı Thomas Philippon. Kendisi ana akımdan biri ve birkaç yıl önce çok ilgi çeken bir makalesi çıktı. Başlığı şöyleydi: “Finansın Etkinliği Azaldı mı?” Buna göre, çeşitli yollarla ekonomideki gerçek finansal aracılık faaliyetlerinin miktarındaki büyümeyi ölçmeye kalktığınızda ortaya çıkan tablo oldukça tuhaf: Görünen o ki bu faaliyetlerin, finansın bir sektör olarak ölçeğindeki artışla, onun ekonomik çıktılar veya gelirdeki payıyla paralel bir şekilde büyüdüğü hiçbir yer yok.

Yani ortaya çıkan tabloya göre, “aracılık maliyetleri” son yıllarda düşmek yerine daha da artmış. Finansın bazı yararlı işlevleri üstlenmiş bir sektör olduğunu düşündüğünüzde bu çok tuhaf. Yani hızla büyüdüğü dönemde, etkinliği düşmüş. O zaman akıllara şu soru geliyor: Peki yapması gereken şeyi yapmayan yani kıt kaynakları yatırıma aktarma görevini yerine getirmeyen bu sektör niye var?

Karşı durmaya çalıştığımız bir diğer şey de bu düşüncenin diğer yüzü. Yani finansı kendi çıkarları olan farklı bir toplumsal aktör olarak görme fikri. Finans kapitalden bahsederken, sanki onun kendine has maddi çıkarları varmış ya da sanayi sermayesine ve genel anlamda kapitalizme karşıymış gibi konuşmamız.

Durup bakıldığında, bu içinde yaşadığımız sistemin sosyolojisine hiç uymuyor. Bu sistemde söz konusu gruplar arasında bir dolu gidiş-gelişin yaşandığı bariz bir gerçek. Genel anlamda üretici teşebbüsler üzerindeki hak taleplerinin biçimini alan zenginlik, aynı zamanda finansal varlıkların biçimini de alır. Finans kapitale düşman sanayi sermayesi olarak adlandırabileceğiniz bir insan kümesi veya kurumlar yoktur.

Bir kez daha finansa ilişkin bu işlevselci bakış açısı, yani onu tüm kapitalist sınıfın dayatmacı organı olarak görmek daha verimliymiş gibi görünmektedir.

SA

Bir diğer deyişle Philippon’un analizini çerçevelendirme tarzı finansı, etkinlik kaybına uğrasa da diğerleri gibi alelade bir sektör olarak gösteriyor. Dolayısıyla şimdi etkinliğinin neden azaldığını anlamak zorundayız.

Ancak daha geniş bir açıdan bakıldığında, belki de etkinliğinin hiç azalmadığını söylüyorsunuz. Belki yapması gereken şeyi etkin bir şekilde yerine getiriyordur.

JWM

Kesinlikle. Bence vardığı sonuçlar olumsuz anlamda, sahneyi farklı soruları hazırlaması açısından ilginç.

Eğer finansın büyümesini bu sektörün yerine getirmesi gereken işlevle birlikte açıklayamazsak, “bu işte iyice kötüleşti” demeniz mümkün. Oysa “belki de aslında başka bir şey yapıyordur,” demek daha doğal.

Özel mülkiyet paradoksu

SA

Bir anlamda makaleniz bir dizi paradokstan veya bulmacadan oluşuyor. Yaklaşımınızın bu paradoksları nasıl çözeceğini veya onlara nasıl ışık tutacağını keşfetme çabasındasınız.

İşaret ettiğiniz paradokslardan biri, hissedarların ABD ve BK kapitalizmindeki rolleriyle ilgili. Hissedarların şirket yönetiminde söz hakkına sahip olmaları gerektiğini söyleyen akıl, şirketleri daha rekabetçi, rekabet içinde daha başarılı kılmak için baskı güçlerini kullanacakları düşüncesine dayanır.

Ve şöyle yazıyorsunuz: “Ne tuhaf ki, finansallaşma mülkiyet iddialarını birkaç büyük fonda topladığında, özel mülkiyetin ideolojik temelini zayıflatabilmektedir.” Bununla ne demek istiyorsunuz?

JWM

İndeksli yatırım fonlarıyla diğer pasif yatırım fonlarındaki artış önemli bir şey. İnsanlar (yatırımcılar, küçük çapta finansal zenginlik sahipleri) arasında şöyle bir farkındalık var: Diğerlerinden daha iyi bir yatırım stratejisi önerdiğini iddia eden bu hizmetlerin hiçbirinden çok değer gelmiyor ve en iyi seçenek o indeks içindeki payına kıyasla tüm tahvil indeksinde (ister S&P 500 olsun ister diğer borsa indeksleri olsun) alım yapıp saklayan indeksli yatırım fonlarından birini almak.

SA

Buradaki öncü yatırım ortaklıkları/fonlarıydı.

JWM

Evet vakat çok hızlı bir şekilde büyüdü. Bunun üzerine sadece küçük çaplı münferit yatırımcılar değil, bir dolu büyük kurumsal yatırımcı da bunları benimsedi. Ortaya çıkan sonuç, aslında birkaç büyük fonun ortak olduğu çok sayıda şirket.

Jose Azar’ın güzel bir makalesine atıfta bulunmuştuk. Sunduğu verilere göre 1999’da S&P 1500’deki firmaların %20’sinden daha azında, hisselerinin yüzde 5’ine sahip ortak bir hissedar vardı. Bir başka deyişle kamuya açık iki şirketi rastgele seçseniz, ortak bir büyük hissedarları olma ihtimali görece düşüktü (beşte bir).

2014’te bu oran %90’a çıktı. Bir diğer ifadeyle, nerdeyse bütün şirketlerin diğer şirketlerle ortak hissedarları var.

SA

Yani yirmi yıldan az sürede %20’lerden %90’a çıktı.

JWM

Doğru. Nihai zenginliğin sahipleri içindeki dağılımda büyük bir değişim yaşanmış değil fakat gerçek tahvillerin mülkiyeti, görece az sayıda finansal aracın elinde toplanmış. Yani geniş bir yelpazeye dağılmış insan gruplarının elinde.

Ancak Azar ve diğerlerinin işaret ettiği gibi, hissedar-değer açısından değişen şey kar maksimizasyonu mantığı. Şayet her firmanın farklı hissedarları varsa, “karın hissedarlar için en yüksek noktaya çıkarılması” temelde “firma için en yüksek noktaya çıkarılmasıyla” aynı şeydir. Fakat bu farklı firmaların hepsinde aynı hissedarlar olduğunda, bu iki hedef birbirinden epey farklı şeylerdir.

İnsanların bahsetmeyi sevdiği örnek havayolu sektörüdür. Çünkü havayollarının birbirleriyle rekabet etmek için bolca yaptığı şey, rakiplerinden daha düşük fiyatlar sunarak pazar paylarını arttırmaktır. Kapitalist işletmelerin yapması gereken şey budur. Kapitalizmde yaşam standartlarıyla verimliliğin artmasının altındaki önemli sebeplerden biri bu olmalıdır. İşletmeler fiyat kırmaya çalışırlar, daha düşük fiyatta, daha iyi kalitede mal yahut hizmet sunarlar ve rakiplerinden müşterilerini çalarlar.

Ancak hepsi aynı hissedarlara sahip olduklarında bu davranış, hissedarın perspektifinden bakıldığında gerçekten zarar vericidir. Çünkü aslında yaptığınız şey, paydaşın cebindeki parayı bir havayolundan çıkarıp diğer havayolunda tekrar o kişinin cebine koymak.

Eğer tüm önemli havayollarının sahibi bir hissedarsanız, piyasayı istikrarlı bir şekilde paylaşmalarını istersiniz. Rekabet etmeleri ve sizin değil de müşterilerin yararına indirimler yapmaları, görmek isteyeceğiniz son şey olur.

SA

Kullandığınız tabirle “yıkıcı rekabet.”

JWM

Doğru. Sizin “yıkıcı rekabet dediğiniz şey” benim için “sürünün verimliliği arttıracak şekilde ayrılması.” Kapitalizmin böyle işlemesi gerekiyor. İşletmelerin birbiriyle rekabet etmesi gerekiyor.

Bu üretim sistemi adına sunulabilecek tek gerçek argüman, yeniliği ve üretimin yeniden örgütlenmesini teşvik etmesidir. Çünkü kapitalistler en yeni, en iyi ve en etkili teknolojilere uyum sağlamazlarsa, yeni ürünleri ve süreçleri benimsemezlerse, rakipleri tarafından sürekli saf dışı bırakılma tehditiyle karşı karşıyadırlar. Arkada kalırlar.

Bu karışımdan rekabeti çekip aldığınızda, özel mülkiyetin hangi işlevi oynayacağı net değildir. Finansın geçirdiği evrim, sizi bu firmaların hepsine sahip tek bir kurumlar çatısına taşıyorsa (veya uzun vadede tek bir kuruma) hissedarların baskısı rekabete karşı olacaktır. Bu firmaların pazar paylarını arttırma çabalarına girmesi veya birbirlerinin zararına iş yapmaları işlerine gelmez.

SA

Söylediklerinizi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılın başlarında cereyan etmiş tartışmaları düşünmeden dinlemek zor. Bu tartışmalarda birçok kişi (büyük ihtimalle Marx da) şirketlerin ya denetim gücüne sahip az sayıda kişinin elinde toplanacağını ya da altta yatan zenginliğin gittikçe daha az insanın ellerinde birikeceğini öngörmüştü.  Sonuç hangisi olursa olsun, kapitalizmi en başta ekonomik ve politik açıdan başarılı bir sistem haline getirmiş mantığın altı oyulmuş olacaktı.

JWM

Evet geçmişi epeyce hatırlatıyor ancak burada bir tür diyalektik bir durum da var.

Belli bir dönemde, birbiriyle sert rekabet içinde olmayan birkaç büyük çaplı üreticileriyle istikrarlı oligopoliler vardı. Bir artık üretiliyor, bunun bir kısmı saklanıyor ve belki ıvır zıvır yatırımlara ayrılıyordu. Belli bir miktar da istikrarlı oligopolilerin düzeni içinde sendikalaşmaları daha kolay olan işçilere paylaştırılıyordu.

70’lerden ve 80’lerden itibaren bu kasıtlı bir biçimde bozuldu. Bu firmaları farklı şekilde davranmaya zorlayan, bütünüyle olmasa da büyük oranda finans aracılığıyla gerçekleştirilen bir çaba vardı. Ancak bir kuşak sonra aynı nesnel sonuçla karşı karşıyayız. Fakat bu sefer bunun gerçekleşme biçimi finansla oluyor. Teoride birbiriyle rekabet eden çok fazla şirket var ancak mülkiyet düzleminde sadece bir avuç dolusu şirket var.

Şimdi o dönem bir artık fazlası yaratmış şeyin politik açıdan erişilebilir olup olmayacağı bize bağlıdır. Ancak bir bakıma, o dönem sermayenin kendi kendisine toplumsallaşmasını engellemek için kullanılmış silah, şimdi onu sosyalleştirme eğiliminde.

SA

Ayrıca bugün dünyaya baktığınızda, en azından şöyle bir izlenime kapılıyorsunuz: İnsanlar ve firmalar 50’ler ve 60’lara kıyasla daha fazla üretme ve iş yapma baskısı altındalar. Yoğun rekabetin olduğu bir ekonominin toplumsal dokusu gibi göründükleri kesin.

JWM

Bir dereceye kadar rekabetin belli sonuçları, başka araçlar yoluyla da üretilebilir. Yine bazı yönlerden, finansın diğer şirketlere karşı yapmak istediği şey, gerçek bir rekabet olmadan rekabet baskısı yaratmaktır. Belli bir hedefe ulaşamadığında yönetimi işten atma imkânınız varsa, kontrolü başkasına vermekle tehdit edebiliyorsanız, rekabet yokken bile aynı atmosferi yaratmanız mümkün.

Bir bakıma finansın amacı budur. Hissedarlara ve finans çevrelerine çok daha büyük kurumsal roller atfeden kişilerin bazıları bile, hedefin bu olduğunu söylerler. Eğer rekabet işletmelerin başındaki kişiler arasında bu güvensizlik hissini, korkuyu yaratmıyorsa, yapay olarak bu hisleri uyandırırsınız.

Şunu da ekleyeyim: İkinci Dünya Savaşı’nda belli bir planlı ekonominin olduğu dönemde, devletin bunu bir nebze yapma çabası vardı. Doğrusu açıkça şöyle söylüyorlardı: “Piyasa rekabetinin hiçbir sürecinde böyle bir şey olmasa da, rekabetçi bir atmosfer yaratmamız gerek. Bu adamların çok rahat olmadığından emin olmalıyız.”

SA

Belki her ikisidir. Temerküz birkaç güçlü firma için daha az rekabet yaratırken diğer tüm firmalar için daha fazla rekabete yol açıyor. Örneğin Facebook veya Google’un etkilediği sektörleri düşünün. Herkes sanki sürekli artan bir rekabet baskısı içindeymiş gibi hissediyor. Doğrudan rakiplerinden değil, sadece bu iki büyük firmadan gelen baskı.

JWM

Evet. Ya da Walmart’ın tedarikçilerinden de bahsedebilirsin. Perakendecilikteki merkezileşme ve Walmart’ın gücü, tedarik zincirlerinin üst dilimlerinde rekabetin yoğunlaşmasına yol açmakta.

Avrupa’yı disipline etmek

SA

Bahsettiğiniz diğer paradoks da, Avrupa’nın mali krize verdiği tepkiyle ilgili. 2000’lerde finansal piyasalar, düşük faiz oranlarıyla çevredeki Avrupa hükümetlerine epey borç verdi ve kriz patladıktan sonra bu hükümetler kendilerini temerrüt eşiğinde buldular.

Avrupalı politika üreticileri arasındaki genel görüş şu: Krize yol açan şey finansal piyasaların kamu borcu riskine yanlış fiyat biçmesi, diğer deyişle kolay şartlarla çok fazla borç vermeleridir. Ancak verdikleri politik tepkinin, kamu borçlarının üzerindeki finansal piyasa ağırlığını arttırmaya çalışmak olduğunu gösteriyorsunuz.

JWM

Evet bu da oldukça bariz. İnsanların bu düzeyde bir bilişsel uyumsuzluk halini sürdürebilmesi bana tuhaf geliyor. Standart analize göre, krizden önce yatırımcılar ellerinde avro oldukları için, Yunan, İtalyan, İspanyol hükümetlerine ait borçların en az Almanların borcu kadar güvenli olduklarını düşünüyorlardı. Bu sebeple faiz oranları çakışıyordu. Çevredeki hükümetler için aşırı miktarda borç almak çok kolaylaşmıştı ve bu da krizin koşullarını yarattı.

Krizden önce hükümet borçlarında büyük bir artışın yaşandığı tek yerin Yunanistan olduğu gerçeğini şimdilik göz ardı edelim. Bunu kenara atsak bile, asıl sorunun hükümet borçlarının yanlış fiyatlandırıldığını söyleyen (piyasaların bölgedeki koşullardaki örtüşmeyi abarttığı, dolayısıyla güney hükümetlerine ait borçlar için faiz oranlarını yeterince iyi araştırmadığı ve dolayısıyla bu hükümetlere çok borç verildiğini söyleyen) insanlar çark edip şöyle diyecekler: “Asıl yapmamız gereken şey mali entegrasyonu, finansal hareketliliği arttırmaya çalışmak ve sermayenin Avrupa’da serbestçe dolaşması için daha iyi koşullar yaratmak.”

Bu insanı hayrete düşürüyor çünkü bu insanlar açık sermaye piyasalarıyla ilgili en mükemmel şeyin hükümetleri disiplin altına alması olduğunu söylüyorlar. Onlara göre bunlar, hükümetlere borçlarını finanse etme garantisi veren kısıtlanmış bir merkezi bankanın olmadığı koşulları yaratmaktadırlar. Böylece özel yatırımcıları programlarının güvenilir ve geçerliği olduğu konusunda ikna etmek zorundadırlar. Açıkça bu dil nerdeyse her yere hakim olmuş haldedir.

Ancak bunu diyenler çıkıp, krize yol açan şeyin bu hükümet borçlarına yanlış fiyat biçen piyasalar olduğunu, bu korkunç krizin altında piyasaların bu disiplini sağlamaktaki başarısızlığının yattığını söylüyorlar.

Dürüstçe, bu iki görüşü yan yana getirmeleri beni hayrete düşürüyor.

SA

Almanların buradaki tutumu ilginçti, çünkü gelecek krizleri önleme dönük reformlarının merkezinde, devlet tahvillerini elinde tutanları, kaçmak yerine kaybı kabul etmeye zorlamaya çalışmak yatıyordu.

Yüzeysel açıdan bakıldığında bu finans karşıtı bir hamle. Ancak tezleri, tahvil sahiplerini kayıplara karşı korumaya devam edersek, dayatmaları gereken piyasa disiplinini dayatamayacakları şeklindedir.

JWM

Evet, bu durum kendi çıkarlarıyla ayrı bir sosyal aktör olarak finans ile işlevi aksi takdirde sağlanamayacak piyasa disiplinini tesis etmek olan bir kurum olarak finans arasındaki ayrımı öne çıkarıyor.

Ayrıca haklısınız. Finansı toplumsal bir aktör olarak gördüğümüzde, kayıpları dayatmak kötü bir şeydir. Ancak devletler üzerinde disiplin kuran bir aygıt olarak finansın etkinliğini koruma şeklinde görüldüğünde, çok anlam ifade etmektedir.

SA

Makalenizde Avrupa’ya karşı, işlerin çok farklı yürüdüğü bir yer olarak Hindistan örneğinden yararlanıyorsunuz. Hindistan nasıl ve neden farklı açıklayabilir misiniz?

JWM

Hindistan’da bir süredir şöyle ilginç bir durum var: Kağıt üzerinde ve kamuya verdikleri demeçlerde liberalleşmeye çok bağlı hükümetler var. Neoliberal hükümet olduklarının tamamen farkındalar ve bağımsızlığın ilk yıllarında var olmuş kamusal ekonomi idaresine dönmek istiyorlar. Gerçekten de piyasaların rolünü genişletmek, özelleştirmeler ve benzeri şeyler istiyorlar.

Sonra asıl olup bitene, özellikle de finansa baktığınızda durum çok daha az dramatik. Bankacılık sisteminin büyük kısmı hala kamuya ait. Finansal piyasaların gelişimi, ABD’deki gibi değil. Hissedarların denetimlerini burdaki gibi, finansal olmayan firmaları kapsayacak şekilde genişletme kapasiteleri yok. Ticari finans bankalardan çıkıp finansal pazarlara topluca kaymış değil. Nitekim bu ABD ve diğer yerlerdeki finansallaşmanın gerçek mihenk taşlarından biri olmuştur hep.

Bu bir nebze komik. Uzun yıllar serbestleşmenin doğru şey olduğuna kanaat getirmiş hükümetlerce yönetilmelerine rağmen, bu konuda hiç doğru dürüst adım atabilmiş değiller.

İddia ettiğimiz şey, finansın üretim faaliyetlerine piyasa mantığını dayattığı fikrinin iki yönlü olduğu. Bir yanda elinizde epey finans varsa, bunu meta üretimi mantığına, birikim mantığına daha uygun hale getirirsiniz. Ancak diğer yanda bir devlet olarak ağırlığı fazla başka toplumsal hedefleriniz varsa, finansallaşmayı çok da ileriye götürmeniz kesinlikle mümkün olmaz.

Nitekim Hint devletinin meşruiyeti, yeniden dağılımın bir nebze adilce yapılmasına bağlıdır. Hızlı ekonomik büyümeye bağlıdır ki bu finansallaşma ve piyasa mantığının çok da dostane yaklaştığı bir şey değildir. Yatırımları finanse etmek için istikrarlı koşullara ihtiyacınız olur. Ancak şirketler tamamen hissedarların tepkilerine cevap verirlerse böyle koşullar olmaz.

SA

Öyleyse yetkililer, retoriklerinde inkâr ediyormuş gibi görünseler de bunun farkındalar.

JWM

Doğru. Bunun bilinçli olarak farkındalar mı, en ufak fikrim yok. Ancak pratikte bu tür şeylerin gelişme biçimi, sorunlarla karşılaşmanız, direnişle karşılaşmanız ve bağlılığınızın göreli gücüne bağlı olarak bu direnişi aşmanız veya çekilmenizle olur.

Çeşitli sebeplerden ötürü, Hint devleti kalkınma programına ve bir dereceye kadar yeniden dağıtım programına oldukça bağlıdır. Olayların baskısıyla, ideolojik olarak takip etmek istedikleri serbest finansallaşma programından vazgeçmek zorunda kaldıkları söylenebilir.

Para Sistemi ve Hoşnutsuzları

SA

Bu bireysel paradoksların altını çizmek bir tür meta-paradoks. Yahut en azından finansın oynadığı iki farklı rol arasındaki derin gerilim.

Bir yanda finans piyasa disiplinini gevşeten bir rol oynuyor ve bir bakıma finansal piyasaya paralarını taşıma fırsatı sunarak, insanlara gerçek gelirleri veya zenginliklerinin ötesinde harcama yapma şansı veriyor. Ancak beylik sözler sarf edilirken, finansın müsrifliği kısıtlayıcı bir disiplin dayatarak yararlı bir rol oynaması gerektiğinden dem vuruluyor.

JWM

Çok doğru. Ana akım ekonomi teorilerinin, bugün harcamak üzere gelecekteki gerlirimize bütünüyle erişim sağlayabildiğimiz bu sonsuz ölçüde akışkan dünya varsayımıyla, bu paradokstan kaçındığını söylemeniz mümkün.

Ancak gerçek dünyada, piyasanın size dayattığı sınır, o gün erişiminize açılandan fazlasını harcayamayacak oluşunuzdur. En uç haliyle bunun anlamı şudur: Geçmişte elinize geçen gelir, bugün harcayabileceğiniz miktarın kesin sınırını gösteren ölçüttür. İşte piyasa disiplininin nihai biçimi budur ve bu bağlamda finansın işlevi bu disiplini kaldırmaktır. Bugün henüz erişemediğiniz ve belki de erişemeyeceğiniz bir gelecek gelirle harcama yapmanızı sağlamaktır.

En temel açıdan, finansın varlık sebebi, para kaybeden işletmelerin faaliyetlerine devam etmelerini sağlamaktır. Para kaybeden teşebbüsler, o anki faaliyetleriyle kendi kendilerini döndüremeyen yapılardır ve finans başta tam da bu sebeple ortaya çıkmıştır. Nakit akışı açısından, yatırımın hayata geçirilmesi demektir. Verili dönemde kendi kendisini çıkaramayan faaliyetleri hayata geçirmek için finansa ihtiyaç duyulur. Gelecekte kendilerini döndüreceklerini düşünür, umut edersiniz. Ama o gün durum böyle değildir.

Finansın amacı bunun gerçekleşmesini sağlamak, insanların geleceğe dair düşünceleri ve beklentilerinin, o gün eriştikleri gerçek sonuçların önüne geçmesini sağlamaktır. Fakat diğer taraftan, finansın normalde buna tabi olmayacak kurumlara (devletlere ve muhtemelen mevcut gelirleri kendilerini çevirmek ve hedefledikleri düzeye ulaşmak için gerekenden fazla olan büyük şirketlere) piyasa disiplini getirme görevi olduğuna hükmedilmektedir.

Bu gerilimi, insanların ta en başlarda finans hakkında yaptığı konuşmalarda bulabilirsiniz. David Hume’ün Para Üzerine adlı denemesine bakıldığında, önce bankacılık işinin tam da şu sebepten ötürü epey şüphe götürdüğünü söyler: Bankalar gerçek üretici faaliyetlerle ille ilişkili olmayan kâğıttan iddialar yaratılar, dolayısıyla bankaların yapabileceği en iyi şey güvenli kiralık kasalar olarak faaliyet etmeleridir. Sadece insanların paralarını alıp bunları krediye hiç dönüştürmemeleri en hayırlı şeydir. Aksi gerçek, meşru piyasa faaliyetlerinin yerini alacak kurgusal bir sermaye yaratmakla eştir.

Anak sonra aynı meseleye geri döner ve İskoçya’daki yeni bankaların ne kadar muazzam olduğundan ve insanlara hangi zenginliği kıstas alırsa alsın nasıl kredi çıkarabildiğinden bahseder. Tüccarın artık “evini tamamen nakide tevdi edebildiğini” anlatır. Evi, mobilyaları, depodaki malları, hepsi para işlevi görebilmektedir artık.

SA

Bununla “teminatı” kast ediyor.

JWM

Doğru ancak onun kullandığı cümleyle, onu “nakde dönüştürebiliyorlar.” Bir başka deyişle bunlar para gibi. Teminat işlevini yerine getirebiliyorlar çünkü kısa vadede bunların karşılığında borç almak mümkün. Bunlarla diğer insanlara ödeme yapmak da öyle. Tüm bu maddi eşyalar aynı para gibi.

İnsanlar para sistemindeki sorunla ilgili olarak, birbiriyle mantıken tutarsız olsa da aynı anda benimsenmeye devam eden iki fikirden hiç kurtulamamaktadır: Mevcut harcamaları mevcut gelirle yakından ilişkilendirmede çok katıdır ama aynı zamanda son derece gevşek davranıp spekülasyonların önünü açar, bugünkü faaliyetlerin temeline geleceğe dair beklentilerinizi koyar.

Bu kafa karışıklığından ibaret bir şey değildir. Kredi ve finansın ciddi anlamda yapabileceği şeylere dair sağlam bir paradokstur.

SA

Aynı kafa karışıklığı, Jacksoncu dönemdeki bankacılık tartışmalarının merkezinde de vardı. Andrew Jackson ve Birleşik Devletler Bankası’nın Jacksoncu karşıtları, para konusunda sıkı olmalarına mı yoksa gevşek olmalarına mı kızgın olduklarından asla emin değillerdi.

JWM

Kesinlikle. Bu sıralar bunun üzerine bir şeyler okuyordum ve bence bu tartışmalar kesinlikle etkileyici çünkü ortada şöyle bir durum var: Birleşik Devletler Bankası’nın karşısına, spekülasyonlar yapan, arazi borçları veren, herkesin banka kurmasını sağlayacak bir serbestlikten yana insanlar çıkıyor. Diğer yanda bankacılığa hiç inanmayan, her şeyin nakit parayla veya ayni yollarla alınıp satılmasını savunan insanlar da karşı çıkıyor. Her iki grup da Birleşik Devletler Bankası’ndan nefret ediyor.

Bir bakıma parasal ve finansal reformların tarihi geçmişten beri, bu döngüyü ister reel para doktrini, isterse altın standardı veya Taylor kuralıyla aşmaya dönük formüller arama tarihidir.

Dünyayı altüst etmek/bozguna uğratmak

SA

Konuşmaya “finansallaşmanın” ikna edici bir tanımı yapılmadan kullanılan bir moda sözcükten ibaret olduğunu söyleyerek başladık.

Aynı şey “neoliberalizm” sözcüğü için de söylenmişti. Neoliberalizm sözcüğünün bir anlamı var mı, dünyada bir şeylere gerçekten dokunuyor mu yoksa insanların kafasına vurmak için bulunmuş boş bir yaftadan mı ibaret diye çok tartışıldı.

Size göre kafanızdaki biçimiyle finansallaşma ve bu neoliberalizm denen şey arasındaki ilişki nedir?

JWM

Neoliberalizmin bir anlamı olmadığını söyleyen kişilere sempatiyle baktığımı söyleyemem. Öncelikle kendilerini neoliberal olarak tanıtan veya tanıtmış, ortaya bilinçli bir program koymuş insanlar vardır.

Fakat bazen ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Eğer toplumsal yaşamı sadece metalarla organize edilen bir yaşam olarak görüyorsanız, mülkiyet hakkı dışında bir hak tahayyül edemiyorsanız, üretici kolektif faaliyetlere, karı azamiye çıkarma ve bir tür getiri elde etme dışında hedef veya temel ilke koyamıyorsanız, neoliberalizm terimi sizin için çok anlam taşımayacaktır. Çünkü piyasa mantığının yayılmasını, her şeyin zaten piyasa tarafından örgütlendiğini düşünen biri önleyemez.

Bence, finansın büyümesi piyasa mantığının diğer beşeri faaliyetlere dayatılmasıyla ilgili olduğundan, neoliberalizm finansallaşmadan daha geniş bir kavramdır diyebilirsiniz. Ancak bunun tek aracı finans değildir. Bu mantığı dayatmada kullanılsa da finansal kurumlar diye adlandırılması mümkün olmayan, finansal piyasalarla ve benzeri şeylerle hiç ilgisi olmayan başka yöntemlere işaret edebilirsiniz.

SA

Makalenizi okurken aklımdan geçenler bunlardı. Finansallaşma bir kez başarılı oldu mu, tüm toplumsal alanların piyasayla kar makzimizasyonu mantığını takip ettiğinden emin olmak için daha fazla finansal disiplinin getirilmesini kabul ettiniz mi, toplumda bir dizi büyük altüstler yaşanacaktır. Her türden kurum, hatta piyasa dışı olanlar bile buna uyum sağlamak zorunda kalacaktır. İnsanlar yaşamlarını yoğun şekilde buna uyarlamak zorunda kalacaklar.

Belki “neoliberalizm” kısmen, bu tepkilerin ve uyarlamaların oluşturduğu toplamla ilişkilidir.

JWM

Evet, “altüst” kelimesini kullanmanız hoşuma gitti, çünkü bu ciddiye almamız gereken bir moda sözcük.

Ekonomik yaşamda şeylerin doğal seyri şöyledir: Bir üretim hattı oluşur (tüm sorumlulukları, çeşitli katılımcıların hak iddialarıyla) ve bunlar ahlaki bir güç kazanıp aşinalaşır. Bu noktada piyasanın aracılığına artık ihtiyaç duymazlar. İnsanlar birlikte çalışmaya alışırlar, belli hakları yerine getirmeye ve bunlara saygı duymaya alışırlar. Böylece uzun süre bir işte çalışan kişiler, piyasanın kamçısı olmadığında dahi faaliyetlerini sürdürebilirler. Bilgileri, alışkanlıkları, ilişkileri ve işe aktardıkları yatırımları vardır.

Sonra birileri çıkıp, biz bu ilişkilerin hepsini yıkacağız, insanların ahlaki iddialar olarak saygı duyduğu şeyleri sözleşmeli düzenlemeler olarak göreceğiz, az çok zora başvurarak insanlara tamamen farklı faaliyetlere girmelerini söyleyeceğiz der.

Bu ilişkiler ağı içinde yaşayan, belli bir faaliyet mensubu olan kişilerin perspektifinden bakıldığında, bu durum bir hayli altüst edicidir. Kötü bir şeydir. Maliyetlidir. Korkutucudur ve tercih hakları olduğunda insanların kendilerine bunu yapmayacakları bir şeydir.

Finanstaki insanlar altüst olduklarını söylediklerinde, bence haklılar. İşte bu konuda haklarını teslim etmemiz lazım. Ve sonra bu kadar da altüst oluşa ihtiyacımız yok dememiz gerek.

SA

Elbette insanlar altüst oluşlardan hoşlanmazlar. Ancak her şeyin sürekli altüst olduğu bir dünyada yaşıyorlar. İnsanlar dünyada ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Düzenleri, davranışları ve görünüşlerinde uyarlamalar ve değişiklikler yapmak zorundalar.

Ve bugün dünyanın sorunlarına baktığınızda, sonuçlar pek hoş olmayabilir.

JWM

Doğru. Finans bir bakıma, insanların haddinden fazla rahat ve güven hissi içinde olmamaları için buradadır. Ancak söylediğiniz gibi, insanların ellerinden komforları ve güvenliklerini aldığınızda, karşılaşacağınız tepki hoşunuza gitmeyebilir.

*Bu röportajı Jacobin için Seth Ackerman yapmıştır.