Çevre yalanları ve gerçekler – Mehmet Polat

Geçen hafta Çanakkale Ayvacık İlçesi Gülpınar köylüleri, yörelerindeki jeotermal enerji amaçlı sondajlara karşı çıktılar. Bilindiği üzere sıcak su ve buhar kaynaklarından ısı ya da elektrik enerjisi elde ediliyor. Sondaj sırasında ya da enerji tesisi çalışmaya başladığında, yeraltından zararlı gazlarla birlikte arsenik, civa gibi zehirli ağır metaller çıkıyor. Ayrıca sıcak suyun geçtiği kilometrelerce tesisatı sık sık kimyasallarla temizleme gerekliliği, ayrı bir kirlilik yaratıyor. İş burada kalmıyor, ısısı alınan su genellikle çevreye salındığı için toprağı ve yer altı sularını kirletiyor. Bu arada işin sürekli gürültü kirliliğine yolaçtığı da unutulmamalı. Tüm bu sorunlara önlem almak mümkünse de, maliyeti yükselttiği gerekçesiyle şirketler tarafından uygulanmıyor ya da uygulanır gibi yapılıyor.

İşte Gülpınar köylüleri jeotermal çalışmalarının yakınlarındaki Tuzla Köyü’nde yarattığı bu tür sorunlara tanık oldukları için, kendi köylerinde başlatılan çalışmalara karşı çıkıyorlar. Yörede zeytincilik ve tarla domatesi yetiştiriciliği yaygın. Köylüler tarım yapamayacaklarını, zeytinliklerinin yok olacağını, inşaat ve üretim atıklarının su, toprak ve havayı kirleteceğini, gürültü nedeniyle yörenin yaşanmaz hale geleceğini öne sürüyorlar. Bütün bunlar önemli ve üstünde durulması gereken konular.

Son yıllarda çevre sorunlarına muhalefet artıyor. Bu durum, yöneticiler ve şirket sahipleri tarafından genellikle “bilgisiz halkın bazı kışkırtıcılarca kandırılıp yönlendirilmesi” olarak yorumlanıyor. İnkâr edilemeyecek kimi zararlar ortaya çıktığında da, bunu ya “talihsizlik” olarak nitelendiriyor ya da birkaç sorumsuz şirket yöneticisinin omuzlarına yıkıyorlar. Böylece, bütün bu sorunları sürekli üreten düzeni aklamaya çalışıyorlar. Nitekim bu olayda da ilgili şirket yazılı açıklamasında benzer bir söylem kullanılıyor. Örneğin çalışma alanında “tapulu zeytin ağacı yok” derken, sanki tapusuz zeytin ağacı kesilebilirmiş gibi konuşuyor. “Yapılan her şeyin yasal” olduğunu vurgulayarak, yurttaşların yaşam alanlarını kökten değiştirecek bir projeye karşı çıkma haklarının yasal olmadığı gibi bir izlenim yaratmaya çalışıyor. 10 Temmuz tarihli gazetelerdeki şirket açıklamasında şunlar söyleniyor:

“…bu sondaj yaptığımız yerde hiçbir şekil ve şart altında santral yapmayacağımızı belirtmiş olmamıza rağmen ve bununla ilgili tüm devlet kurumlarına resmi noterden taahhüt vermiş olmamıza rağmen karşılaştığımız tepki asılsız bilgilere dayanan, kesinlikle haksız bir eylemdir. Burada termal otel ve sera ile ilgili çalışmalarımız devam etmesine rağmen bu bölgede yazlığı olan bazı kişilerin yaptığı ve köylünün genel anlamı ile itibar etmediği bu sondaj yapmayın itirazı hareketini anlamakta güçlük çekiyoruz. Her şeyi ile resmi bir işlem olan bu sıcak su çıkarma işlemi inşallah başarıya ulaştığında bölgenin turizmi ve ekonomisine büyük katkılar sağlayacaktır.”

Sanki yalnızca santral yapılırsa sorun oluyormuş gibi…Ayrıca, dikkat edilirse şirket köylülerle “yazlıkçı” dediği yerleşimciler arasında ayrım yapıyor ve “yazlıkçılara” itiraz hakkı tanımıyor. Bu toplumun bir kesimini ötekine karşı kışkırtmaya çalışmak değil de nedir? Öte yandan açıklamada geçen şu cümle de ayrı bir açıklamaya muhtaç görünüyor: “sıcak su çıkarma işlemi inşallah başarıya ulaştığında bölgenin turizmi ve ekonomisine büyük katkılar sağlayacaktır.” Bu tür ifadeler, şirketlerin kullandığı yalanların başında gelir. Acaba nasıl bir “büyük katkı” sağlayacak? Yöreden birkaç kişiyi tesislerinde asgari ücretle işe almak mı “katkı”? Yoksa işletmesinin kazancını Gülpınar Köyü’ne mi dağıtacak?

 Tepesine şirket ya da saçma sapan iktidar uygulamaları binmedikçe köylerimiz hâlâ yaşamın kolay sürdürülebildiği yerlerdir. Kapitalizm buralarda henüz geleneksel ev içi üretimi tümüyle yok edememiştir. Bu yüzden köyde temel gıdaya ve konuta çok para harcanmaz. Ama bu durum uçan kuştan kâr etmeyi amaçlayan düzenin efendilerinin hiç hoşuna gitmez. Bakmayın siz ağızlarından “köyümüz, köylümüz, geleneklerimiz” laflarının hiç düşmediğine, sürekli eski hayat tarzını yok ederek, kırsal kesimi şirketlere açmak için çabalarlar.

Bugün bizim yaşadığımız bu süreçler, kapitalimin ilk ortaya çıktığı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde yıllar önce tamamlanmıştır. Oralarda geleneksel kır yaşamı uzun yıllar önce bitmiş, geriye yalnızca birkaç göstermelik örneği kalmış ve şirketlerin yararlanabileceği doğa alanları çoktan özel mülkiyete geçirilmiş, kullanılmış, yok edilmiştir.

Kapitalizm yoluna erken giren ülkelerde toplumsal ilerlemenin bazı iyi tarafları kadar, doğanın tahrip edilmesi sonucu ortaya çıkan olumsuz sonuçları da bizden önce yaşandı. İşte bu yüzden günümüzün gelişmiş ülkeleri çeşitli sorunlar yaratan kirli sektörleri, geri teknolojileri, zararlı üretim tekniklerini bizim gibi ülkelere havale ederek yaşam alanlarını temiz tutmaya çalışıyor. Böylece kârlı ve kirli işlerini hem kendi yurttaşlarının gözünden uzakta sürdürüyor, hem de çevreci muhalefeti önlemiş oluyorlar.

Buna karşılık bağımlı ülke yöneticileri ne yapıyor? “Kâr gelsin de nereden gelirse gelsin” zihniyetiyle çevre sorunlarına yol açan yatırımlara alabildiğine kolaylık sağlıyor. Çünkü geri kalmış ülkelerdeki her kuruş kârın bir bölümü borç ödemeleri ya da yabancı şirket ortaklıklarının kâr ve faizi olarak gelişmiş ülkelere gidiyor. Bu da bizim gibi ülkelerdeki kâr gereksinimini arttıran nedenlerden birini oluşturuyor. Son yıllarda ülkemizde “enerji, yol, köprü, fabrika” diyerek doğaya daha çok saldırılmasının bir nedeni de bu. Ve doğal olarak yaşam alanlarına saldırılan yurttaş da muhalefet ediyor. Gülpınar’da olduğu gibi.

Doğa insan yaşamı dahil canlıları hayatta tutan kararlı denge durumuna milyarlarca yılda ulaştı. İnsanı diğer canlılardan ayıran, ancak toplum oluşturarak yaşayabilmesidir. Bilinen bütün bireysel özelliklerimizi toplumsal yaşam içinde kazandık ve sürekli toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Sincap gibi ağaca tırmanarak ya da yılan gibi bir deliğe saklanarak değil, eğitim, üretim, kültür, akıl vb toplumsal yaşamın kazandırdığı özelliklerle hayatta kalıyoruz. Toplum da, doğa sayesinde ayakta duruyor. Bir anlamda toplum, insan türünün doğadaki yuvası gibidir. Bu yüzden doğanın insan türü ortaya çıkmadan çok önceleri oluşan ve evrimleşmemize zemin sağlayan dengesini bir kez bozduğumuzda, adeta kuşun yuva kurduğu ağaç dalını kesmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Hangi gerekçeyle olursa olsun doğaya yapılan müdahale yaşamımızı kökten değiştirir. Ancak hayatımızı sürdürmek bakımından bu kaçınılmazdır. Çare, her tür müdahalenin toplumun bilgisi dahilinde yapılması ve her aşamasının kamuoyu denetimine açık olmasıdır. Yani demokratik bir düzen zorunludur. Toplumsal yaşam kâr amacıyla ve baskıyla yönetilirken bu mümkün mü?

Örneğin “enerji lazım” diye dağ taş deliniyor, dış borç yapılıyor, savaşılıyor, nükleer ya da termik santrallerle hava zehirleniyor. Karşı çıktığımızda “ne yapalım, elektrik yerine çırayla mı aydınlanalım” deniyor. Oysa şu hiç sorulmuyor: Neden daha çok enerji lâzım? Gece aydınlanmak için mi, reklâm tabelalarını aydınlatmak için mi, toplu taşım yerine herkesin kendi arabası için mi, ortak ısınma ve serinleme yerine her eve bir klima koymak için mi? Milyonlarca insanın üst üste yığıldığı küflü şehir hayatı için mi? Şehrin beton ormanında herkese gereksiz ev eşyası satmak için mi? Kısacası şirketlerin kârı için mi, yoksa insanlar daha rahat yaşasın diye mi? Ne için enerji lâzım ve yaşamamız neden şirketlerin kâr etmesine bağlı oluyor? Hayatın temelinde sömürü mü yoksa dayanışma mı var?