Cumhur İttifakı biter mi? – Komite Dergisi*

Eğer iktidar partisi bir gün tarihe geçerse, herhalde hakkında “birçok seçim kazanıp iktidara gelmesine rağmen muktedir olamadı” diye yazılacaktır. Parti 16 yıldır tek başına hükümet, genel başkanı cumhurun başında, rejim değişti, bütün önemli işler kendisine bağlandı ama olmayınca olmuyor; hâlâ iktidarının hakkını verebilmek için birilerine muhtaç. İşin garibi, o muhtaç oldukları da kendisine muhtaç. Karşılıklı bağımlılığın son örneği olan cumhur ittifakının kısa devre yapışı yanıltmasın, ittifak sürüyor ve yalnızca yerel seçimler süresince ses var görüntü yok. Konuyu irdelemeden önce olayların gelişimini hatırlayalım:

Kısa devrenin özeti

Af konusu genel seçimler öncesi MHP’nin seçim bildirgesinde yer alıyordu. 24 Haziran arifesinde Bahçeli Çakıcı’yı cezaevinde ziyaret ederek konunun içerik ve amacını ifade etmişti. İktidar o zaman sesini çıkartmadı. Eylül başlarında konu tekrar gündeme getirildiğinde Erdoğan sıcak bakmasa da, “getirsinler, konuşuruz” misali yumuşak yanıtlar veriyordu. Henüz yerel seçim pazarlıkları sürüyor ve gayrı resmî olarak MHP’nin affı seçim ittifakının ön koşulu gibi gördüğü belirtiliyordu. Yanıt net olarak 21 Eylül’de hükümet sözcüsü Ömer Çelik’ten geldi ve “AKP yerel seçime her yerde kendi adaylarıyla girecektir” diye kestirip attı. Bunu da MHP adına Celal Adan, cumhur ittifakının Türk devleti ve milleti için kurulduğunu ve bazılarının bunu anlamadığını vurgulayarak yanıtladı. Bir süre sessizlik oldu.  Derken, Bahçeli 13 Ekim’de Ertuğrul Özkök’le röportajında, cumhur ittifakının yerel seçimde de sürmesi gerektiğini şu gerekçelerle tekrarladı: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi henüz oturmamıştı, olumsuz seçim sonuçları sistemin sorgulanmasına yol açabilirdi. HDP’nin kayyım atanan 101 belediyeyi geri alması durumunda bu “plebisit” gibi gösterilebilirdi. Bahçeli bir iktidar ortağından çok, iktidar sahibi gibi konuşuyordu. “Ortalığı temizledik, yine kirletecekler” endişesi içindeydi…

Elbette bu bir endişeden öte, Erdoğan’a yönelik bir gözdağıydı. Karşılığı sert oldu. Erdoğan 21 Ekim konuşmasında “cezaevlerinde 50 bin uyuşturucu suçlusu var, onları mı affedeceğiz” dedi. Koltuğundan sıçrayarak kalkan Bahçeli, “teklifimizi uyuşturucu temeline indirmek fahiş bir yanlış, fuzuli demagojidir” diyerek kamuoyuna içini döktü. İktidar sözcüsü Çelik bu konuşmada geçen ve Erdoğan’ı aşağılayan ifadeleri kabul etmediklerini belirterek, “genel başkanımız MHP’yi kastetmedi, eğer birini kastederse doğrudan hitap eder” misali, mafya dizilerindeki racon kesici konuşmaları hatırlatan bir yanıt verdi. Bu arada MHP bir yandan “andımız” tartışması, diğer yandan mecliste fındık üreticilerinin sorunları ve emeklilik yaşıyla ilgili aykırı tutumlarıyla ayrılık sinyalleri veriyordu. Sonunda taraflar “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna” kararı aldılar. Ve iki taraf da olayın üstünden fazla geçmeden, parti tabanlarına cumhur ittifakının bitmediğini, yalnızca yerel seçime ayrı gireceklerini, karşı tarafı rencide edici tutumlar alınmaması gerektiğini hatırlatan genelgeler gönderdiler.

Olay nasıl değerlendirildi?

CHP ittifakın dağıldığını belirterek, hayra yordu. Parti sözcüleri MHP oylarını kazanma umuduyla, “MHP kendi desteğiyle ülkenin uçurumun kıyısına kadar geldiğini gördü, şimdi bundan vazgeçiyor” misali, ciddiye alınmayacak değerlendirmeler yaptı.  Sürekli iktidarı taklit ettiklerine göre, herhalde cumhur ittifakından devşirme adaylar çıkaracaklardır. Ama genel hatlarıyla böyle bir bakış açısının çemberi içinde dolanan sola ne demeli?

Somut gücü ne olursa olsun siyasi konjonktürü ve aktörlerinin davranışlarını en doğru değerlendirebilecekler, Marksistlerdir. Marks’ın “18 Brumaire” inden bu yana biriken bilgi, gözlem, deneyim yardımıyla ve elbette günceli de izleyerek olup biteni kolayca anlayabilirler. Egemen sınıf içi sürtüşmeler yaşanırken eğer gücümüz varsa, durumdan yararlanırız. Yoksa “beter olun” dileğiyle birlikte toplumu aldatıcı girişimleri açığa çıkartmaya ağırlık veririz. Böyle tutum alanları ayırıyor ve eleştiri hedefimize, iktidar politikaları sanki seçimlere bağlıymış gibi konuşan liberal ve reformist solu koyuyoruz.

İlk değerlendirmeleri tıpkı CHP gibi “ittifak çöktü” demek oldu. Daha çok tarafların atışmasının satır aralarını okumaya ve geleceği kahve falına bakar gibi yorumlamaya çalışıyorlardı. Elbette ittifak çökmüş olabilirdi. Ama bunu neye dayanarak söylüyorlardı? İttifak yapanların söyledikleri buna yeterli olabilir miydi? Görüşlerini topluca özetliyoruz:

Önce olayın iktidar açısından değerlendirilişine bakalım: Erdoğan alacağını almıştı ve artık, tabanından MHP’ye daha fazla oy kaymaması için yolları ayırıyordu. Zaten ittifakların amacı birinin diğerini etkisizleştirmesiydi. Tek adamın belirleyicisi olduğu bir rejimde ikincisine yer yoktu. Tabi bu görüşün buharlaşması için, birkaç gün sonra her iki tarafın da ittifakın yerel seçim dışında sürdüğünü belirtmeleri yeterli oldu.

Bir başka gerekçe, iktidarın yüzünü yeniden AB’ye dönmesiydi. İki de bir Almanya ve Fransa ile görüşüyordu. Kendi ırkçılarıyla başı dertte olan Avrupalılar bir de Türkiye’nin ırkçılarıyla iş tutar gibi görünmek istemezlerdi. Erdoğan bu yüzden ittifakı bozmuştu…

Ülkemin “sosyalist önderlerinden” biri de iktidarın milliyetçilikten sıkıldığını, biraz da “özgürlükçü” takılarak Kürt sorununa el atacağını öne sürüyordu. Andımız tartışmalarında Erdoğan’ın ırkçılığı kötülemesi filan bununla ilgiliydi. Bu “önder” kişi görüşünün geçerliliğinin kanıtı olarak, HDP’nin iktidara barış çağrıları yapmasını gösteriyordu. Böylece iktidarla HDP arasında gizli bir gündem olduğunu öne sürmüş oluyordu. Neye dayanarak, belli değil. Kaldı ki böyle bile olsa, siyasette rakipler arası çelişkilerden yararlanmak diye bir taktik var, bu arkadaş bunu da mı düşünemiyordu? Hatırlatalım; aynı günlerde Akşener de iktidarı sıkıştırmak için “HDP ile görüşüyorlar” diyordu…

Olayı yine ittifakın dağılması gibi görüp MHP açısından yorumlayanlar da vardı. Ekonomik krizin daha da derinleşerek siyasi krize dönüşeceği ve MHP’nin buna ortak olmamak için ittifakı bozduğunu ileri sürüyorlardı. Bu arkadaşlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Türkiye ve Yunanistan’ın kabaca aynı miktar (450 milyar doların üstü) dış borcu var. Nüfus Yunanistan’da 10 milyon, Türkiye’de 80 milyon. Yunanistan’da güçlü bir toplumsal muhalefet var, Türkiye’de yok. Türkiye’de, Yunanistan’la karşılaştırılamayacak kadar gelişkin sanayi, tarım ve dış ticaret olanağı var. Yunan egemenleri krizini yönetebiliyorken Türk egemenlerinin neden siyasi bir krize sürüklenmesi gerekiyor?

Bu bakış açısının ekonomizm olduğunu az çok gören ve kurtulmaya çalışanların bazıları da yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak misali,  ciddiyetsiz bir spekülasyon alanına sürükleniyorlardı. Güya Bahçeli’nin ittifakı bozma gerekçesi derin devletin ya da ABD’nin Erdoğan’a mesajı vermek isteyişiydi. Mesajı verenler adresi mi şaşırmıştı acaba?

Biraz da gerçeğin sesi

Taşları doğru yere koyalım: MHP ve CHP, siyasi iktidarın sürekliliğinin garantisi olarak farklı ideolojiler temelinde örgütlenmiş devlet partileridir. Kadroları devletin güvenilir elemanları arasından gelir. Başlıca amaçları devleti korumaktır. Buna ilişkin önemli karar anlarında, kimin olduğuna bakmaksızın hükümetleri desteklerler.

AKP ise 12 Eylül konjonktürü ve neoliberal ekonomi politikaların yan ürünüdür. Bu süreçte kamu mülkleri yağmalanmış, bizim gibi birçok ülkede ağır baskı ve sömürü altında önemli sermaye birikimleri sağlanmıştır. Eskiden kârını devlet üzerinden gerçekleştiren büyük sermaye, yeni koşullarda ülkeye yayılmış küçük sermaye ile iş tutmaya başlamıştır. Bu kesiminin siyasi temsilcileri, ülkelerin tarihsel mirası çerçevesinde sol ya da sağ popülist partiler olmuştur. Türkiye’de de Milli Görüşçü partiler bu işlevi yerine getirmiş ancak yeni koşullara ayak uyduramadıkları için yerlerini “ılımlı İslamcı” AKP’ye bırakmışlardır.

AKP hiçbir zaman “devlet partisi” olmadı ve bugün de değil. Her zaman siyasal iktidarın bir kanadı tarafından kollandı. İktidar içi rekabette diğer kanadın yanına geçerek, 15 Temmuz sürecini bunun yardımıyla atlattı. Şu an devlet içinde “FETÖ” temizliği yapan ve bunu iktidar partisi içine kadar vardırmayan da yine bu kanattır. MHP’yi de bu kanadın siyasi temsilini üstlenmiş ve iktidarla ilişkisini bu çerçevede kuran bir parti olarak görmek gerekir.

MHP’nin iktidara ilk doğrudan desteği, devlet içi krizi önlemek amacıyla, 2007 cumhurbaşkanı seçimi sırasında meclise girip 367’yi tamamlamasıyla olmuştur. Bir yıl sonra benzer desteği türban sorunun aşılması için de vermiştir. Cemaatle çatışmada iktidarla birlikte hareket etti. 7 Haziran 2015 seçimi sonrası koalisyona karşı çıkarak seçimin tekrarlanmasını sağladı. İttifak 15 Temmuz’da perçinlendi. MHP başkanlık sistemine karşı ve parlamenter sistemden yana olduğu halde, bugün kurulmuş olan sistemin önünü açan 16 Nisan 2017 referandumuna giderken ve 24 Haziran sürecinde Erdoğan’ın seçilmesi için destek verdi.

Özetle, Çakıcı’nın Erdoğan’a açık mektubunda belirttiği gibi, devletin sahibi Erdoğan değildir. Ama yine aynı mektupta söylendiği gibi ülkücüler de değildir. Devletin, başta güvenlik güçleri olmak üzere toplumdaki ekonomik ve hegemonik güçleri elinde tutan oligarşik bir sahibi vardır. Yerel seçim, bu sahibin ilgisinin uzağındadır. Yerel yönetimler, şu sıralar günlük ekonomik hareketliliğin can damarı olan emlâk ve inşaat rantlarının merkezidir. Bütün düzen partilerinin ve cumhur ittifakının kendi içinde bu düzlemdeki rekabetinin anlaşılır bir yanı vardır. Cumhur ittifakı partilerinin oylarının birbirine yakın olduğu birkaç yer dışında,  zaten üçüncü partinin seçimi alma olasılığı bulunmuyor. İttifak partilerinden birinin önde olduğu ve kazanma şansının bulunduğu yerde diğerinin destek vermemesi düşünülemez. Yerel seçim siyasal iktidarın değil, AKP’nin ilgi ve uzmanlık alanıdır. Bu çerçevede yaşanan çekişme basit bir rant kavgasıdır. Bunu gerçeğin ötesine geçerek yorumlayan sol, yalnızca cehaletini ortaya dökmekte ve iş yapar görünmeye çalışmaktadır. Cumhur ittifakı ölmez, egemenlerin kalbinde (ve cüzdanında) yaşıyor!

*Bahçeli ve Erdoğan’ın 22 Kasım’da yaptığı görüşme öncesinde kaleme alınan bu yazı, Komite dergisinin 9. sayısında yayınlandı.