Cumhurbaşkanı Sözcüsü – Mehmet Polat

“Sözcü” bir nesnenin izdüşümü misali bağımsız varlığı olmayan ve aslını, yalnızca bulunmadığı yerde temsil eden bir gölge gibidir. Görünüşünden bilgi birikimine, alışkanlıklarından öz yaşam öyküsüne kadar kendine ait ne varsa, sözcü olmasına elverişli bulunduğu andan itibaren onun olmaktan çıkar ve temsil ettiğine ait hale gelir. İşinin olağan yanı, kendine bildirilen ve zaten herkesin tahmin edebileceği sözleri seslendirerek bize duyurmaktır. Bu işe yedirilerek belli etmeden onun üzerinden yapılan şey ise temsil ettiğinin asla taşımadığı ama görünmek istediği/görünmesi istenen bazı nitelikleri sergilemesidir. Dolayısıyla sözcülük, her işten anlayan biri (hezarfen) olmayı gerektirir. Böylece günün herhangi bir saati ve hayatın herhangi bir alanında da işini sürdürmesi mümkün hale gelir. Bu bağlamda örneğin, temsil ettiğinden farklı yetenekleri sayesinde saz çalar, türkü söyler, aynı zamanda klasik batı müziğinden anlar ve buna ek olarak, bir basın toplantısında az bilinen dillerde sorulan soruları aynı akıcılıkta yanıtlar. Çok yeteneklidir ama “sözcü yapılmasının” nedeni bu değildir; o, “ne yetenekli birini sözcü yapmışlar” densin diye seçilmiştir. Çünkü kendisi açısından biricik olsa bile makam açısından yüzlerce kişiden biridir. Makam onu seçerken en iyisini bulma ve işe koşma yeteneğini göstermektedir. Sözcü bu haliyle, temsil edilen nesne ve biz izleyiciler arasındaki perdeye yansıtılmış bir görüntüden ibarettir. Aslı görünürken, sözcü orada olsa bile sanki yok gibidir. Aslının olmadığı, olamadığı ya da olmak istemediği yer ve zamanlarda ise hep o vardır. Sözcü, yalnızca makamın sürekliliğini makamın gerçekliğinden bağımsız olarak sağladığı anlarda gölge olmaktan kurtulur ve bir bedene kavuşur. Bu tür, gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği benzer durumlar, başka yerlerde de görülür. Tüm bu parçalar bir araya gelerek, on bin yıldan beri sürekli yenilenmesi sonucu mükemmelleşen devlet aygıtını oluşturur. Dolayısıyla sözcünün yansıtmakta olduğu gerçek de, başka bir gerçeğin, yani topluma egemen olan gücün kendini temsil etmesi için tasarladığı bir gerçeğin yansımasıdır. Dolayısıyla sözcülük; bir tasarımın tasarlanmış bir yansıması olarak, ideolojinin vücut bulmuş halidir. Para ya da makam sevdasıyla yapılacak bir iş değildir, bir tür gönüllü mahkûmiyettir. Varacağı son aşama, bir gün anılarını yazmak olacaktır. Ancak o zaman bile her şeyi yazamayarak işine bağlı kalacaktır. Sözcünün gizemini anlamak için, varoluş gerçeğine bakmak yeterlidir.

***

Cumhuriyet tarihi boyunca cumhurbaşkanlığı makamının siyasi niteliğinin değişiklikler göstermesine karşılık makamın ideolojik anlamı hep aynı kalmıştır. Bu anlamın içeriğini, devletin siyasi niteliğini yansıtmak oluşturur. Bu nitelik ise devletin gücünü meşru olarak kullanan tek toplumsal kurum olmasıdır. Devlet, toplum üstünde baskı kurarak bir düzen getirirken aynı zamanda diğer devletler arasında bir devlet haline de gelir. Bu süreçte tüm yetkileri eline alır, gücünün sınırlarını belirler, irade ortaya koyar ve bunları uygular. Bunun ideoloji anlamında ifade edilişi ise şöyle olur; devlet tek meşru güç olduğunu topluma kabul ettirdikten sonra, artık başka güçleri muhatap alan bir dil kullanmaz. (Oysa bu sırada siyaset alanında, düşmanla bile ilişkiler sürmektedir) Dolayısıyla devlet, çatışma halindeki toplumsal güçler arasında bir taraf tutmuyormuş gibi görünür. Eğer bu taraflardan biri kendine karşıysa konumunu soğukkanlı biçimde ifade eder. Devlet, düşmanlığını intikamcı bir dille değil, toplumun dirlik ve düzeninden yana olduğunu ifade ederek duyurur. Geneli temsil etmesi toplumu oluşturan etnisite, inanç, kültür, bölge, cinsiyet, sınıf, siyaset vb. farklılıklara eşit mesafedeymiş gibi görünmesini gerektirir. Buna uygun olarak, devleti temsil eden cumhurbaşkanı da elindeki sınırsız gücü kararlı ama tarafsız ve hoşgörülü biçimde kullanıyor izlenimi verir. Ara sıra bu izlenime gerçeklik kazandırmak amacıyla cumhurbaşkanı çocukları sever, mahkûmları affeder, yoksullara yardım eder ve uçaktan el sallar.

Ancak bir süredir siyasi niteliğindeki değişiklikler yüzünden cumhurbaşkanlığı makamının ideolojik anlamı zayıflıyor. Bu, siyasi yanın ağır basması sonucu ideolojik yanı geriletmesi gibi değil, tersine siyasi liderliğin ideolojik hegemonyayı besleyici niteliğini kaybetmesiyle ilgili gibi görünüyor. Çünkü Atatürk ve İnönü zamanında da makamın siyasi ağırlığı ön plandaydı fakat buna karşılık makamın ideolojik anlamı cumhuriyet tarihinin en üst düzeyindeydi. Oysa bugün bu iki anlam kümesi arasında bir açıklık ve uyumsuzluk var. Cumhurbaşkanı “devletin başı” olmaktan “yürütmenin başı” olmaya doğru ilerledikçe, somut gücünün artmasıyla ters orantılı bir biçimde onun ideolojik etkisi azalıyor.

Bilindiği üzere, hükümetler de devletin diğer kurumları gibi çizili sınırlar içinde çalışan bir kurumdur. Sınırlar; hukuk, akıl, resmî ideoloji, gelenekler gibi soyut öğelerden oluşur. Cumhurbaşkanları devletin bu soyut yanını, hükümetler ise eli-ayağı gibi çalışan pratik yanını temsil eder. Bu her karmaşık toplumsal örgütlenmede görülen, kafa ve kol emeği farkına dayalı temel iş bölümünün bir benzeridir. Dolayısıyla toplumsal yaşamın gerektirdiği yapısal bir durumdur ve “cumhurbaşkanı” ya da “hükümet” öznelerinin isteğine ya da bu kurumların birbirleri üzerindeki anlık etkilerine bağlı değildir. Devlet aklı, tarihsel bir miras çerçevesinde yaşanan karmaşık toplumsal ilişkilerin ürünüdür ve aynı zamanda bu ilişkileri resmî ideoloji zemininde etkiler. Hükümetler de buna uyar. Bugün tarihsel miras aynı olsa da toplumsal ilişkilerdeki değişim sonucu geleneksel resmî ideoloji olan Kemalizm aşılmış, toplumsal çelişkilerin baskısı altında rejim değişmiş, bu çerçevedeki kurumsal yenilenme büyük ölçüde tamamlanmış ve bu çok parçalı gerçeğe bütünlük kazandırarak kendini yeniden üretebilmesi için bir resmî ideoloji imalatına girişilmiştir. Bir süredir deneme sürümleri kullanılan “yeni” resmî ideoloji; 12 Eylül Atatürkçülüğü ile ılımlı İslam karışımıdır. Her ikisi de 1980 sonrasının ilk ve ikinci yarılarında ayrı yollardan egemen ideoloji haline getirilmeye çalışılmış, başarılı olunamasa da toplumda bir yer edinmeleri sağlanmıştır. Şimdi ise bu süreçlerden arta kalanlar tekrar kalıba dökülerek yeni rejimin ideolojik zeminini oluşturacak bir alaşım elde edilmeye çalışılıyor.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durum zamanla düzelecek bir “geçiş süreci” gibi görülmemeli, gelinecek yere gelinmiştir. Ya rejimin tutunması için ısrar edilecek ya da başarısız olunduğu gerekçesiyle geri dönüş yolları aranacaktır.

***

Hiçbir ideoloji onu düşünen ideologlar, üreten kurumlar ve benimsemeye hazır kitleler olmadan, dolayısıyla başka ideolojilere dayanmadan var olamaz. Sözcü de bu işlemler dizisinin bir parçası. Yazının devamında, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan kısaca “Sözcü” olarak bahsedeceğiz. Çünkü bu sözcüğün hakkını veriyor. Kalın, genç yaşta akademik kariyer yapmış, çoğunlukla da İslamiyet ile ilgili alanlarda kitap, makale, çeviri gibi çalışmaları bulunan üretken biri. Ayrıca çeşitli sanat dallarıyla da ilgileniyor. Türkiye’de başladığı eğitimini, genellikle Batılı ülkelerle barışık İslamcı aydınların staj alanı olan Malezya’da sürdürmüş ve ABD üniversitelerinde tamamlamış. Geçenlerde yayımlanan röportajında, muhabir kendisini “bu camianın entelektüellerinden” diye tanımlıyordu. [1]

Röportajın, seçimler nedeniyle Cumhurbaşkanının iyice günlük politikaya gömüldüğü ve keskin bir taraf olarak devletin görece bağımsız ideolojik niteliğinden en küçük bir işaret bile taşımadığı bir zamanda yapılması manidar. Sözcü, danışıklı dövüş bir röportaj yardımıyla bir parça da olsa makamın “tarafsız” niteliğini kurtarmaya çalışıyor. Ama sorular ne kadar ısmarlama olsa da muhabirin yapamadığını gerçekler yapıyor ve Sözcü’nün beklediği sorulara hazırladığı yanıtlar bile kendisiyle çelişkiye düşmesini engelleyemiyor.

Muhabir “16 yılda inşaat dışında kalıcı olarak ne yapıldı?” diye soruyor. Yanıtın ilk sırasında, kağıt üzerinde bir gerçek olan “milli geliri 3 bin dolardan 10 bin dolara çıkardık” iddiası yer alıyor. Tabii muhabir aynı dönemde dış borcun nereden nereye geldiğini sorma gereği duymuyor. İkinci yanıt ise“ İHA, SİHA, roket, top, tank yaptık” oluyor. Devamına gerek var mı?

Yönetimin otoriterleşmesiyle ilgili soruya Sözcü “Türkiye, demokratik seçimlerle yönetilen bir ülke” diye yanıt veriyor. Kısaca açıklayalım. Demokrasiyi seçimlere eşitlemenin anlamı şudur; seçime girilir, kazanan başarılıdır ve ülkeyi dilediği gibi yönetir. Kaybeden başarısızdır ve seçimle birlikte tüm haklarını yitirir. Çünkü oy sayımı bittikten sonra her türlü tartışma kapanır. Dolayısıyla kaybedenin hayatını nasıl sürdüreceği, artık kazananın insafına kalmıştır.

Sözcü siyasi eleştirileri “Batının bir oyunu” gibi görüyor ve Türkiye’ye eşit davranılmadığını ifade ediyor. Fransa teröre karşı OHAL ilan edince kimsenin eleştirmediği ama sıra Türkiye’ye geldiğinde tam tersinini olduğunu, Almanya’da Netanyahu karikatürü çizenin işinden atılırken Fransa’da Le Point Dergisi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “diktatör” ifadesiyle kapak yapmasının Macron tarafından hoşgörüyle karşılandığını belirtiyor. Anlaşılacağı üzere Sözcü için Almanya, Fransa farketmiyor ve hepsini “Batı” sepetine atıyor.

Söz dönüp dolaşıp sol eleştirisine geliyor. Sözcü, “sağ-sol dikotomisi üzerinden Türkiye’yi anlamanın mümkün olmadığını” söylüyor ve bu kavramları “zaten ithal” diyerek değersiz buluyor. Muhabirin benzer ayrımı Cumhurbaşkanının da yaptığını hatırlatması üzerine, Sözcü cumhurbaşkanının “bunu tevarüs ettiğini” belirtiyor. Tevarüs, “devraldı, miras aldı” demek. Yani Cumhurbaşkanı “sağ-sol” kavramlarını benimsemiyor, kullananlardan alıyor. Muhabir, Cumhurbaşkanının “bu solcular var ya bu solcular” diye seslenişlerini hangi solcudan “tevarüs” ettiğini, elbette yine sormuyor.

Ülke tarihinde acı çeken, ezilen, katledilen iki toplum kesimi vardır: Kürtler ve komünistler. Son yıllarda İslamcılar da eskiden çok acı çektiklerini anlatıp duruyor. Yaşadıkları, diğerlerinin yanında devede kulaktır ve inancı nedeniyle cezalandırıldığını öne sürenler hiçbir direnç göstermemiştir. Bugün solun toplumsal bir etkisi yok. Nedense Sözcü solu hakir görme konusuna girdiğinde, 16 yıllık icraatlarından bahsedecek daha çok şey buluyor. “Kemal Tahir, İdris Küçükömer çizgisini sürdürseydi, sol daha başarılı olurdu” diyor. Sözcü, tarih okuduğu için kendisine “Yıldırım Beyazıt da Timur’la savaşmak yerine onunla anlaşsaydı Türkiye’nin şu anda Ay yüzeyinde bir üssü olurdu” diyerek cevap verme gereği duymuyoruz.

Solu aşağılama bahsi açılmışken din konusuna girmemek olmaz. Sözcü şöyle diyor “Bizdeki sol geleneğin önemli bir kısmı sosyal adaleti merkezine almak yerine, Marksizm’in “din karşıtlığını” devralarak Türkiye’ye taşımaya çalıştı. Halbuki Marx’ın, Engels’in, Feuerbach’ın din karşıtlığı Avrupa üzerindeki kilise karşıtlığıdır. İslam coğrafyasında, Türkiye’de kilise ve Papalık gibi bir şey olmadığı için karşılığı yok.”

Sanki grevleri yasaklayan, sendikaları engelleyen iktidar değil de solcularmış gibi “bizdeki sol, sosyal adaleti merkezine almadı” diyor. Din konusuna gelince, İslamcılar eskiden bu konuyu laiklik, cumhuriyet ve Kemalizm eleştirisi üzerinden açardı. Yeni rejime geçildiğinden beri eleştirilerin oku “sola” yöneldi. Eleştirilmek sorun değil, ancak kendine “entelektüel” denen biri, hiç olmazsa Marks’ı eleştirirken rastgele cümleler kuracağına, Marks’ın yazdıklarından referans verebilirdi. Marks ve Engels din karşıtı olduklarını nerede beyan etmiş? Tam tersine Marks din eleştirisiyle uğraşan Feuerbach’ı eleştirerek amacın dinsel düşünüşü değil, dünyayı değiştirmek olduğunu vurgular. Çünkü Feuerbach, toplumsal eşitsizlik fikrinin Hıristiyan teolojisinden kaynaklandığını ileri sürer ve din fikrinin kafalardan sökülüp atılarak yerine eşitlikçi ve adil bir tür “sevgi dini” konmasını önerir. Marks henüz 24 yaşındayken yazdığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabında din hakkında “Din, baskı altında ezilen yaratığın iç çekişidir, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” der ve burada “afyon” kelimesinden anlaşılması gereken “uyuşturucu” değil, o dönemin tıbbındaki “acı dindirici” özelliğidir. Komünist Manifesto’da, “komünistlerin, tüm proletaryanın çıkarlarından ayrı çıkarları yoktur” diye vurgulanır. Ama bizim sağcılar, yerli yersiz her fırsatta Marks’ın din karşıtı olduğunda ısrar ederler.

Bir de şu var tabii; Sözcü, Marks’ın din ile ilgili fikirlerini Avrupa’da kiliseye karşı ifade ettiği için bizim coğrafyamızda geçerli olmadığını söylüyor. Newton da yer çekimi yasasını İngiltere’de buldu diye burada geçerli olmaması mı gerekiyor? Sosyolojik bir kavram olarak din coğrafyadan coğrafyaya değişir mi? Dinin belirleyici özelliği inanç değil mi? İnancın, doğruluğu ve yanlışlığı kanıtlamayan bir bağlılık biçimi olarak, toplumdan topluma değişmesi mümkün mü? Sözcü, inancın biçimiyle içeriğini birbirine karıştırıyor ve bunun, kendi inancıyla da çeliştiğinin farkında değil.

Sözcü, ortalama bir bakış açısıyla “Batı toplumlarında da bir anlamsızlık, hedefsizlik, gayesizlik sıkıntısının olduğunu görüyoruz” diye kerameti kendinden menkul görüşler ortaya atıyor. Bununla modernite eleştirisine gerekçe ve destek oluşturmaya çalışıyor ama böyle bir eleştirinin bilim ve ilerleme karşıtı gibi yorumlanmasından da endişe ediyor. (Bu arada nedense moderniteye en köklü eleştiri getirenlerden birinin de Marks olduğunun farkında değilmiş gibi görünüyor) Ama her ne pahasına olursa olsun bu eleştiriyi yaparak da Batı’nın iyi yanlarını alıp kötü yanlarını atmaktan yana olduğunu beyan ediyor. Sanki “toplumsal gelişme” denilen şey istenildiği yer ve zamanda başlatılıp bir düğmeye basılarak durdurulabilirmiş gibi. Batı’nın F-35’lerini, S-400’lerini alırken kültürünü, siyasetini dışarıda bırakabilirmiş gibi. Sözcü, bu çerçevede batıcı bir anlayışla sol-sağ karşıtlığı üzerinden düşünmenin yanlış olduğunu vurguluyor. Mevlana’dan örnekle, “kendimize has bir gelişme” öneriyor. “İlla Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ı çarpıştırmak zorunda değiliz” diyor. Sanki bu kişiler zıt toplumsal konumlarda değilmiş de biz Batıdan öğrendiklerimizle onları böyle görüyormuşuz gibi düşünüyor. Evet, her ikisi de şiir yazıyordu. Ama bu aynı güneşte çamaşır kurutmanın insanları birbirleriyle akraba yapma olasılığından daha öte bir anlam taşımıyor. Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı parayla dergi çıkaran ve karşılığında hükümeti eleştirmekten uzak duran biriydi. Yani ezenlerin yanındaydı. Zaten onu benimseyenler de bugün yönetim katlarındadır. Nazım ise yazdığı şiirler yüzünden hapislerde süründürülen biriydi. Yani ezilenlerin şairiydi ve bugün birçok okuyucusu ise halen zindanlardadır. Biri, her ikisinin şiirini de seviyor diye aralarındaki farkın ortadan kalkması mümkün mü?

Röportajı okuyup bitirdiğimizde, şunlar aklımızda kalıyor “Hıristiyan Batı, Müslüman olduğumuz için bizi sevmiyor.” “Milli geliri arttırdık, çok şükür kendi silahımızı kendimiz yapıyoruz, sol din düşmanıdır.” İster istemez merak ediyoruz, herhangi bir kahvede de dinleyebileceğimiz bu fikirler için bunca yıl birçok üniversiteye gidip bilim, felsefe, din, politika okuyacağım diye dirsek çürütmeye, yüksek lisans ve doktora yapmaya ne gerek var?

[1] http://www.haberturk.com/son-dakika-cumhurbaskanligi-sozcusu-ibrahim-kalin-dan-flas-aciklamalar-2009182