Daniel Pennac: “Bir çocuk kitap okumayı sevmediğini söylediğinde inanırsanız, yazık edersiniz ona”

Daniel Pennac, uzun süre kitapların ve okuma zevkinin elçiliğini yaptı. Roman Gibi (çev : Mustafa Kandemir, Metis Yay. 1998, son bas. 2014) adlı denemesinde, okurun zaman aşımına uğramayan on hakkını tanımlamıştı. Gulyabaniler Cenneti’nden (çev: Selda Arkan, Metis Yay. 1997, son bas. 2007) Kamo Kitapları’na (çev : Filiz Atay, Günışığı Kitaplığı, 2002), Cabot-Caboche’tan Kurdun Gözü’ne (çev : Ömrüm Erdaş, Can Yay., 2010), her nesilden yüz binlerce okuru hayran bıraktı. Söyleşi için Paris’teki evine gittiğimizde, koskocaman eski püskü bir koltuğa gömülü, ezelden beri taktığı ufak yuvarlak gözlüğü gözünde, kaynar çayla dolu termosu yanında ve onca sevdiği kitaplarla çevrili bir halde ağırladı bizi. Biz de onu başka türlü hayal etmiyorduk zaten.

Aralık 2017’de yapılan araştırmalar, Fransız öğrencilerin okuma düzeyindeki düşüşü kınıyorlardı. Göründüğü kadarıyla bu durum git gide beterleşiyor ve artık okumuyorlar. Eski bir terane mi bu? Yoksa bir gerçek mi?

Emekliye ayrılmış yaşlı bir öğretmenim ben; otuz sene boyunca Fransızca dersi verdim. 1969’da Soissons’da ilk dersime girdiğimde, öğretmenler odasında meslektaşlarımdan ilk duyduğum şey, “Öğrenciler artık okumuyor” ve “Düzey düşüyor” idi. Elli yıldan fazla olmuş! O zaman da aynı nakarat ağızlardan düşmüyordu; hep söylediler bunu. Bunu söyleyenler kim? Tabii ki yetişkinler. İşin aslı, çocuklar anne babalarının istediği kadar okumuyorlar. Sürekli olarak, “Oğlumun kültürlü olmasını çok isterdim” diye tekrarlanıyor. Şablon haline gelmiş bir cümle bu, yetişkinlerin asıl arzuları çocuklarının lise bitirme sınavlarını geçmesi, sonra da mümkünse diplomayı alıp bir iş bulması. Bütün bunların kültürle de okumayla da alâkası yok. Dolayısıyla bu tartışmaya son vermeyi öneriyorum.

“Okuma gecesi, sevmiş olduğumuz bütün kitapların serbest ve bedava aktarımının şenliğidir” diyorsunuz. Çocukken ne okuyordunuz?

Küçüklüğümde bana kitap okumazlardı. Annemin dört oğlu vardı; çok işi ve az zamanı vardı… Beni okur yapan şey, on bir yıllık hapsimdi: Orta ikiden lise bitene kadar yatılı okula koydular beni; bazı sınıfları da çift dikiş gittim. Yatılıyken, kendime ait bir dünyaya çekilme ihtiyacı duyuyordum bazen; bu dünyayı ise en baştan beri okumayla buldum. Üstelik okumak yasaktı; etüd zamanında ödevlerimizi yapmamız gerekiyordu; bunun dışında her şey yasaktı, dolayısıyla gizlice okuyorduk. İlk okuduğum kitapları çaldım, ne zevkti! Orta ikide Alexandre Dumas’nın Üç Silahşörler’ini, Bragelonne Vikontu’nu okudum… Çok sayıda Rus klasiğini de okudum: Dostoyevski, Çehov, Tolstoy… Sırf gıcıklık olsun diye, okulda okumamız için dayatılan Fransız klasiklerini okumamak için… Bu yüzden Ruslar’a ve Dickens’a kaçıyordum.

İlk okuma heyecanını hüzünlü metinler tattırdı bana. Önce Andersen ve Çirkin Ördek Yavrusu…, çünkü bir sürü kompleksim vardı, okulda çok kötüydüm ve kendimi o ördek yavrusuyla özdeşleştiriyordum. Daha sonra, umutsuz olmasına rağmen azmeden, yiğit mi yiğit, harikulade bir keçi yavrusunun cisimleştirdiği o özgürlük kavgası, Mösyö Seguin’in Keçisi geldi. Peşinen kaybetmeye mahkûm olunması fikri allak bullak ediyordu beni. O hikâyeye bayılıyordum!

Çocuklar hazin hikâyeleri neden bu kadar severler?

Çünkü ölüm duygusu vardır onlarda! Küçük çocuklar doğal olarak metafizikçidir. Kendilerinden çok uzak olmayan doğumlarına bağlı olarak, ölüm fikri ve anne babalarının ölme riski vardır. Sonra, buluğa girdikleri ergenliğin başlarıyla birlikte, psikologlaşır ve ahlâkçılaşırlar: Ebeveynlerini salak bulurlar. Onları gözlerinde büyütmüşlerdir ve artık doğru orantılarına indirirler. Daha sonra da biz erişkinler, bilgi kuramcıları, mantıkçılar ve muhasebeciler haline geliriz.

Sizin anneniz babanız hangi kitapları aktardılar?

Bir kütüphanede doğdum, babam sıkı bir okurdu. Birlikte Thomas Hardy’nin tüm kitaplarını okumuştuk ve bunun üzerine tartışıyorduk. Kitaplarının bu kadar hüzünlü olabilmesi için Hardy’de çılgın bir mizah olması gerektiğine dikkatini çekiyordum. Mesela Tess’te, her bölümde bir öncekine fazladan bir felaket eklenir. Böyle bir şey yazmak için matrak biri olmak gerektiğinden eminim !

Bu aktarma isteğiyle kızınıza ne okuyordunuz?

Kızım çok okur, ama onda bu doğal bir şey. Küçükken ona tabii ki Ernest ve Célestine’i anlatıyordum! Ben iri ayı Ernest’tim, o da ufak fareydi.

Roman Gibi’de tanımladığınız, her zaman geçerli okur haklarının dokuzuncusu, yüksek sesle okuma. En küçükler için âyinsel bir temel gibi bahsediyorsunuz bundan. Kızınıza her kitap okuduğunuzda, aranızda “Sevginin yeni bir tene büründüğü”nü ve bunun bedava olduğunu yazıyorsunuz.

Ya evet! Bedavalık mefhumu temeldir. Bir gün size, “Bunu oku, müthiş iyi” diyerek bir kitap hediye edersem, bu işi yaptıktan sonra, onu okuyup okumadığınızı hiç sormam. Asla! “Baksana, sana verdiğim kitabı okudun mu?” Bu, okuma hevesini mahveden bir şeydir, korkunç caydırıcıdır. Kitap hediye ettiğiniz birine okuyup okumadığını sakın sormayın. Bir hikâyeyi okuduğunuz çocuklar için de aynı şey geçerlidir: Anlayıp anlamadıklarını sakın sormayın — sizin sorununuz değildir bu; sevip sevmediğini de sormayın. “Sevdin mi? Sana okuduğum kitabı sevdin mi?” Ne kadar saldırganca bir şey bu!

Yüksek sesle çok sayıda okuma yaptınız; önce öğrenciler için, sonra da birçok kez sahnede, özellikle de Avignon Festivali’nde Herman Melville’in Bartleby’sini. Ne bakımdan bunun çok önemli bir okuma biçimi olduğunu düşünüyorsunuz?

Dağıtmış olmakla şöhret yapmış berbat öğrencilerim vardı… Onların kusurundan değildi bu; ama okulda tam bir felaket yaşıyorlardı, özellikle de okumayı sevmediklerini ileri sürüyorlardı. Bir çocuk kitap okumayı sevmediğini söylediğinde inanırsanız, yazık edersiniz ona. Siz de öğretmen olarak halt etmiş olursunuz. Sakın inanmayın ona! Aslında size şunu demektedir: “Ben okuduktan sonra bana soracağınız sorudan korkuyorum.” Dolayısıyla, o çocuğu okumayla barıştırmak için, ona bir hediye vermek ve yüksek sesle bir şey okumak lâzımdır. Bu usûle önce direnir, size şöyle derler: “Goriot Baba mı? Ama o çok sıkıcı, müfredatta zaten!” O zaman onlara, zavallı Goriot Baba’nın sonunu, can çekişmesini okuyun; çetecilerle dolu bir sınıfın bile zırladığını görürsünüz! Emma Bovary’nin ölümünde de ağlarlar!

Böyle okumaktan ne zevk alıyorsunuz?

Öğrencilerle işin zevki, onların çehrelerinde metnin cisme büründüğünü görmektir. Metnin bir bakışta cisimleşmesi harika bir şey: Çocuk ilk başta sıkılıyormuş gibi yapar, bundan hoşlanmıyormuş gibi davranır, sonra, azar azar, o meteorolojik dönüşüm olur, gözlerindeki gök masmavi olur. Neredeyse hiçbir zaman kaçmaz bu. Okumaya mutlak biçimde kapalı olanlar çok enderdir; otuz yıllık meslek hayatımda bir iki taneyle karşılaştım.

Fransızca yayıncıların sivil toplum örgütü (SCELF), kütüphaneler de dahil olmak üzere herhangi bir kamu mekânında gerçekleşen tüm okumaları ödemeli hale getirmeyi tasarlıyor…

Daha neler? Kütüphane bedava bir yerdir ve öyle kalmalıdır. Bu fikir rezalet, akla hayale gelmeyecek bir şey. Yayıncılar her okuyandan otuz avro almak istedikleri zaman, yazarın alacağı yüzdeden bahsetmiyorlar. Hiçbir zaman! Dolandırıcılık bu, buna karşı mücadele vermek gerek. Nokta. Ortalıkta dolaşan dilekçeyi de imzaladım zaten.

Kamo’nun maceraları, Ernest ve Célestine, Cabot-Caboche… Birçok çocuk kitabı yazdınız, ama bir çocuğa neredeyse her şeyin okutulabileceğini de söylüyorsunuz (siz de Savaş ve Barış’ı 12 yaşında okumuşsunuz), değil mi?

Bir çocuğa her şey okunabilir; böylece her şeyi okuyabildiğini anlayacaktır. Mesela Joyce’u alın: Ulysses’in tamamının bir çocuğa okutulamayacağını düşünürüz ve doğrudur bu; doğru bölümleri seçmek gerekir. Dedalus’ta Joyce, onu komünyon törenine hazırlayan Cizvit papazının cehennemi nasıl takdim ettiğini anlatır. Yirmi sayfalık bu cehennem tasviri yüce ve dehşet vericidir; tahayyül edebileceğinizin en kanlısından da beterdir, görülmemiş bir şeydir bu!
Çok tutkulu olmasına rağmen, ergenlere çok sık okuduğum bir metindir bu. Özetle şunu söyler: “Cehennemdesin, yanıyorsun, ilelebet ateşte kalacaksın. Bu alevler ışık verse bir teselli olurdu, ama hayır! Körsün! İcabında yalnız olup biraz kımıldayarak rahatlayabilirdin; ama hayır! Son derece sıkışık bir mekânda milyonlarcasınız. Bütün bunlar orada bulunan diğer günahkârlara karşı mutlak bir nefreti büyütüyor”. Korkunçtur. Bu metin olağanüstüdür.

Okuma zevki böyle mi verilir?

Tam olarak! Küçüklere hikâyeler anlatmak lâzım: Romanlar anlatılabilir, Madam Bovary anlatılabilir. Kardeşim bana Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını şöyle özetlemişti: “Bir herifi seven ve başka biriyle evlenen bir kızın hikâyesi.” Mükemmel. Bunu duyunca işin aslını kendi görmek istemez mi insan!

Fransız yazar Daniel Pennac ile Télérama’dan Julia Vergely’nin yaptığı ve 18 Ocak 2018’de yayınlanan söyleşiyi Medyascope’tan Haldun Bayrı çevirdi.