Demirtaş’ın kararı – Akın Olgun

Demirtaş’ın “ayrılık” kararı, HDP’ye oy vermiş, gönül vermiş geniş bir kesimce şaşkınlık ve biraz da kaygı içerikli bir tepki oluşturdu. Demirtaş ve onun sözlerinde, cümlelerinde, duruşunda karşılığını bulan gönül bağı, yeniden umut etmenin de kendisi oldu hep.

İnsanlar, ”Ne oluyor?”, ”Neden?” ve ”Neden HDP bu ayrılık kararına karşı ‘hayır’ diyerek ve daha güçlü bir sahiplenme ile karşılık vermiyor?” soruları ile kaygılarını dillendirdiler, dillendiriyorlar. Bu kaygılar büyük bir sahiplenme göstergesidir ve bizi BİZ yapan en önemli bağı Demirtaş ile kurmuş kitlelere “tavrına saygılıyız” söylemi pek de açıklayıcı gelmiyor. Bir eksiklik var söylemde ve derinden hissediliyor.

Elbette HDP’nin öncesinde hayat bulan ve devletin gazabına uğrayan partiler bir lider partisi değildi. Çıktıkları dönemler, üstlendikleri rol, ödedikleri bedeller bir bilinç süzgecinden, tecrübeden ve politik deneyimlerden kendini yeniden ve yeniden üreterek HDP’ye vardı. Bu yüzden HDP yeni bir parti değildi. Ödenmiş tüm bedellerin bir toplamı olarak, süreci, ihtiyacı ve talepleri doğru değerlendirmiş, özlenen bir ülke talebini Türkiye ve devlet gerçeği içerisinde somut, elle tutulur hale getirme becerisiyle siyasi damgasını vurmuştu. Öncekilerden farklı olarak, kendi liderini de demokratik zeminde yine kendisi yaratmıştı HDP. İşte bu, yeni olandı. Hesaplanmış, önceden ön görülmüş falan da değildi.

Her yeni olanda duyulan sancılar elbette hissedildi. Statüko ve ezberler buna karşı ayak diredi. “Olmaz”lar, “ama”lar çoğaldı ve kendini dayattı. Dayattığı yerde kırılmalar yaşandı, iç tartışmalar dışarı taştı, eleştirilerin dili sivrildi, imalar, göndermeli ifadeler vb siyasetin doğallığında açığa çıktı. Tüm bu tartışmalar, henüz bir oturmuşluğun sağlanamaması, Kürt Hareketinin dallarının genişliği ve budaklı oluşunun handikapları gibi hemen her şey siyaset yapma biçimine de yansıdı ama bunları aştı HDP. Gerçek siyaset zeminine oturmaya ve önemli bir faktör olmaya başladı. Üstüne aldığı ve bence oldukça ağır olan müzakere sürecini, bölge dengelerinde yaşanan dalgalanmaları, devlet içi hamlelerin yarattığı baskılanmaları zorlansa da aştı. Elinin kolunun bağlandığı dönemler de oldu, yanılsamalara düştüğü dönemler de. Zamanında müdahil olamadıkları da oldu, hamle yapmakta geç kaldıkları dönemler de. Düşe kalka, kafasını gözünü kıra kıra pişti siyasette. Zemin kaygandı ve bu zeminde siyaset yapmak için örgütlü anlayışa, erdeme, onura, sağlam ve sarsılmaz olmaya ihtiyaç vardı. Kaymalar oldu, düşmeler oldu, sarsılmalar oldu parti içinde ama hiçbir zaman ana omurga bükülmedi ve hep dik durdu.

Devletin ve iktidarın karşısında yalnız bırakıldığı dönemleri de gördü. Yan yana görünmemek için kaçışanları da. Sadece devlet tarafından değil, toplumsal muhalefetin çevresinde bulunan birçok kesim tarafından da “tehdit” olarak algılandı. Siyaset sahnesine çıkan ve aslen Kürt partilerinin devamı niteliğinde duran bir parti nasıl olurdu da Türkiye siyasetinin önemli bir değişim gücü haline gelebilirdi? Haziran seçimleri bir dönüm noktası oldu. Parti binaları yakıldı, yıkıldı. Irkçı, şoven linç gösterileri sokaklara taşındı. Kürt avı başladı ülkenin her yerinde. Mitingleri, parti binaları bombalandı, kurşunlandı ama “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş’ın o sesi, dalga dalga yayıldı, “özgürlük, barış, demokrasi” diyenleri sarıp sarmaladı, ses büyüdü, umut büyüdü ve üzerine atılan ölü toprağını silkeledi insanlar. Bir zafere ihtiyaç vardı ve o zafer bizi yeniden BİZ yapacaktı. Zafer kazanıldı. Tüm bunlar yaşanırken partinin başında Demirtaş ve Yüksekdağ vardı.

HDP, örgütsel gücünü yansıtan bir lider çıkardı içinden ve o lider, kişisel özellikleri ve vasfıyla dönüştürücü rolünü gösterdi, kanıtladı. Kitlelere heyecan veren, direnme duygusunun düştüğü yerde tek sözü ile yeniden hareketlendirerek dinamizmi sağlayanlara evet lider deniyor. Özetle Demirtaş, nicel birikimleri toplumsal füzyona dönüştürmeyi başarmış ve kendi ekseninde bir çekim gücü oluşturarak siyasetin belirleyici aktörleri arasına girmiştir.

Alışılmış olanın dışında olmaktır bu. Ezberlerin ve statükonun dışında olmaktır ki her zaman sempati ile karşılanmaz, bir yerlerde öfkeyi de çoğaltır.

Kürt Hareketi içerisinden Demirtaş’a dönük, farklı, olumlu ve olumsuz sesler duyabilirsiniz. Bunu “şahinler ve güvercinler” diyerek yorumlayarak okuma yapmaya çalışanlar, defalarca tökezlemiştir. Roller, etkileşim alanları vb zaman zaman iç içe geçse de, kendi özgünlüğünü hep korumaya çalışmıştır HDP.

Aynı zamanda Kürt siyasi hareketi içerisinde bir “sallabaş” durumu olduğunu düşünenlerin yorumları da hatalıdır. Kendi iç krizlerini demokratik yol ve yöntemlerle aşma anlayışı ve yönteminin hemen hemen tüm alanlar için geçerli bir politik yaklaşım olduğunu görüyoruz. (“Demokratik Ulus, Öz yönetim ve bir arada yaşama” çizgisinin başka türlü hayat bulmasının mümkün olmadığına inanan ve bunu tüm kurumsal işleyişe hâkim kılmaya çalışan, ısrar eden bir dönüşüm çok uzun zamandır yaşanıyor ki çeperi bu kadar geniş olan bir siyasetin bunu yapabilme becerisi ayrıca incelenmelidir.)

Öte yandan, Demirtaş’ın popülaritesinin, olması gerekenin önüne geçtiğini söyleyen, kimi zaman devlet tarafından pompalanan, kimi zamansa siyaset içi yarışta kendini ortaya atan söylemler oldu. Bu kadar büyük ve etkisi olan bir örgütlü güç için bunun bir karşılığı var mı, tartışılır.

Anlayış ve yaklaşım farklılıklarının siyaseti ve siyaset yapma biçimlerini zorladığını söylemek ise yanlış değildir. Özellikle yasal, demokratik zemin içerisinde olanların, ülkede ve bölgede yaşanan gelişmeler ile kitlelerin tepkileri ve beklentileri arasında sıkışma, esnekliğini ve hareket etme alanını kaybetme ve kriz durumları yaşama halinden, HDP de payını hep aldı. Tıpkı AKP ve CHP’nin içinde bulunduğu ve yaşadığı krizler gibi.

Liderler kendisine dayatılanı değil, kendi sözlerini söylerler.

Demirtaş’ın aldığı “ayrılık” kararında parti içi tartışmaların veya Kürt Hareketinin izleri ne kadar vardır bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var: Ne yaşanırsa yaşansın Demirtaş, sadece aklıyla değil kalbiyle de konuşan ve kitleleri birbirine yakınlaştıran, dönüştüren bir liderdir.

HDP’nin bir iç tartışmaya sürüklenerek, kazandığı ve kazandırdığı güven duygusunu kaybetmemesi de çok önemli. İktidarın baskıyı arttırarak, parti içinde çatlaklar yaratmaya dönük hamleleri görünmüyor değil. HDP’nin, devletin şoven, ırkçı duvarında açtığı o deliği, devlet hala kapatabilmiş değil. Aldığı darbeyi de atamadı üzerinden. Duvarında açılan deliğe ne kadar yama yaparsa yapsın, asla eskisi gibi olmayacak, bu kesin.

Demirtaş’ın ve tutuklu milletvekillerinin karşısında sürekli balkabağına dönüşen bir iktidar ve devlet var. Rehin politikası bile başlı başına bunu ele veriyor. Demirtaş’ın, rehin tutma ve cezalandırma politikası ile siyaset yasağı getirilerek önünün kesileceği ve bu yüzden partinin kendi yönünü çizmesi gerektiğine dönük yaklaşım, devletin genel susturma ve yok etme politikası ile karşılaştırınca çok anlamlı gelmiyor maalesef.

Aksine Demirtaş ve tutuklu milletvekillerinin etrafında örülecek bir direniş zincirinin hem partiyi, hem de kitleleri daha dinamik tutacağını söylemek mümkün. Bunu sahiplenmesi gereken ise içerisi değil dışarısı olmalıdır. Dışarısının içeriye bu güveni ve duyguyu vermesi gerekir. Etik olan budur. İçeride olanın kendisine dair bir hak, bir beklenti içerisinde olması ya da bunu dile getirmesi ne mümkün ne de olasıdır.

“Ayrılık”, sürecin getireceklerine dair daha güçlü bir konum da sağlayabilir elbette. Bir barış siyasetçisi olarak, siyaset üstü bir zemini de yaratabilir, mümkündür. Her ne olursa olsun, ne devlet Demirtaş’ı düşürebilir, ne de toplumsal muhalefet güçleri ondan uzaklaşabilir.

Özetle söylersek; güç veren güçlenir.