Devlet karardıkça sendikalar sarardı

Kozmetik bakım ürünleri fabrikası Flormar ve Makro-Uyum, Real direnişi 121. gününde. Flormar direnişi insanca yaşam hakkı için direnişe geçen işçilere olduğu kadar dışarıdaki pek çok insana da umut verdi. Umut-Sen örgütlenme koordinatörü Başaran Aksu, fabrikaların işçiler için cezaevi iken Flormar işverenin bunu şeklen de göstermiş olduğuna dikkat çekiyor.

İşçilere karşı bir düşman hukukunun geliştirildiğini söyleyen Aksu, ‘’Asgari ücretin neredeyse yarısının eridiği bir döneme girdik ve işçi de bunu önümüzdeki 3-4 ayda hissetmeye başlayacak. Ama solun krizle mücadele konusunda hiçbir hazırlığı yok’’ diyor. Aksu, ancak krize karşı devlet ve sermaye gruplarının aylar önce sendikaları gasp ederek, kontrol ederek hazırlık yaptığını ifade etti.

İşçi direnişlerinin Kürt Hareketi ve Sol’un gündemine girmediğini belirten Aksu sorularımızı yanıtladı.

Flormar direnişini bize anlatabilir misiniz? Kaçıncı gündeler, valilik neden ses araçlarını dahi yasakladı?

Flormar; Gebze ve diğer sanayi bölgelerindeki tipik sendikal örgütlenmelerden bir tanesi. İşveren tutumu açısından tipik diyorum. Çünkü zaten bizim için süreç şöyledir: Bir işçi sendika çağrısı başlatır, patron tarafından bu girişim duyulduğu zaman, zaten çok bastırılmış bir şekilde işçileri çalıştırdıkları için süreç başlar. Asgari ücretle çalışıyor buradaki arkadaşlar. Despotik bir yönetimin baskısı altında çalışıyorlar, tıpkı AVON’da olduğu gibi. Ağırlığı kadın işçilerden oluşuyor ve hepsi bir bant sisteminin etrafında hıza dayalı çalışıyorlar. Ve tabii yoğun bir emek sömürüsü var. Düşük ücrete ise kadınlar, çalışmayı bir tür “özgürleşme” alanı içerisinde değerlendirdikleri için razı oluyorlar. Daha genç yaşlarda evden çıkış olarak görüyorlar ücretli işi, bunu salt muhafazakâr işçi kadınlar açısından söylemiyorum, mavi yakalı kadın işçilerin ağırlıklı bir bölümü açısından söylüyorum. Yoksulluğun barındırdığı bir muhafazakârlık vardır. Solcu da olsa, Kürt de olsa, Alevi de olsa… Kadınlar da ‘evden çıkış’ bir ücrete takılmadan, çalışmanın ağırlığına takılmadan bir özgürleşme imkânı olarak görülüyor. Dolayısıyla düşük ücrete uzun süre tahammül edebiliyorlar. Bunu sorun etmiyor, çünkü kendi banka kartına kendi parası yatıyor. Fakat yıllar geçtikçe bu bir işçileşme deneyimi biriktiriyor, işçileşiyor o kadın. İşçilik bilinci üretiyor ve sorgulama başlıyor.

Peki sendika ne yapıyor bu durumda?

Sendika da tam o noktada devreye giriyor. On yıl geçti, benim hayatımda hiçbir değişiklik yok; ruhum yoruldu, bedenimde meslek hastalıkları ortaya çıktı diyor ve bu on yılda da patronun hayatındaki varsıllaşmaya, dönüşüme tanık oluyor. İş yerindeki teknolojik dönüşümü, kapı önünde işveren ve yöneticilerin kullandıkları lüks araç dönüşümünü izliyorum ve bu ücret artık bana da yetmiyor. Geleceğimi düşünmek zorundayım, o zaman sendikalı olmalıyım diyor. Bize gelen çoğu işçi bunları söylüyor; ancak bu yaygın bir eğilim olsa da bunun kuvveden fiile geçmesi ilişkisel bir şekilde oluyor. Genelde biri çıkıyor, ‘Hadi arkadaşlar bunu yapalım artık,’ diyor ve hareket başlıyor. Kimse çıkmadığında da üstü örtük olarak kalıyor, öteleniyor, bir ‘olay’ çıkıncaya kadar. Flormar’da işçi arkadaşlar Petrol-İş Sendikası’nı tercih etti.

Bu süreçte kaç kişi işten çıkartıldı?

İşveren peyder pey işten çıkarmalara başladı tabii sendika sürecinden haberdar olunca, yaklaşık 134 arkadaşımıza ulaştı bu sayı. Şimdi Erdoğan’a baktığımızda yıllar evvel kendi siyaseti gereği on kez patron övüyorsa, bir kez de işçi övmek zorundaydı. Binali Yıldırım’ın söylediklerini hatırlayalım: O da işçileri överken de sendikaya üye olduğu gerekçesiyle işten atılan kim varsa bana gelsin demişti. Devlet eskiden göstermelik olarak işçi ve patronun arasını bulmaya çalışıyordu, kendince bir köprü görevi kuruyordu. Ancak şimdi baktığımızda, ki durum dünyanın genelinde de böyle, devlet patronlara olan desteğini gizlemiyor artık. Gerek duymuyor buna. Doğrudan, çıplak bir şekilde sermaye sınıfının yanında olduklarını altını çize çize söyledikleri çokça pratikleri var şimdi.

Flormar’da da çok pervasız bir işveren var, yine çok pervasız ve sürekli yalan söyleyen bir ortak var: Yves Rocher. Yves Rocher özellikle sosyal medyada direnişle ve sömürüyle kendilerinin bir alakası olmadığını her fırsatta söylüyor örneğin. Yves Rocher, Flormar’ın ortağı; ancak her bir yurttaşın paylaşımının altına bunu inkâr eden cümleler bırakıyor. Bu kadar riyakar bir tavır, böyle bir halkla ilişkiler çalışması da bu döneme özgü sahiden. Eskiden de hükümetler, patronlar yalan söylüyordu ama toplumda da bir erezyon var artık. İşçiler de izliyor sosyal medyayı, keza sosyal medyanın etkisiyle de çoğu kişi haberdar oldu Flormar’dan. Ancak orada da destekçilerin duygusu işçilerin bir adaletsizliğe uğradığı oluyor; bu duygu politik tercihine yansımaz her zaman, bunu unutmamak gerekiyor. Bir kural olarak işler şöyle yürümüyor yani; bu adaletsizliğe karşı geliyor ve bir sonraki politik tercihi de bu olacak.

Flormar’da işçiler neyle suçlanıyor?

Flormar direnişinde yasaya, anayasaya aykırı tek bir suç bulamazsınız. Aksine anayasaya aykırı bir şekilde işçilerin işten çıkarıldığını görüyoruz. Bunun cezai bir yaptırımı var işverene dönük; ancak geldiğimiz noktada işveren değil, sendikalaşma hakkını kullanan işçiler ‘suçlu’. Valiliğin ses yasağı gündemine gelecek olursak, direnişi kırma yönünde büyük bir baskı var. Birkaç hafta önce pankartları ve dövizleri söktüler, işçilerin durduğu yere duvar ördüler, tel örgüler çektiler, otobüslerin lastiklerini patlatıp engellemeye çalıştılar geçişleri, çiti modernize ettiler. Fabrikalar, işçiler için bir cezaevi iken Flormar işvereni bunu şeklen de göstermiş oldu işçilere. Normalde solun, Kürt Hareketi’nin de gündemine çok girmiyor maalesef işçi direnişleri; ancak Flormar’da kadın işçilerin özne olması, feminist hareketin desteği, direnişin seçim dönemine denk gelmesi işçiler açısından hayli avantajlı oldu. Ancak işveren açısından da hala süren bir karşı direniş var.

Satışlarının düşmesine rağmen devam ediyor buna, nereye kadar direnir?

Bu da direnişin etrafında kenetlenen insanların, oraya giden basın açıklaması yapan, halay çeken insanların Flormar işverenine diz çöktürecek bir dayanışma örgütlemesiyle biter onun karşı direnişi. İşçilerle ekonomik dayanışmayı, Petrol-İş Gebze Şubesi örgütledi diyebiliriz. İşçilerle muazzam bir dayanışma içerisine girdiler. Üstelik genel başkanları AKP’li olmasına rağmen, şube özerk bir tutum izledi. Onlar kongre sürecinde olduğu için şube bu çatlaktan yararlandı ve iyi bir şekilde direnişi örgütledi diyebiliriz. Başka türlü markaj da yiyebilirlerdi çünkü. Mali yükü de tamamen sendikanın sırtına yüklemek doğru değil, o işçilerin her birinin de ayrı bir hayatı var çünkü. Direnme işi de zor bir iş, yüksek bir sorumlulukla bir dayanışma içerisinde olunması gerekiyor.

Flormar’a dönük boykotun etkili olduğu söylenebilir mi? Şu an çoğu mağazada yüzde 60-70 indirimle satılıyor.

Elbette söylenebilir. Keza yüzde 60-70 indirim de sömürünün ne denli bir boyutta olduğunun apaçık bir göstergesi. İşverenin elinin gücünü, biriktirdiği sermayenin oranını gösteren dehşet bir oran yüzde 60-70. Her tüketicinin de nasıl kandırıldığını, onun parasının da hangi boyutta sömürüldüğünün bir fotoğrafı bu indirimler. Bu da aynı zamanda boykotun nasıl etkili olduğunun da göstergesi.

Uyum ve Real işçilerinin mücadelesi hayli görünür. Geçtiğimiz günlerde Migros’lardan birindeki bütün kasaları kilitlediler. Halkın bu duruma yaklaşımı nasıldı?

Kasa kilitleme eylemlerini depo işçileriyle de daha önce Kadıköy’de yapmıştık. Ben de ilk orada tanık oldum bu eyleme. Alışveriş yapan insanların hepsi işçilerle beraber kasadan aldıkları ürünleri bırakıp çıktılar; ama bu tabii, o an’a has bir tutum oluyor. Eylem anında tüketici kural olarak tutarlı davranıyor. Saygı duyuyor her şeyden önce. Kasa kilitleme hayli yaratıcı bir eylem, perakende sektöründeki bir direnişin etkili olabileceğini gösteren bir eylem. Makro-Uyum ve Real farklı olsa da burada görmemiz gereken veya üzerinde durmamız gereken şu: Burada ‘hileli iflas’ dediğimiz, sermayenin oynadığı oyunlardan birisine tanıklık ediyoruz. Şirket kendisini satılıyor olarak gösteriyor ve birinde 1500, diğerinde 1700 işçi birikimleri olan kıdem ve ihbar tazminatlarını alamadan direkt sokak ortasına “atılıyor’. Hileli iflas gösterdi şirketler, büyük şirketlere satıldı ve büyük şirketler de bu konunun muhatabı biz değiliz diyorlar.

Real işçileri Tez-Koop İş Sendikası’na üyeydiler, sendika başlangıçta konuyla ilgileniyormuş gibi yaptı; ancak sonra ipe un serdi. İşçiler Nakliyat-İş Sendikası’na ulaştılar. Nakliyat-İş’in iş kolunda değiller; ama onlar geldiği için Nakliyat-İş sorumluluk aldı ve direnişi, dayanışma çizgisini sahiplendi. Burada da başka bir tartışma oldu Metro AG, bu hileli iflasta görev aldı ve Metro AG bu şirketleri satın aldı. Nakliyat-İş ve Real işçileri de dolayısıyla, bu işten çıkarmalarda Metro’nun doğrudan sorumlu olduğunu söyledi. Metro’nun bünyesinde çalışan ve buradaki sendikaya üye olan arkadaşlar, dönüp Real işçisi haklıdır, çünkü bu işçiler mağdur edildi diyen bir tutum alamadılar. Aksine Nakliyat-İş’in varlığını sorguladılar, Nakliyat-İş’in işi değil dediler. Yön gösterici olmadığında bu işçiler darmadağın olacak, birikimleri patrona kalacak, bunun anlamı bu. Ama orada dayanışma örgütlemek yerine iki işçi grubunu karşı karşıya getirdiler. Sosyal-İş bunu üyesi işçilere anlatsa orada başka bir dayanışma, bir sınıf kardeşliği doğacaktı. DİSK’in sendikalarının tamamına bakın, Birleşik Metal hariç Real ve Uyum işçileriyle ilgili tek bir duyuru, paylaşım göremezsiniz. Böyle bir düşman hukukunu, işçiye karşı geliştiremezsiniz. Yan yana durmamayı tercih edebilirsiniz; ama sınıfa karşı sorumluluğunuzu bu kadar yok sayamazsınız.

Bir yılı aşkın sürüyor bu direniş, neden solun ve sendikaların gündemi değil? Neden bir Flormar olamadı?

Bunu sorgulamamız gerekiyor. Real’de asıl derdimiz neden bir sol gazetesinde bile gündem olmadığı, bir CHP’li veya HDP’li vekilin bunu kürsüde gündemleştirmemesi, DİSK’in direnişe yönelik tutumu olmalı. Bu işçiler seslerini duyurabilmek için AVM’leri tercih ediyor özellikle. Özel güvenlik ve gözaltı tehdidine rağmen. AVM’de bir anda ortaya çıkan işçiler, orada alışveriş yapan insanların gündelik yaşamla kurduğu bağı da sarsıyor. Bir dakika, çok güvenli bir yerdeyim aslında, bu nereden çıktı gibi bir gerçeklikle de yüz yüze kalıyorlar. Çoğu destek oluyor ayrıca, bu da hayli önemli bir durum. İlkçağdan birileri gelmiş, hissine kapılıyorlar muhtemelen. Burada tek yapılacak olan bu işçilerin yanında yer almak ve o dayanışmayı örgütlemek; ama sadece sen bunu söylediğinde agresif oluyorsun, sekter oluyorsun. Beşiktaş Belediyesi önünde 85 gün direndi insanlar, kimse yanlarında olmadı. Yalnız bırakıldılar, DİSK binasının hemen yanında oldu bu direnişler. DİSK’in CHP’yle bağı, onunla bağı bununla bağı bir tür otosansüre dönüşüyor artık. DİSK’in etrafında konumlanan medya organları da tek bir mikrofon uzatmaz örneğin bize. Bunun adı açık sansür ne yazık ki. O konfor sürdürülmek isteniyor.

İstanbul ve Türkiye genelindeki Türkmen, Özbek, Azeri işçilerin akıbeti nasıl şekillenecek? Kürt işçiler bu tabloda nerede?

Avrupa’nın Çin’i olmak sıkça kullanılan bir kalıp ve ben de kullanıyorum. Denizli’deki işverenler bir sene kadar önce biz de göçmen işçi istiyoruz diye bir isyan bayrağı açtılar çünkü Antep’le yarışıyorlardı tekstil sektöründe. Antep’te Suriye’den gelen göçerlerin emeğinin kullanımı söz konusuydu. 500 liraya, 700 liraya çalışmak zorunda oldukları ve Cihadist örgütlerin, devletin ördüğü bir sisteme hapsolmuş durumda göçer işçiler. Bu emek yasadışı bir şekilde kullanılıyor. Türk ve Kürt işçilerin de emekleri sömürülüyor; ancak göçer işçilerin durumu bu sömürüye ek bir basınç oluşturdu. İşçi daha fazlasını talep edemez hale geldi ve yabancı düşmanlığı mefhumu da ayyuka çıktı. Antep’te, Maraş’ta, Adıyaman’da hayli yaygın bu durumda. Batman’da 3. organize sanayi bölgesi planlanıyor, Maraş’ta keza. Devlet, bilinçli olarak Kürt illerine doğru sanayiyi kaydırıyor ve bunu böyle bir emek sömürüsüyle yapıyor. Hızlı öğrenebilecekleri, taşıma işleri gibi yoğun olarak kullanılmaya başlandı bu işçiler, keza inşaat ve tekstil sektöründe de. Öncesinde Türk işçilerin altında Kürt işçiler vardı, şimdi Kürt işçilerin altına göçerleri yerleştirdiler. Bu sınırsız insan kaynağı sağladığı gibi sınırsız bir sömürüye de dönüştü. Türkiye’nin uluslararası konumlandırılışının bir sonucu zaten bu durum. İlkel bir sermaye birikimi örgütlendi uluslararası destekle, buna açıkça kölelik sistemi diyebiliriz. Kimseye derdini anlatamayan, anlatsa da ırkçı tepkilerle karşılaşacağını bildiğimiz insanlar bunlar. Hadi göçmen işçilerin dünyasına girelim, diyen bir kişi çıkmıyor ama ne yazık ki.

Göçmenler üzerine yazanların bile gündemi olmuyor çoğu zaman, olabilenlerde ise rotaryen bir tınısı olan dayanışma ortaya çıkıyor. Ki zaten Türkiyeli işçilerin derdine derman olamazken, buna bir çözüm üretmeye çalışmazken göçer işçilerin sorunlarıyla ilgilenmek, sadece ilgileniyor gibi görünmek olur. Sahtekârlık olur. Ben yine göçmenlerin kendi travmalarından, kendi deneyimlerinden bir kıvılcım çıkacağını düşünüyorum. Çünkü ne kadar kafamızı çevirirsek çevirelim, bu insanlar sıradan deneyimlerden geçmiyor ve ne yazık ki çoğumuz bunun farkında değiliz.

Solun hiçbir hazırlığı yok

Ekonomik krizle sol mücadele edemez. Çünkü mücadele edebilecek bir hazırlığa sahip değil ve böyle bir konumlanışı yok, en azından bugün itibariyle. Ekonomik krizin şu an en azından ne olduğunu ve sonuçlarını topluma anlatma çabası içinde olsa, bunu bile başarsa anlamlı. Bunu bile başaramıyor ama. Kriz koşullarında bu çabaya girse hayli de ‘kazançlı’ çıkar ama. Büyük sermayeler küçük sermayelere el koyuyor, emekçilerin birikimlerini gasp ediyor, sermayeye bir şey olmuyor; ama senin ürettiklerini sermaye gasp etmiş oluyor. Kapitalizm zaten bunu fırsata çeviriyor. Devlet ve sermaye kriz hazırlığını sendikaları gasp ederek, kontrol ederek yaptı. 180 bindi, 2015 Metal Fırtına sürecinde Türk-Metal üyesi sayısı, şimdi 209 bin. 2008’den beri de 100 bin arttırdı üye sayısını. Metal işçisi işçi sınıfının beynidir, beyin hareketsiz kılınmak isteniyor. Yöneticileri hırsızlıktan yargılanan Öz-İplik-İş’e büyük tekstil fabrikalarının çoğunu bağladılar. Kamuda Hak-İş’i 650 bin üyeliğe çıkardılar. Sarı sendikaları böylesine örgütleme çabası, devletin krize yönelik önlemi ve hazırlığıydı. Solun enstrümanı ise yoktu, kalmadı.

DİSK bürokrasisi, küçük-büyük tüm sendikaları yuttu, kendi de etkisizleşti. Özel sektörde Birleşik-Metal, Nakliyat-İş, Tümtis, Deriteks, Tek-Gıda-iş, Petrol-İş kaldı. Ki bu sendikalara üye olanlar da direkt işten atılıyor. Doğrudan sendikadan, sağlık işleyen bir toplu sözleşmeden yararlanan 100 bin işçi yok, diyebiliriz. Ama bu krizde de ben inanıyorum ki bu küçük sendikaların etkisi olacak. Onların direnci, inadı yine bir şeylerin önünü açacak, açacaksa.

Asgari ücretin neredeyse yarısının eridiği bir döneme girdik ve işçi de bunu önümüzdeki 3-4 ayda hissetmeye başlayacak. Bölgelerde benim gördüğüm şimdilik krizi fırsata çeviren patronların aldığı önlemler var, ücretsiz izne çıkarmak işçiyi vs. Ama önümüzdeki dönem daha örgütlü bir şekilde bu sarı sendikaları da aracı yaparak ‘Durum milli durum aynı gemideyiz’ deyip işin içinden daha rahat sıyrılmaya çalışabilirler. Sarı sendikalar ve besledikleri mafyalar, ülkücü, islamcı cemaat ağları, işçiler arasında bu durumu örgütleyecek güce de sahip ne yazık ki; çünkü biz çalışmazken sermaye iktidarı yıllarca buna çalıştı. Bazı şeyleri bilmediğimizi kabul etmeye ihtiyacımız var. Bilmiyoruz. Hazırlığımız var mı, yok. Hazırlanmamız gerekiyor artık.

Kaynak: Zabel Mirkan (Yeni Özgür Politika)