Dilin ardındakiler – Semra Kandemir*

2015 Japon yapımı bir film olan “Okuribito-Departures”, Türkçeye “Son Veda” ismiyle çevrildi. Ölü hazırlama törenlerini hüzünlü bir biçimde işleyen film, bir yanıyla sevdiklerimizi kaybetmenin yaratacağı ruhsal travmayı ele alırken öte yandan söylenmeyenin, kimi zaman ise söylenenin pişmanlığı ve acısını çok güzel aktarıyor.

Filmdeki belki de en etkili diyaloğun geçtiği sahnede başrol oyuncusu eşiyle bir sahil gezintisindedir. Pürüzsüz ve yuvarlak bir taşı alıp karısına uzatan adam “Bu bir taş mektubudur” der. Çok eski çağlarda insanoğlu henüz yazıyı ve dili kullanmazken birbirlerine olan duygularını ifade etmek için bu taşları kullanırlarmış. Taşı alan kişi, ağırlığına ve dokusuna bakıp verenin hislerini anlarmış. Eğer taşlar pürüzsüz ve yuvarlak şekilli ise iyi bir şeyi, pütürlü ve eğri büğrü ise olumsuz hisleri işaret edermiş.

Dil konusuna bir yerden girmek gerekirse bir mektuptan başlamak en iyisi olur sanırım. Çünkü dilin esas amacı kişinin kendi zihnindekini karşısındakine taşımak, yüreğindekini aktarmak olmalı. Dil bir ihtiyaçtan doğmuşsa bazen bir fısıltı, bazense çığlık olup yansır. Dil insanın dünyası, en güçlü sığınağıdır.

Dilin sadece insana bahşedilmiş bir yetenek olduğundan bahseder dururuz. Tüm insanların genetiğinde var olan dil öğrenme potansiyeli, çevrenin de etkisiyle bir eğitime gerek duyulmadan, etrafında konuşulanları duyarak ve onlara katılarak, genellikle dört yaş civarında kusursuz cümle kurma erişkinliğine ulaşır. Altı yaşına kadar tüm hayatı boyunca kullanacağı kelime sayısını neredeyse tamamlamış olur. Bu andan itibaren ise, yani okul çağının da başlamasıyla beraber, dilin zenginleşme ihtimalinin bulduğu süreç başlar. Farkındalıklar, ilgi alanları, meslek gibi unsurlar sonucu farklı terminolojilere yelken açan insan, dünyasının sınırlarını genişletme yolundadır. Sanat, edebiyat ve müzik ise evrensel dillerdir.

Doğu’dan Batı’ya göç olgusunun işlendiği “Annemin Şarkısı” adıyla Türkçeye çevrilen ‘”Klama Dayika Mın” isimli Kürtçe filmde, köyünden kalkıp metropolde yaşayan oğlunun yanına yerleşen ve dil bilmediği için evinden hiç çıkmayan yaşlı kadının tek keyfi, mutfaktaki kasetçalardan doğup büyüdüğü coğrafyasının lirik hikâyelerini anlatan dengbejlerin türkülerini sigara eşliğinde dinlemektir. Anadiline kavuştuğu böyle anlarda kendisini toprağında hissetmesi dilin yakıcı kavrayıcılığını düşündürürken öte yandan kadının yüzünün güldüğü belki de tek sahne olan, Charlie Chaplin’in filmi, kelimelerin olmadığı bir sanat dilinin daha evrensel olduğunu ironik bir biçimde gözler önüne seriyor.

Hazır söz göçten açılmışken, hangi yöne doğru gidersek gidelim yeryüzünde yalnız olmadığımıza göre etrafta kulak kabartılması gereken başka seslerin de olduğunu hatırlamakta fayda var. Hayatta kalabilmek için sadece insanların dilini bilmek yeterli değil, doğanın konuştuğu çok daha sert bir dil var ki bu dili öğrenmek hayati önem taşır. Hangi bitkinin zehirli hangisinin faydalı olduğunu, hayvanların taktiklerini, zayıf noktalarını, mevsimlerin getirdiğini; kuraklığı, yağmuru-seli, karı-çığı bilmek, seslerini tanımak tehlikelerden kaçınmak ve fırsatları değerlendirmek için gereklidir.

Ancak bütün bunları tecrübe ederek öğrenmek çok uzun zaman demektir. Edinim, çok pahalı ve sonuçları ağır bir birikim yumağıdır. Zarar veren her şeyi tecrübe ederek öğrendiğimizi düşünsenize; ateşin yaktığını, suyun boğduğunu, arının soktuğunu vs. İnsan ömrünün o zamanlar ne kadar kısa olduğu da göz önünde bulundurulursa, bu ilk deneyimler katbekat değer kazanacaktır. O halde ne yapılmalı? Her şeyi yaşayarak öğrenmek yerine başkalarının tecrübelerinden faydalanmak, dinlemek, gözlemlemek ve konuşmak, yani aktarımda bulunmak. Bu ise sadece dil aracılığı ile olabilirdi.

Dil derken aklımıza her zaman sesli bir iletişim gelmesin. İnsanın sahip olduğu en önemli dillerden biri olan DNA ve genler nerede, nasıl ve ne zaman öğrendiğimizi bilmediğimiz, birçok şeyle mücadele potansiyelini bize taşırken refleks bir şekilde sergilediğimiz ve sorgulamanın aklımıza gelmediği bu davranış biçimleri, o küçük sarmalların kulağımıza fısıldadığı binlerce bilgiden sadece biridir aslında.

Yine de zihnimizi balık yakalamak için denize atılan bir ağ gibi düşünürsek bazen işimize hiç yaramayan bir tahta yahut plastik parçasıyla karşılaşmamız gibi, genler de kimi zaman bir takım talihsizlikleri beraberinde getirebiliyor. Kekemelik ve sağırlık gibi dil bariyeri yaratan problemlerde bile ilginç olan şey, dil ile etkileşimin sağlıklı bir çocukluk geçirmekte olan bireyle aynı dönemlerde olmasıdır. Agulama, anlamsız kelimeler çıkarmaya çalışma vs. Bu da bize aksaklık dahilinde bile olsa genlerin gayretini gösteriyor.

İnsan zihni toplayıcıdır; işine yaramayan yığınla konu ile meşguldür. Sadece insanlar birbirlerinin eşleri, işleri, evleri ve arabaları hakkında düşünürler, yorulurlar ve konuşurlar. Dedikodunun ömrü uzattığı bilimsel olarak kanıtlanmışken dilin, insanın içinde birikeni boşaltan bir dren olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Bir kuşun diğer kuşun yuvasını daha geniş olduğu ya da daha yüksek dala konuşlandırdığı için onu kıskanıp çekiştiriyor mu bilemeyiz ancak evcilleşmiş hayvanların diğer türdeşlerine göre daha gürültücü olduğu bilgisi elimizde mevcutken bundan şüphelenmemek elde değil.

Dilin önemi kalabalıklaştıkça, yani bir diğer değişle toplumsallaştıkça daha iyi anlaşılıyor. Bir problemle karşılaşıldığında yanındaki kişiyi uyarmak, bazen de yardım istemek için yine dile ihtiyaç vardır. İşaret dili her zaman çok pratik olamıyor; bir defa elin kolun serbest olması gerekiyordu. Bununla da bitmiyor, çok yakında, hatta görüş alanında olması gerekiyordu. Dudak okuyabildiğinizi ya da pandomim izlediğinizi düşünün, mesafenin önemi böylece daha iyi anlaşılacaktır. Oysa ses özgürdür, istilacıdır, ondan kaçmak bir çaba gerektirir. O kadar ki, görmek istemediğimiz şeyler için göz kapaklarımızı yavaşça kapatmamız yeterliyken kulaklarımız tamamen savunmasızdır. Bu hem bir armağan, aynı zamanda da bir cezadır. Tehlikeyi ivedilikle duymak bizi büyük sıkıntılardan korurken, öte taraftan duyduğumuz bir şeyin ardından davranış geliştirme sorumluluğu bize geçmiştir artık.

Dil ‘’biz’’ demek için gerekendir. Aynı dili konuşanlar biz, diğerleri ötekidir. Yine de kimi küçük ülkeler birden çok dili sınırları içinde bulundurmayı, konuşmayı kültürel bir zenginlik sayarken kimi uluslarda ise tek dilin öneminin ısrarla vurgulanması ‘’biz’’ olma tanımının yanlış yorumlanmasından kaynaklı olabilir mi acaba?

Yorum demişken, dillerin oluşması konusunda dinler ne söylemiş diye göz atmadan geçmek olmaz. Kimi kaynaklarda geçen, İslam inancına göre Hz. Adem’e 700 dilin öğretildiğidir. Tüm çocuklarının da bu dillere hakim olduğu, ancak ilk nesiller ölünce, her grubun kendine ait dili öğrenip diğerlerini unuttuğuydu. Oysa Musevilikte durum tam tersidir. Başlangıçta tek dil vardı, herkes aynı dili konuşup tartışırken akıllara, her şeyi bir kaosa çeviren o fikir gelir; Tanrıya uzanan bir kule inşa etmek. Tanrı bir gün aşağı iner ve insanların ne yaptığına bakar, gördüğü küstahlık karşısında tek yaptığı ise orada çalışan her bireye farklı bir dil vermektir. “Bunda ne var? Zaten bilek gücüne dayalı bir iş, diyenler için hatırlatmakta fayda var, birlikte ve uzun çaba gerektiren hangi iş olursa olsun işbirliğine ve sosyal yapıya, yani iletişime, iletişimde ise mutlak surette dile ihtiyaç vardır. Kimse kimseyle iletişime geçemeyince kulenin inşası durur, ama asıl önemlisi Babil’de yeryüzüne dağılan yüzlerce dil ve çözümü uzun çaba gerektiren bir iletişim sorunu vardır artık. Hristiyanlık da bu konuda Musevilikle aynı fikirdedir. Başlangıçta Allah’ın kelamı vardı, der. İster Rab’ın gökten Babil’in tepesine attığı nar misali dağılan yüzlerce dil, ister Hz. Adem’in 700’lük tespihinin taneleri gibi tek tek kaybolup yitsin; dinler dil konusuyla her zaman ilgili olmuşlardır. Her ne kadar düşünceden ziyade imana önem vermişlerse de emir ve yasaklarını topluluklara tebliğde bulunacak dinlerin en önemli aracı yine düşüncenin ürünü olan dildir.

*”Baba Ben Geldim” ve “Labirent” kitaplarının yazarı