Doç. Dr. Ahmet Bekmen: “İmzayı attığıma memnunum ve en ufak bir pişmanlık duymuyorum”

Geçtiğimiz günlerde 27 “Barış Akademisyeni” hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla hapis cezası kararı verildi, ardından Prof. Dr. Zübeyde Füsun Üstel hakkındaki karar kesinleşti. Barış bildirisine imza atan ve yargılanan akademisyenlerden biri olan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Bekmen ile imza metnini ve yaşanan süreci konuştuk.

OHAL ile birlikte Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere Kürt illerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı “Barış Akademisyenleri”nin imza attıkları “Bu suça ortak olmayacağız” adlı bildiri sebebiyle yargılamaları devam ediyor. Son süreçte görülen davada mahkeme, 27 akademisyene hapis cezası verdi. Yargılanan akademisyenlerden biri olan İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Bekmen “Biz de bu süreçte payımıza düşeni yaşıyoruz. Ama zannedilmesin ki bu dayanılamaz, çekilemez bir yük. Memleketin çoğu yerinde pek çok insan daha fazlasını yaşadı.” dedi.

Röportaj: Sena Çakır

Bundan 3 yıl önce, bir yanda bu topraklarda bir savaş yaşandı, diğer yanda ise bu savaşa karşı tavır alanlar aynı savaş politikalarının farklı bir boyutuyla karşılaştı. Buna rağmen barış imzacılarını savunurken meseleyi “ifade özgürlüğü” olarak ele alanları görüyoruz. Şu an yürüttüğünüz mücadele gerçekten ifade özgürlüğü için mi yoksa “Bu suça ortak olmayacağız” demenin meşruluğuna dair bir mücadele mi?

Bu metne imza atan insanlar ortak bir politik duruşun ya da bir örgütsel biçimin insanı değiller. Burada herkes çok değişik sebeplerle ve motivasyonla imza attılar. Büyük bir kesim ise çaresizlikten imza attı. Memleketin belli bir bölgesinde bir katliam gerçekleşirken hiçbir şey yapamıyor olmanın verdiği eziklik ve eylemde bulunamamanın verdiği çaresizlikle yapabilecekleri tek şeyi yaptılar. Bu imza atıldığı anda ortaya çıkan şey, en azından birçok insan için ortak bir politik duruş ve ortak bir düşünüş, barış politikası değildi. Elbette herkes en genel anlamda bir barışı savunuyor. Şahsen kendi son mahkememde de arkadaşlarımın hepsinin son sözü “barış istiyorum” oldu. Böyle bir genel barış talebi açısından bir beis olduğunu düşünmüyorum. Ama tabii genel bir barış talebi başka bir şey, savaş politikaları karşısında farklı bir politikanın tartışıldığı bir zemin yok. Dolayısıyla bu genişliği görmek gerekiyor, bu bir. İkincisi ise, şahsen cevap verebilirim, bu metne imza atarken aynı sıkışmışlığı ben de hissediyordum. Ancak benim şahsi politik çizgim çok uzun zamandır ülkedeki bu savaş politikaları karşısında açık, kamusal alanda gerçekleşen demokratik bir barış sürecinin gerçekleşmesi idi. Dolayısıyla bunu savunuyordum. Ama gelinen nokta itibariyle şunu da görmek lazım; gelinen nokta bir tür defans noktasıdır. Türkiye’de politik ve toplumsal muhalefet genelde defans noktasına çekildiğinde de “ifade özgürlüğünü” kullanır. Bu işin bir yönüdür. Ama öbür yönüyle de ifade ve düşünce özgürlüğü de savunulması gereken bir nosyondur. Elbette ki sadece bunu savunmaya çekilmiş olmamız, bunun ötesinde aktif bir demokratik barış sürecinin talebini örgütleyemez olmamız, geldiğimiz noktanın zayıflığını gösteriyor. Fakat ilk başta dediğim gibi, bu akademisyen kitlesinin de yapabileceği bu kadardır. Bu akademisyen kitlesiyle ne kendisi arasında konuşmuş ne de politik bir hatta konsensüse varmış bir güruhtan bahsetmiyoruz. Şayet ülkede demokratik bir barış sürecinin aktif başka savunucuları olsaydı, eminim ki biz de onların birer parçası olurduk. Ama bunun yegane üreticisi, cephesi olmak, benim şahsi kanaatim, imzacılar denilen kitle için çok gerçekçi olmadı. Türkiye’de politik konulardan anlaşmış örgütsel yapılar dahi bu meselede aktif bir politika izleyemezken bu kadar gevşek bir birlikteliğin böyle bir şeyi izlemesi zaten beklenmemeliydi.

İmzayı attıktan sonra hayatınız nasıl değişti?

Ne çok küçümsemek ne de çok abartmak istiyorum. İmzayı attıktan sonra hayatım yüzde yüz değişti gibi bir hikaye anlatmak istemem. İmzayı attık, attığıma da çok memnunum ve en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Evet, imzayı attıktan sonra birçok arkadaşımızın başına farklı şeyler geldi. İşlerinden atıldılar, tehdit edildiler. Ama bu ülkede çok şey için daha fazla bedel ödemiş insanlar var. Benim başımda da şu an bir şey var, gelebilir veya gelmeyebilir bilmiyoruz. Özellikle ne değişti derseniz, KHK’lerin ilk yaşandığı süre boyunca devamlı bir tehdit ve hayal kırıklığı oldu. Tehdit, üzerimizde bir kayıp olarak; hayal kırıklığı ise arkadaşlarımızı işyerlerinden göndermek durumunda kalmanın verdiği bir kırıklıktı. Dolayısıyla bu negatiflik hepimize işledi. Devletimiz de bizi buna hiç alıştırmadı, bazen bunu yaşamaya alışırsınız. Devamlı suretle değişik form ve biçimlerde davalar sürdü. Hapse girmeksizin cezalar alanlarımız ise hapse girdi. Biz de bu süreçte payımıza düşeni yaşıyoruz. Ama zannedilmesin ki bu dayanılamaz, çekilemez bir yük. Memleketin çoğu yerinde pek çok insan daha fazlasını yaşadı. Bizim aramızda da en fazla, işini kaybeden arkadaşlarımız bu yükü çekti. Akabinde yavaş yavaş gelecek hapis süreçleri olacak, onlar çekiyor. Durum bu şekilde, paylaşarak devam ettiğimiz bir ağırlık. Bununla yaşamayı öğrendik, yaşıyoruz.

Belirsizliği hepimiz paylaşıyoruz yani?

Belirsizlik genel bir varoluş biçimi haline geldi ülkede. Özellikle benim yaşımda, 40’ın üzerine çıkmış insanların tam da “belirli bir hayata mı geçsek artık” dediği bir formda devlet bizi genç tutuyor. Buna müteşekkiriz. Alışmamaya, hayatta rahat etmemeye yöneltiyor bizi. Herkes için ne kadar belirsizlik ise belki bizim için biraz daha fazla ama biz de payımıza düşeni alıyoruz.

Akademinin hep şöyle eleştirildiği oluyor; halihazırdaki bazı konulara dair bazı tespitleriniz var ama etkilediğiniz, dokunduğunuz bir gerçeklik de yok. Burdan doğru “fildişi kule” imgesi yapılıyor. Ama burada farklı bir olay oluyor. Bir grup akademisyen, olmakta olan bir şeye dair bir duruş sergilediler. O fildişi kulenin dışına çıkmış oldular. Sizin düşünceniz nedir bu konuda, akademisyen zaten bu olmalıdır mı, gerektiğinde olur ya da bu garip bir durumdur mu?

Dava süreçlerinde beni en rahatsız eden meselelerden biri şu oldu; “Biz bunu akademisyen olduğumuz için, mesleğimiz gereğince yaptık”. Ben bunun böyle olduğu düşünmüyorum.  Ben oraya akademisyen olduğum için imza atmadım. Evet, metnin başlığı “Barış için Akademisyenler” ibaresini taşıyor, bir meslek grubu olarak hareket etmiş olarak görünüyoruz. Ama barış talebi mesleki olarak bizim işimiz değil. Barış talebi politik olarak insanların sahiplenebileceği bir talep. Ben politik görüşümün vazgeçilmez bir unsuru olduğu için barış talebini sahipleniyorum. Dolayısıyla o kimlik ile altına imza attım. Gönül isterdi ki, akademisyenlerle sınırlı olmasındansa başka bir birliktelik olsaydı da onun altına imza atsaydık. Bazen tarihsel olarak bazı konjonktürlerde bazı meslek dalları ön plana çıkabiliyor, bunu çok abartmamak lazım. Akademisyenlerin tarihsel misyonu olduğuna inanlardan değilim ben. Tarihsel olarak kendine bir misyon biçen akademisyenler vardır, biçmeyenler vardır her meslekte olduğu gibi. Ben elimden geldiğince, üzerimize düşeni kendime atfettiğim misyonla bir şekilde yerine getirmeye çalıştım. Meselenin de böyle ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Biz okuyoruz ve biliyoruz diye bu, bizi toplumun öncü kesimleri konumuna getirmiyor. Hatta çoğu zaman akademi insanı konformizme çeker, bu bir. İkinci olarak, belki de daha temel olarak şunu düşünmek gerekir; akademi ve siyaset arasındaki ilişki dolaylı yollarla kurulur. Bazı akademisyenler doğrudan siyasete dahil olmayı seçebilirler, her meslekte olduğu gibi iktidara veya muhalefete direkt müdahil olabilirler. Fakat genel olarak akademi ile toplum arasındaki bağı dolaylı olarak düşünmek gerekiyor. Burada bir bilgi üretiliyor. Çeşitli şekillerde, çeşitli yönelimlerde ve biçimlerde bilgi üretiliyor. Bunun toplumla nasıl ilişkilendirileceği sadece akademisyenlerin işi değil. Bugünkü topluma bakınca sermaye bu dolayımı sağlayabiliyor. Toplumun farklı öznelerinin bir araya geldiği ve çeşitli toplumsal ihtiyaçları dile getirdiği veya talep ettiği noktada akademik bilgi orada işlev görebilir. Ama akademisyenleri koltuklarının altında kitap, ellerinde bayrak yani kahraman özneler olarak düşünmemek gerekir.

İhraçlar başladığından beri farklı dayanışma ağları örüldü. Bazı akademisyenler Kocaeli’de Mersin’de belli eğitim odakları kurmaya çalışıyorlar. Buradan nereye gider, yeni bir pratik gelişebilir mi? Siz ne düşünüyorsunuz?

Umarım diyerek cevap vereyim. Bu dayanışma ağları, merkezileşmiş bir sendika üzerinden yürüyen şekilde veya daha bölgesel şekilde gerçekleştirilebiliyor. Üniversiteden uzaklaştırılan arkadaşlarımızla bir dayanışma sağladık. Ama şunu görmek lazım, bunlar zaman içinde sönümlenen girişimler. Öncelikle işin doğası olarak, insanlar iş buluyorlar. İnsanlar maaş alarak geçiniyorlar, para kazanmaları gerekiyor. Biz yine de sektirmedik, dayanışma durumunda olduğumuz insanlarla hala devam ediyor. Ama sendika merkezli dayanışmanın zayıfladığını da biliyorum. Bu ihraçlarla da ilgili, çok fazla insan ihraç edildi, dayanışma içinde bulunacağımız sayı sürekli artıyor ama havuz küçülüyor. Bir yandan da aksıyor. Bu tür uzun erimli işlerde kurumsallaşmayınca aksıyor. Büyük laflar etmek istemiyorum ama buraların sürdürülebilirliği ne kadar devam eder çok emin değilim. Belki bölgesel olarak bazıları devam edebilir. Ama buradan memleket düzeyinde daha kurumsallaşmış bir yapıya gidebileceği konusunda çok iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Belki de şu anda bu lokal ağları birbiriyle irtibatlanmış kişilerin götürmesi daha sürdürülebilir geliyor. Çünkü çoğu arkadaşımız bir tür hayat gayesi içerisinde insanlardan şunu bekleyemezsiniz; hem para kazan, çalış ki bizim gibi bir kitle açısından bu kolay da değil. Okumak ve yazmak dışında bir şey yapabilen bir kitle değiliz. Hayatımızı idame ettirmenin yeni şekillerini alışmaya çalışırken, bir yandan da akademik üretim yapmayı sürdürmek herkesin harcı değil. Elbet yapabilen arkadaşlarımız vardır, mutlaka bir şekilde destek olmak lazım ancak bunun genelleştirilebilir bir biçime dönüştürülmesi konusunda çok iyimser olmadığımı söyleyebilirim.