Dolardaki artışın kökenleri – Emre Ergüven

Herkesin kafasında aynı soru: Bu dolar niye bu kadar yükseliyor? Daha ne kadar yükselecek? Kriz kapıda mı? Krizin belirtilerine şu yazıda değinmiştim. Aslında birkaç senedir Türkiye ekonomisinde düşük yoğunluklu bir kriz var. Bakmayın 2017’de ekonominin büyüdüğüne, krizi erteleyen politikalar daha büyük bir krize zemin hazırlıyor sadece. Bu kriz IMF’li mi olur IMF’siz mi, bir veya birkaç günlük şok şeklinde mi olur, zamana mı yayılır onu bilemiyoruz.

Dolar krizinden daha önemli bir şey varsa o da ücretlilerin krizi esasında: Emekçilerin GSYH’den aldığı pay düşüyor, hatta 2017’de ücretli kesimin payı reel olarak gerilemiş durumda (zaten seçim sonrasında Türkiye ekonomisi ve siyasetinde bir restorasyon da olsa mevcut yönetim devam da etse en büyük bedeli emekçilerin ödeyeceği bir durum söz konusu olacak gibi). Ama dolardaki artışlar daha çok ilgi topluyor nedense.

Peki doların yükselişi niye gündemden düşmüyor? 2016 sonundan itibaren TL’nin sürekli değer kaybetme eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz. Seçim öncesi ortaya çıkan bir söylenti, hükümetin doların yükselişine müsaade ettiği, “biz seçilirsek düşüş olur” algısını yerleştirmeye çalıştığı şeklinde. Bir seçim politikası olarak veya başka sebeplerle böyle bir yükselişe izin verdikleri veya zemin hazırladıkları bana çok makul gelmiyor. Bu oldukça riskli bir iş olurdu kendileri için. Dolayısıyla mevcut siyasi iktidarın doların yükselişine kasıtlı olarak izin verdiği varsayımını bir kenara bırakalım. Bu durumda bu yükseliş neden önlenemiyor? Ülke kötü mü yönetiliyor? Büyük ölçüde kötü yönetiliyor ama sorunu bununla açıklamak bu konudaki en hatalı yaklaşımlardan biri olur. Bir süredir bir yönetememe sorunu olduğu aşikar. Erdoğan’ın epeydir dillendirdiği eksantrik faiz teorisinin tuhaflığının da uluslararası finans çevreleri tarafından yeni yeni idrak edildiği malum. Erdoğan’ın savları, dünyanın en önemli finans merkezi olan Londra’yı “tavaf etmesi” sırasında şaşkınlıkla karşılandı ve tabiri caizse kaş yapayım derken göz çıkardı. Uluslararası finans sermayesinin bazı temsilcilerinden, “Erdoğan olduğu müddetçe Türkiye’ye yatırım yapılmaz” gibi yorumlar bile geldi. Ama bütün bunlar sorunun vahametini açıklamaya yetmiyor.

Görünürdeki sebeplerle başlayalım. Görünürdeki sebepler diyorum çünkü asıl mesele, aşağıda açıklayacağım gibi, Türkiye’nin üretim yapısıyla ve bunun içine girdiği çıkmazla ilintili.

Öncelikle emperyalist ülkelerden azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı yavaşladı, hatta zaman zaman tersine hareketler de görülüyor. Bunun en büyük sebebi de FED’in Mayıs 2013’ten itibaren para politikasını sıkılaştırmaya başlaması. FED bu tarihte niceliksel gevşeme uygulamasına son verdi ve tahvil alımlarını azaltmaya başladı. Tahvil alımlarını sıfırlayınca da faiz artırımlarına başladı. O tarihten bu yana beş yıl geçmesine rağmen faiz artırım süreci halen devam ediyor, çünkü süreç planlanandan çok daha yavaş işledi. Bunun temel nedeni de ABD ve dünya ekonomisindeki kırılganlıkların tam olarak ortadan kalkmaması. Öte yandan ECB’nin de genişlemeci bir politika izlediğini ve henüz bunu sona erdirmediğini hatırlatalım. Kısa vadede öyle bir şey görünmese de, ECB’nin de eşzamanlı olarak benzer bir hamleye girişmesi durumu ağırlaştırır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve jeopolitik riskler, OHAL ve merkez bankasına müdahale gibi uluslararası piyasaların hoşuna gitmeyen uygulamalar da TL’nin diğer gelişmekte olan ülkelerden daha çok değer yitirmesinde etkili oluyor.

Önemli bir sebep de döviz borcu çok yüksek olan özel sektörün döviz talebinde bulunması. Bu şirketler ya borç ödemelerini gerçekleştirmek ya da ileriye dönük borç ödemeleri için ihtiyat amacıyla bir süredir döviz alıyorlar. Ekonomiye duyulan güvensizlik nedeniyle döviz yükseldiğinde bozduran da pek yok artık. 1 yıl içinde vadesi dolan döviz cinsinden kredilerin 180 milyar doları aştığını, 55-60 milyar dolar da cari açık beklentisi olduğunu göz önünde bulundurursak 1 yıl içinde 240 milyar dolarlık bir döviz ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Son dönemdeki en önemli sebeplerden birisi de Türkiye ekonomisinin son 1-1,5 yıldaki büyüme şekliyle ilgili. Bilindiği gibi hükümet ekonomideki darboğazı aşmak için 2016’nın sonlarından itibaren çeşitli teşvikler ve kredi kolaylıkları sağlıyor, iç talebi artırıcı politikalar uyguluyor. Bunun sonucunda da bir yandan büyüme sürdürülüp kriz ertelenirken, diğer yandan da cari açık artıyor. Ama Türkiye ekonomisi için (en azından son 20-30 sene açısından) alışıldık olanın aksine, bu sefer kayda değer bir sermaye girişi olmadan (hatta finans hesabının bazı kalemlerinde çıkış yaşanmasına rağmen) cari açık artıyor. Yani döviz girişi olmadan, iç talebin tetiklemesiyle ithalat ve döviz talebi artınca döviz de daha yukarılara çıkıyor haliyle.

Bu tabloda TCMB’nin faiz artırması da yeterli olmaktan çıkıyor artık. TCMB zamanında faizi artırsaydı sorun çoktan çözülürdü demek istemiyorum tabii, sadece bazı eşiklerin daha yumuşak geçilmesine yarayabilirdi belki. Ama neticede TCMB’nin politikaları piyasaya ve faize yön veremiyor artık. Örneğin dün TCMB faiz oranını 300 baz puan artırıp %16,5’e yükseltti ama bu hamlesiyle piyasaya ayak uydurmuş oldu sadece; piyasa faizi çoktan %17’yi geçmişti, daha önceki faiz artışlarında da buna benzer durumlar yaşanmıştı (Erdoğan’ın ve danışmanlarının şu piyasa faizi ile TCMB faizi arasındaki ayrımı da tam anladıklarından emin değilim bu arada).

Gelelim asıl meseleye. Bütün bu sorunların temeli Türkiye ekonomisinin üretim yapısında ve bunun krizinde yatıyor. Bu üretim yapısı da yukarıda bahsettiğim görünürdeki sebepleri etkiliyor. Türkiye’deki üretim döngüsü ağırlıklı olarak dış kaynak girişine dayanıyor. Yurtdışından gelen para, hem üreticilerin gerekli yatırım sermayesini bulmalarını kolaylaştırıyor hem dövizi ucuzlatıp ithal girdilerin maliyetini düşürüyor hem de hanehalkının ve şirketlerin kaynaklara daha kolay erişmesini sağlayıp iç talebi artırıyor, böylece üretimin realizasyonunu sağlıyor. İhracat artışı da bu şekilde sağlanıyor. Diğer yandan, inşaat sektörü de ekonomide önemli bir yer kaplıyor ve yabancı sermaye girişi, hem bu sektör için kritik olan faizlerin belli bir düzeyde tutulmasına yarıyor hem önemli oranda dövize dayalı girdi kullanan sektörün maliyetlerini düşürüyor hem de konuta olan iç ve dış talebin devamlılığını sağlıyor(du). Küresel likiditenin bol olduğu yıllarda bu üretim döngüsünü sürdürmek kolaydı haliyle. İnşaat sektörü için de faizlerin belli bir seviyeye çıkması sorun teşkil etmiyordu. Ama dış kaynak girişlerinin yavaşlaması; zaten sürdürülebilir olmayan bu üretim yapısındaki tıkanmayla, bölüşüm ilişkilerindeki ve sermaye içi çelişkilerin artmasıyla ve siyasi çekişmelerin keskinleşmesiyle çakışınca kriz kaçınılmaz hale geldi. Erdoğan’ın faiz fantezilerini bir kenara bırakırsak, faiz artırma veya azaltmayla ilgili tereddütler de bu üretim yapısındaki çıkmazda aranmalı. Sermaye birikimini sürdürmek için yüksek faiz gerekirken, inşaat sektöründe başta olmak üzere iç talebi artırmak için düşük faiz gerekiyor. Farklı bir birikim modeline geçiş baskısı da temel olarak bu hususlardan kaynaklanıyor.

Hükümetin durumu idare etmek için verdiği teşvikler, kamu bankalarını zarar edecekleri bir faiz oranından kredi vermeye zorlaması, belli projeler için verdiği garantiler, özel sektörde yaşanması muhtemel iflaslara müdahale etme olasılığı, bu üretim krizinin yanı sıra bir kamu maliyesi krizinin de kapıda olduğuna işaret ediyor. Seçimden ne sonuç çıkarsa çıksın bu krizin yükünü de emekçilere yıkmaya çalışacakları aşikar. Önümüzdeki dönemde en önemli mücadele alanlarından biri bu bedeli ödemeyi mümkün mertebe reddetmek olmalı.