Dolar’ın egemenliği – Mehmet Polat

Dere yatağına ev yapacaksın, belediye buna göre imar değişikliğine gidecek, gitmese bile göz yumacak, hükümetler imar affı çıkaracak, mezar taşı gibi binalar yasallaşacak, ama binlerce yıldır aynı yataktan akan sel bundan habersiz olduğu için önüne geleni silip süpürecek. Helikopterle olay yerine gelen bakan, bakmayan ve bakıp da görmeyenler “Son 500 yılın en şiddetli yağmuru yağdı” diye masal anlatacak, “Vatandaşın tüm zararını karşılayacağız, borçlarını erteleyeceğiz” diyecekler. Sanki dağıtacakları para da vatandaşın cebinden çıkmıyormuş gibi… Buna karşılık, kendi sorumsuzluğu dâhil her şeyin farkında olan mağdur vatandaş da yumurtadan yeni çıkmış güvercin misali gözlerini kırpıştırarak kameralara bakıp “devletimize ve büyüklerimize” duacı olacak. İşte ülke, ekonomiden siyasete, spordan sanata kadar son 40 yıldır böyle yönetiliyor.

Eskiden iyi-kötü bir plan ve bütçeye göre yönetilirdik. Ortada bir hesap olduğu için yapılan işin eksiği, fazlası görülebilirdi. 12 Eylül 1980 sonrası ülkenin bunlar yerine piyasaya göre yönetilmesine karar verildi. Böylece ülke dış yatırımlar kadar küresel spekülasyonlara da açık hale geldi ve bugünkü iktidar, işte böyle bir dere yatağı üzerine inşa edildi. Uygulanan ekonomi politikaları sonucu ekonominin döviz bağımlılığı ve kırılganlığı arttı. Buna, örneğin bölgedeki Müslüman Kardeşleri desteklemek gibi yanlış politik tercihler de eklenince dış borçları çevirmek zorlaştı. Dolar yılbaşından bu yana düzenli olarak artıyordu. Nedeni söylendiği gibi ABD Merkez Bankasının faizleri yükseltmesi değildi, dışsatım gelirleri azalan yerli şirketlerin piyasadan döviz toplaması, faizlerin sabit tutulması ve yanı sıra Türkiye’de kârları düşen sermayenin başka diyarlara göç etmesiyle de ilintiliydi. Dolayısıyla dövizde sıçrama için küçük bir kıvılcım yeterliydi. Beklenen oldu ve TL yılbaşından beri yaklaşık yüzde 50 değer kaybetti. Yöneticilerimiz bunu “ekonomimize saldırı var” diye yorumluyor. Selin önüne bina kurdular, şimdi ise sel geldi diye yakınıyorlar.

Bu arada, göstermelik Dolar yakma eylemlerine Dolar hakkında üretilen efsaneler eşlik ediyor. Ekonominin kırılganlığı yüzünden TL’nin değer kaybetme nedenini ABD ile yaşanan sürtüşmelere bağlamak, bunların başında geliyor. ABD’nin dünya ekonomisine zarar verdiği, karşılıksız basılan Dolar’ın bu ülkenin hegemonyasını zayıflattığı belirtiliyor. İran ve Rusya gibi ülkelerle milli paralar üzerinden ticaret yapma kararları, bağımsızlık ifadesi gibi yorumlanıyor. Gerçekler ve yalanların harmanlanmasıyla yazılan senaryolar, yalnızca yaşadığımız ekonomik bunalımın nedenlerini ve sorumlularını gizlemeye yarıyor.

Şunu netleştirelim: Dolar, Amerikan parası olduğu kadar bir dünya parasıdır da. Elbette coğrafi değil, ekonomik dünyadan yani küresel kapitalizmden bahsediyoruz. Dolayısıyla ülkelerin Dolar’la sorunlarının biricik sorumlusu paranın sahibi ABD değildir, ABD’nin de bir parçası olduğu ve hegemonyası altında tuttuğu küresel kapitalizmdir. Dolar her ne kadar ABD’nin gücüne dayalı olarak dünya parası (rezerv para) haline gelmişse de kapitalizmin küresel ölçekte işlemesi için her zaman ortak bir paraya gereksinim duyduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle ülke paralarının Dolar karşısındaki dalgalanmalarının nedeni ABD’nin o ülkeye yönelik plan ve projeleriyle açıklanamaz; ancak o ülke ekonomisinin dünyadaki yeri ve genel olarak dünya ekonomisinin izlediği seyirle açıklanabilir. Kaldı ki ABD kimi ülkelere ekonomi üzerinden tezgâhlar kursa bile bu durum her şeyden önce kapitalizmin buna müsait olduğunu gösterir ve ABD komplolarından önce neden böyle bir sistem içinde yaşamak zorunda olduğumuz üstüne düşünmek gerekir. Eğer bizi yönetenler bu konularda dişe dokunur söz söyleyemiyorsa, Dolar yerine “Molar” geçse de durum değişmez.

Nitekim yöneticilerimiz dolardaki artışa işaret ederek “Amerika bize oyun oynuyor” diyor ama Euro’da da paralel bir artış olduğu halde Avrupa için aynı şeyi söylemiyor. Tersine, ABD ve Trump hakkında atıp tutarken ardı ardına İngiltere, Fransa, Almanya ziyaretleri yapıyor ve güya kavgalı oldukları Hollanda’ya büyükelçi atıyorlar. Demek ki Dolar’daki artışın nedeni her neyse, Euro da o yüzden artıyor. Başka bir ifadeyle, Dolar artışı ABD ile yaşanan siyasi sürtüşmelerden değil, ekonomiden kaynaklanıyor.

Kapitalizm 16. yüzyıl sonlarında Batı Avrupa’da ortaya çıktığı zamanlardan bu yana sınırsız yayılma eğilimi gösteren evrensel bir sistemdir. Bu yüzden küresel özelliklerini yakın zamanda kazandığı düşünülmemelidir, bunlar başından beri vardır. Ticaret, sanayi ve sermaye yatırımlarının kısa sürede dünyaya yayılması, herkesçe tanınan ortak bir para birimi üzerinde anlaşmayı zorunlu kılmıştır. “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” sıfatıyla sömürgeci İngiltere’nin parası Sterlin, dünyanın pek çok köşesinde tanınıyor olması gibi pratik nedenlerden dolayı ilk dünya parası olarak kabul edilmiştir.

Önceleri, tarihten gelen bir alışkanlık nedeniyle, kâğıt para olarak Sterlin belli miktar altını temsil ediyordu. Elinde Sterlini olan, karşılığında İngiliz Merkez Bankasından o miktar altını alabiliyordu. Bu gelenek, I. Dünya Savaşı sonrası dünya parası olarak kabul edilen ABD Doları ile de sürdü. 1 ons altının 35 Dolar ettiği 1944’de imzalanan uluslararası bir anlaşmayla (Breton Woods) kabul edildi. Ancak dünya ekonomisinin büyümesi ve piyasada dolaşan para hacminin artması sonucu bu uygulama pratik bakımdan geçersiz hale geldi. ABD 1971’de Doların altın karşılığından vazgeçti ve parasının diğer paralar karşısındaki değerinin serbest piyasada belirleneceğini açıkladı. Böylece diğer paralar da Dolar’a bağlı hale geldi.

ABD bugün istediği kadar para basıp, dünyanın her yerinde istediği şeyi satın alabilir. Bu Dolar’ın karşılıksız basılmasıyla değil, dünya parası olmasıyla ilgilidir. Para, soyut değer ifadesidir. Gerçek hayattaki karşılığı, satın alınan şeylerdir. Alışveriş bittikten sonra paranın işi biter. Bu yüzden, örneğin Türkiye’nin İran ve Rusya ile milli paralar üzerinden ticaret yapmasının Dolar’a karşı direnç oluşturmak bakımından bir önemi yoktur. Nasıl olsa iki ülke bütün gereksinimlerini aralarında ticaret yaparak karşılayamaz. Dünya ticareti yapmayan hiçbir ülkede sanayi üretimi gerçekleşemez. Bütün ülkelerle milli paralar üzerinden ticaret yapmak, dünya ekonomisini 500 yıl geriye götürmek gibidir. Sayısız mal ve hizmetin birbirleriyle hangi oranlarda değiştirilebileceğini hesaplamak için, küresel geçerliliği olan bir para birimi üzerinde anlaşmak zorunludur. Şimdilik bu Dolar’dır. Dünyadaki merkez bankalarının elinde tuttukları paranın yaklaşık üçte ikisi Dolar cinsindendir. Yine uluslararası ticarette kullanılan çeşitli paralar arasında Dolar yaklaşık bu orandadır.

ABD, yıllık 18 trilyon dolarlık hacmiyle dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Dışsatımda ilk sırayı Çin almış olsa da, dışalımda 2,2 trilyon dolarla ABD ilk sırada. Silahlı gücü, medyası ve kapitalizmle özdeşleşmiş Amerikan yaşam tarzı, Dolar’ın dünya parası olmasının arkasındaki belli başlı etkenler. Ancak en önemli etken, sermayenin kâr amacıyla bütün sınırları aşarak, her koşula uyum sağlayarak, küresel ölçekte ve sürekli hareket halinde bir değer oluşudur. Dünyanın tüm kapitalistleri, bu akışın kesintisiz sürmesine muhtaçtır. Bu da çeşitli sermayeler ortak bir parayla ifade edilmeden olamaz. Dolayısıyla Dolar dünyayı yalnızca para olarak değil, aynı zamanda sermaye olarak da dolaşıyor. Bir anlamda, ABD’nin dünya hegemonyasını onunla rekabete giren sermaye odakları oluşturuyor. Çünkü dünya çapında güç olmak için daha çok sermaye kullanmak, dolayısıyla ellerinde daha çok Dolar tutmak zorunda kalıyorlar ve istemeseler bile ABD lehine çalışıyorlar.