Döviz, faiz ve enflasyon ekonomisi… – Mehmet Polat

Bir süredir hükümet ve Merkez Bankası (MB) arasında çekişme yaşanıyormuş gibi görünüyor. Tayyip Erdoğan, çok yüksek olduğunu ileri sürerek MB’yi faizleri düşürmemekle suçluyor. MB ise böyle bir uygulamanın dövizi yükselteceği ve enflasyonu tetikleyeceğinden dolayı yapılamayacağını ifade ediyor. Başka herhangi bir girişime gerek kalmaksızın Erdoğan’ın her “faizler çok yüksek” demesinin ardından dövizde bir miktar artış gözleniyor. Artışın yüksek olması durumunda MB elindeki dövizin bir kısmını piyasaya sürerek ateşi söndürmeye çalışıyor. Ancak son zamanlarda bu da pek işe yaramıyor ve hem faiz hem döviz cephesinde artışlar devam ediyor. Bu durum, petrol başta olmak üzere dövizle alınıp Türk Lirasıyla satılan malların pahalanmasına yol açıyor. Dolayısıyla enflasyon da artıyor. Servetini mala ya da dövize bağlayanlar enflasyondan etkilenmezken, gelirlerini enflasyonla aynı oranda artırma olanağı bulamayan küçük üreticiler ve sabit ücretliler durumdan zarar görüyor. Ne olup bittiğini pek anlamasak da bu konular hepimizi ilgilendiriyor…

MB yakın zamana dek para basan ve hükümetlere bağlı çalışan bir kurumdu. Bu işleyiş çerçevesinde hükümetler küresel sermaye baskısından kısmen bağımsız kararlar alabiliyor, örneğin diledikleri miktar para basabiliyorlardı. Böylece bu yetkilerini yeni yatırımlar yapmak ya da yaklaşan seçimi garantiye almak amacıyla seçmenlerini memnun etmek için kullanabiliyor ve kamu harcamalarını para basarak karşılıyorlardı. Sermayenin küresel yayılmasına bağlı olarak, bu durum bütün ülkelerde 1980 sonrasına rastlayan bir zaman aralığında değişti. Kürsel sermayenin IMF ve Dünya Bankası gibi önde gelen temsilcileri hükümetlerin dilediği gibi para basmasının enflasyonu azdırdığını düşünüyor ve bunun önüne geçmeyi amaçlıyordu. Onlara göre enflasyon istikrarsızlığa yol açıyor ve ekonominin verimliliğini azaltarak, ülkelerin borçlarını ödemesini zorlaştırıyordu…

Küresel zenginliğin merkezindekiler, bizimki gibi bu zenginliğin biraz kıyısında kalan ülkelerin iyiliğine çalışıyor gibi davranarak, aslında alacaklarını zamanında tahsil etme ve yeni borçlar vermenin garantisini yaratmayı amaçlıyorlardı. Bu çerçevede, borç verme ya da erteleme anlaşmalarının imzalanmasını çeşitli koşullara bağladılar. Bunlardan biri de MB’nin hükümetlerden bağımsız çalışmasıydı. Böylece hükümet politikalarının dışarıdan denetimi de kolaylaşacaktı. Türkiye’de 1980’den başlayarak bu yönde birçok adım atıldı ve 2001 krizinin ardından MB özerk hale getirildi.

MB kanununda 2001’de yapılan değişiklikte “bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır” deniliyor. Ve ilgili maddenin devamında hükümetten bağımsız davranmasının ifadesi olarak, “Banka, fiyat istikrarını sağlama amacı ile çelişmemek kaydıyla Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekler” denilmiş. Yani öncelikli olan hükümetin politikası değil, “fiyat istikrarı”…

İşte MB bu yasaya dayanarak hükümetin “faizi indir” ya da “dövizi düşür” demesine bakarak davranmıyor, “fiyat istikrarı” denilen ve küresel sermaye hareketlerine bağlı olarak gelişen dengelere göre karar alıyor. Eğer hükümetin talepleri bu dengelere uygunsa karşılık buluyor, değilse karşılıksız kalıyor. Yani MB, küresel sermayeye bağlı çalışıyor.

Tayyip Erdoğan bir süredir MB’nin mevzuata ve küresel sermayeye dayalı olan bu tavrını eleştiriyor. İstiyor ki, MB faizleri düşürsün. Çünkü banka faizleri düşerse, kredi faizleri de düşecek. Hangi kredi faizleri düşecek? Yatırım yapmak isteyen büyük sermaye zaten ülke dışından ucuz krediyle ya da borsada hisse senedi satarak kaynak bulabiliyor. Dolayısıyla söz konusu olan büyükler değil. Eğer hâlâ yatırım yapacak küçük ve orta büyüklükte işletme kalmışsa, onlar banka kredisi kullanacaktır. Öte yandan, faiz düşüşü tüketici kredisi kullananlara da yarayabilir. Ama sıfır faizli ev, araba kredileriyle bu bir ölçüde zaten karşılanıyor. Geriye riskli olduğu için yabancı kaynak bulamayan büyük kamu yatırımları kalıyor. Hükümet asıl kendi yatırımlarının maliyetini azaltmak ve bütçe açığı vermemek için faizlerin düşmesini istiyor. Yol, köprü, havaalanı vs. yapıp, seçim öncesi hem sağa sola para dağıtmayı ve hem de topluma “icraat yaptığını” göstermeyi amaçlıyor. Seçim sonrası bunların ekonomik kamburlar olarak bizim sırtımıza yıkılacağını düşünmüyor. MB bu noktada kendi belirlediği politikalara uygun düşmediği için hükümetin talebini geri çeviriyor.

Türkiye zaten ekonomi ve siyaset bakımından emperyalizme bağımlı bir ülkeydi.  Bu özellik 24 Ocak 1980 kararlarıyla önemli bir eşik atladı ve 12 Eylül 1980 darbesinin toplumsal muhalefetin kökünü kazımasıyla devam ederek, küresel sermaye ile içli dışlı hale gelen hükümetlerle günümüze ulaştı. Bugün “ekonomi” denilince konunun uzmanlarının ve ülke yönetiminden sorumlu politikacıların ilk aklına gelen “döviz, faiz, enflasyon” oluyor. Ne işsizlik, toplumsal gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ne bölge ve sektörler arası dengesizlikler hatırlanmıyor. Evet, faiz düşerse tasarruflar dövize kayıyor ve döviz kurları yükseliyor. MB duruma müdahale edip piyasaya döviz sürerek yükselişin önüne geçmeye çalıştığında ise, piyasa dipsiz kuyu gibi sürülen bütün parayı emiyor. Çünkü ülke ekonomisi son 40 yıla sığan bir süredeki uygulamalar sonucu sıcak para girişine bağımlı hale geldi. Bu öyle bir bağımlılık ki, en büyük üreticiden en küçük tüketiciye kadar herkesi kapsıyor.

Bugün Türkiye’de “yerli” ve ”milli” hiçbir üründen bahsedilemez. Yıllardan bu yana yatırım planlamalarında stratejik amaçlar bir yana bırakıldığından, ne tarımda kullanılan tohum, gübre, ilaç ve ne de sanayi girdisi mal ya da teknoloji yerli değildir. Dolayısıyla üretilen bir malın dışsatımından elde edilen dövizin büyük bölümü yine bu malın üretiminde kullanılan yabancı kökenli malın borucunu ödemek için dışarı gidiyor. Dövizi içerde tutabilmek için, ülke içi faiz gelirinin dövizin Lira karşısında kazandığı değerden fazla olması gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de uygulanan reel faiz oranlarının da başka ülkelerdekilerden yüksek olması zorunlu. Yoksa ülkeye ne yatırım amacıyla ne de dışsatım karşılığı olarak döviz çekmek mümkün olmuyor.

Elbette böyle bir ekonomide yalnızca kâr amacıyla değil, sürekli dışarıdan aldıkları yarı mamul maddeyi üretimde kullananlar da, dışarıya olan borçları için sürekli döviz biriktiriyor. Ülke içi ya da küresel nedenlerle dövizin durmadan dalgalandığı bir ekonomide Lira kazanıp dövizle ödeme yapmak zorunda olanlar, doğal olarak Liraya yatırım yapmıyor.

Kitaplarda döviz kurunun farklı ülke paraları arasındaki değişim oranı, faizin paranın kira bedeli ve enflasyonun fiyat artışı olduğu yazılıdır. Bu düzenin cebinde tomar tomar diplomayla gezen ekonomi uzmanları, karşımıza geçip geviş getirir gibi bu sözleri tekrarlar durur.  Dediklerine bakılırsa, ekonomi bu toplumun bir parçası değilmiş ve göğün yedinci katından düşmüş gibidir. Ekonomiyi gerçeklikten koparan tüm bu anlatımlar, toplumu yönetme sorumluluğu üstlenenlerin en çok başvurduğu yalanlardır. Üretken emek olmasa değer, değer olmasa ekonomi olmaz. Üretenler, tarihsel ve toplumsal gelişimin mirası olarak, her zaman kendilerine yeterli olandan fazlasını üretecek yetenektedirler. Bu doğanın, toplumsal varlık olarak yaşayan insana bir hediyesi gibidir. Toplumların özelliklerine göre değişen biçimlerde, üretimin devamı için üreticiye yeterli olan bırakılır; geri kalan üretim fazlası ya da artı ürün/artı değer olarak, üretmeyenler arasında pay edilir.  Buna sömürü denir. Eskiden bunun adı haraç, gasp, talandı. Bugün kâr, rant, faizdir. Gerisi de yalandır.