Dünya kaçtan büyüktür? – Mehmet Polat

Bilindiği üzere Birleşmiş Milletlerin (BM) önemli konularda karar alamayışını eleştirmek için iktidar tarafından bir slogan kullanılıyor: “Dünya beşten büyüktür…” Anlamı şu: BM’de yalnızca Güvenlik Konseyi üyeleri bağlayıcı karar alabiliyor. Konseyin 15 üyesi var. Bunlardan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden oluşan 5’i daimi üye, kalanlar belli aralıklarla değişiyor. Daimiler veto yetkisine sahip. Dolayısıyla bunlardan biri veto ettiğinde, geri kalanlar kabul etse bile karar resmiyet kazanmıyor. Bu nedenle BM kararları daimi üyelerin anlaşmasına bağlı. Bu da çoğu zaman mümkün olmuyor. Slogan bunu eleştiriyor ama gerçeği ifade etmiyor. Çünkü güçlünün zayıfı ezdiği bir düzenin hüküm sürdüğü dünyada, bu gerçeği gizleyerek sanki işler oy sayısına göre belirlenebilirmiş izlenimi yaratıyor. Dolayısıyla kamuoyunun gözünü boyamaktan başka anlam taşımıyor. Ve yeri geliyor, dünya değil 5’ten, 1’den bile küçük oluyor. Örneği karşımızda duruyor: Kaşıkçı olayında neredeyse suçüstü olmuş Suudi Arabistan’ı, Türkiye dâhil hemen bütün ülkeler temize çıkarmak için yarışıyorlar. Dünyanın övünüp durduğu “hak, hukuk, can güvenliği, diplomasi ” misali ne varsa, cüzdanı petro-dolarlarla tıka basa dolu bir kılıç kalkan ekibi karşısında yok oluyor. Durumu açıklamaya, “elçiye zeval olmaz” sözüyle masumiyet ve buradan hareketle dokunulmazlık atfedilen diplomasiyle başlayalım.

Olayın ilk anlarından itibaren iktidara ve dolayısıyla Kaşıkçı’ya yakın çevreler çıkıp “parçalanarak öldürüldü” dediler. Yanı sıra, günler geçtikçe taksit taksit duyurulan ayrıntıları kovayla önümüze döktüler. Hemen aklımıza, “nereden biliyorlar bunca ayrıntıyı” sorusu geldi. Bu kadar ayrıntı bilmek, ancak Suudi konsolosluğunun dinlenmesiyle mümkündü. Biz bunları düşünürken, iktidara yakın bir gazetede, gazeteci Ümit Kıvanç’ın da “Kaşıkçı’nın kaybedilmesi” yazı dizisinde dikkat çektiği gibi “akıllı saat” öyküsü ortaya atıldı. Güya Kaşıkçı’nın kolundaki dijital saat nişanlısına bıraktığı cep telefonuyla uyumlu hale getirilmiş ve konsolosluktaki konuşmaların telefona kaydedilmesi sağlanmış. Ama kısa sürede bunun olamayacağını saatin uzmanları açıkladılar. Dolayısıyla geriye, konsolosluğun dinleniyor olması dışında olasılık kalmıyordu. Hürriyet yazarı Cansu Çamlıbel bu konuyu irdelediği yazısında böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını 6 ayrı diplomata sorduğunu ve “zaten herkes herkesi dinliyor” yanıtı aldığını belirtiyordu. Türkiye, resmî olarak ifade edemeyeceği bir biçimde konsoloslukta olup bitenleri izlemiş ve kaydetmişti. Bu nedenle Kaşıkçı’nın akıbeti hakkında kesin bilgiye sahipti. Öyleyse neden olaya müdahale etmedi?

Bu konudaki sorulara yanıt olarak resmî ağızlardan değil ama iktidara yakın medyadan “diplomatik misyonların dokunulmazlığı var” ifadesi yayıldı. Herkes bir “Viyana Sözleşmesinden” bahsediyordu. Numan Kurtulmuş gibi iktidar üyeleri ve yine iktidara yakın gazeteciler, adı geçen sözleşmenin ellerini kollarını bağladığı gerekçesiyle değiştirilmesi gerektiğinden dem vuruyorlardı. Ama konuyu bilenler, sözleşmede geçen dokunulmazlığın görev dışı halleri kapsamadığını ve konsolosluk gibi yerlere olağanüstü bir olayla ilgili olarak girilebileceğini belirtiyordu. Arap Yarımadasında uzun yıllar elçilik yapmasının yanı sıra iktidar partisinin ilk dışişleri bakanı olan Yaşar Yakış, Gazete Duvar’a verdiği röportajında Viyana Sözleşmesinin hükümlerinin açık olduğunu, hükümetin isterse konsolosluğu kuşatıp giriş çıkışları engelleyebileceğini ve görevle doğrudan ilgili olmayan alanlarda arama yapabileceğini, konsolos dâhil şüpheli gördüklerini gözaltına alabileceğini açıklıyordu. Yakış’a göre, iktidar Sözleşmeden doğan haklarını kullanmamıştı.

Bu arada, diplomatik bir misyonda cinayet işlenmesini “dönüm noktası” gibi görenler oldu. Herkesin güven duyarak gidebilmesi gereken bir yerde böyle bir olay nasıl olurdu? Olaya bu şekil bakan romantikler, diplomatlığı mevzuat çerçevesinde evraklara damga vurma, imza atma işinden ibaret görüyorlardı. Oysa diplomasi yasal yollardan bir ülkenin başka ülkeler hakkında bilgi toplamasına yarayan, bir anlamda meşrulaşmış casusluk kurumuydu. “Devlet, millet” adına diyerek özel çıkarların gözetildiği bir dünyada diplomasi bu yüzden gizli yapılıyor, uluslararası anlaşmalar kapalı kapılar ardında hazırlanıyordu. Diplomatik sorunlar her zaman pazarlık konusuydu. Belki bugüne dek bir diplomatik binada cinayet işlenmemiş olabilirdi ama buraların cinayet, haberalma, sabotaj vb. işlere karışması hiç de yeni ve yadırganacak bir durum değildi.

Dünya kamuoyu, haberleri düzenli biçimde “adının açıklanmasını istemeyen Türk yetkililerin” verdiği bilgilere dayalı olarak öğrendi. Bu süreçte Suudi sarayından yapılan açıklamalar da önce “dış güçlerin işi, böyle bir şey yok” diye başlayan ve adım adım “kontrol dışı bir grup işgüzarın halt etmesi” noktasına varan bir değişim gösterdi. Önce Kral Salman özel temsilcisini Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi için Ankara’ya gönderdi ve bu görüşme sonrası Erdoğan’ı arayarak teşekkür etti. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo önce Riyad sonra Ankara’ya geldi. Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Ekim’de önemli açıklamalar yapacağı belirtildi. Ve açıklamadan bir gün önce CIA Başkanı Gina Haspel Türkiye’ye gelerek Erdoğan’la ve başkalarıyla görüşüp gitti. Erdoğan ertesi gün yaptığı açıklamada olaya karıştıkları gerekçesiyle Suudilerin haklarında soruşturma açtığı 18 kişinin Türkiye’ye verilmesini istedi. (Buna hemen olumsuz yanıt verildi.) “Aslında faili belli, bu emri veren kim” diye sordu. Ve son olarak: “Elimizde başka bilgi yok değil, var. Gün ola harman ola. Çok aceleci olmanın âlemi yok” dedi. Herhalde yorumlamamıza gerek yok…

Olayın ekonomik boyutuna gelince: 23-25 Ekim arası Riyad’da çok sayıda yatırımcının davetli olduğu ve uzun süredir hazırlanılan “Geleceğe Yatırım Girişimi” adı altında bir toplantı düzenlendi. İlk anda Kaşıkçı olayı nedeniyle toplantının fiyaskoyla sonuçlanacağı haberleri yayıldı. Ancak bazı medya kuruluşları, IMF ve birkaç ülke temsilcisi dışında geniş bir katılım oldu. Suudi Arabistan Merkez Bankası, toplantıdan çekilenleri cezalandırmayacağı sözü verdi. Gelmeyenlerin yerleri Rusya ve Çin tarafından fazlasıyla dolduruldu. Katılanlar, Suudilerle toplam 56 milyar dolarlık iş anlaşması imzaladılar.

Almanya Başbakanı Merkel, olay aydınlanana kadar Suudilere silah satmayacaklarını belirtti. Olayın zaten büyük oranda aydınlandığı ve suçun bazı işgüzar tetikçilere yıkılacağının belli olduğu bir durumda bu bir yaptırım sayılmazdı. Merkel bu konuda Avrupa’nın ortak hareket etmesini önerdiyse de, Fransa Cumhurbaşkanı Macron çağrıyı “demagoji” olarak nitelendirdi ve silah satışının Kaşıkçı olayıyla bir ilgisi bulunmadığını belirtti. Zaten Fransız şirketleri Riyad toplantısında imzaladıkları iş anlaşmalarıyla yeterince pay almışlardı. İngiltere Başbakanı May de Macron’un yolundan gitti ve Suudilerle ilişkileri kesmedi. Muhalif tutumuyla tanınan Guardian gazetesinden Owen Jones, bu konuyla ilgili olarak “İngiltere ruhunu Suudi hanedanına sattı. Yazıklar olsun” başlıklı bir makale yazdı. İngiltere, Yemen savaşının başladığı 2015’den bu yana Suudilere 4.7 milyar sterlinlik silah satmıştı. Ama en açık ve net tavrı Rusya aldı. Riyad toplantısında iki ülke arasında imzalanan 5 milyar dolarlık anlaşmanın henüz mürekkebi kurumadan, Kremlin sözcüsü Peskov Suudi Kraliyet Ailesi’nin, gazeteci Kaşıkçı’nın Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesiyle ilişkileri olmadığına ilişkin açıklamalarından şüphe duymak için bir sebep görmediklerini belirtti. Böylece dünyanın 1’den bile küçük olabileceği görülmüş oldu. Suudilere Kaşıkçı’yı öldürdükleri gerekçesiyle silah satışı tartışma konusu olabiliyor ama o silahları Yemen’de çoluk, çocuk demeden katletmek için kullanmalarına kimse dönüp bakmıyordu.