Dünyanın görmezden geldiği savaş: Yemen – Işın Eliçin (Medyascope)

Şu anda Yemen’de dünyanın en korkunç insani krizi yaşanıyor. Dördüncü yılına giren savaşla koskoca bir ülke, bu ülkede yaşayan milyonlarca insan, Nobel Barış Ödülü sahibi Yemenli Tevekkül Karman’ın ifadesiyle söylersek, sistematik bir şekilde yok oluşa sürükleniyor.

Dünya kamuoyu, keza Türkiye kamuoyu yakın zamana kadar Yemen’de olup biteni büyük ölçüde görmezden geldi.

Eğer Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı ekim ayında İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda korkunç bir cinayete kurban gitmemiş olsaydı, bu durum muhtemelen devam edecekti. Ama Yemen’deki savaşın baş aktörü olan Suud rejiminin bu cinayeti işleyişindeki pervasızlığı, Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın Trump yönetiminin desteği ile ve bolca para dökerek yarattığı cilalı imajı darmaduman etti. Riyad’ın politikaları sorgulanmaya ve nihayet Birleşmiş Milletler ve diğer yardım kuruluşlarının Yemen için yaptığı imdat çağrıları duyulmaya başlandı. Öyle ki, Beyaz Saray yönetimi yarım ağız da olsa nihayet ateşkesten bahsetmeye başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde taraflara ateşkes çağrısı yapılması için hazırlanmış karar tasarısına düne kadar ABD ile birlikte itiraz etmekte olan İngiltere de çark etmiş görünüyor. İngiltere Dışişleri Bakanı’nı Riyad ile Riyad’ın ortağı Abu Dabi’ye gönderdi. Bakanın Kaşıkçı cinayetini ve Yemen’de ateşkesin tesisini konuşması bekleniyor.

Bu programda, Yemen’de ne oluyor, kim kiminle savaşıyor, insani krize yol açan koşullar neler, dikkatinize sunmak istiyorum.

Önce coğrafi konumuna bakalım Yemen’in: Haritada görüyorsunuz, Arap yarımadasının güney ucunda, dikdörtgen şeklinde bir ülke Yemen. Kuzeyinde uzun bir kara sınırıyla ayrıldığı Suudi Arabistan var, doğusunda da Umman. Dikdörtgenün diğer iki kenarı ise denizle çevrelenmiş. Yemen’in denize kıyısı tam 1900 km uzunluğunda: Güneyde Aden Körfezi, Batıda Kızıldeniz.

Yemen’in nüfusu 28 milyon civarında ve nüfusun yüzde 60’ı 24 yaşından küçük.

2015’te savaş başlamadan önce de yoksul bir ülkeydi Yemen. Ekonomisi petrol ve doğalgaza dayalı olsa da, Yemenlilerin yarısı günde 2 dolar olarak belirlenmiş yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyordu.

Şimdi, savaşla birlikte nüfusunun dörtte üçü oranında yaklaşık 22 milyon kişi dışarıdan gelecek yardımlara muhtaç kalmış durumda. 8 milyon kişi ise kelimenin gerçek anlamıyla açlıkla pençeleşiyor.

Ülke nüfusunun %65’e yakını Sünni, yüzde 35’i de Zeydi. 8. yüzyılda ortaya çıkmış olan Zeydiyye, Şii mezhebinin kollarından biri. Sünniliğe en yakın kolu hatta.

Zeydi nüfus ülkenin kuzeyinde yoğun. Küçük bir İsmaili nüfus da var yine kuzeyde. Güneyde, kıyı bölgelerde ise çoğunluk Sünniliğin Şafii mezhebine bağlı.

Yemen’de tarihsel olarak mezhepçiliğin olmadığı söyleniyor.  Hatta yakın zamana kadar farklı mezheplerden insanlar aynı camide bir arada ibadet ederlermiş ve Sünnilerle Şiiler arasında evlilik de son derece yaygınmış.

Fakat 1990’lı yıllardan itibaren Siyasi İslam’ın güçlenmesi ile eş zamanlı olarak –örneğin Müslüman Kardeşler bağlantılı İslah Partisi kuruluyor ülkede- gerginlikler de çıkmaya başlamış. Selefiliğin kuzeyde de yayılmaya başlaması ise karşı bir tepkinin gelişmesinde, Husi hareketinin doğmasında etkili olmuş.

Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon, savaşı işte bu Husi Hareketi’ne karşı yürüttüğünü söylüyor.

Savaş nasıl başlamıştı derseniz, 2014 yılında işsizlik, yolsuzluk, geçim sıkıntısı gibi nedenlerle ayaklanan Husiler, 2015 yılına girildiğinde ülkenin neredeyse tamamında kontrolü sağlamış, başkent Sana’da Cumhurbaşkanlığı sarayının kapısına dayanmıştı.

Cumhurbaşkanı Mansur Hadi, Arap isyanları Yemen’e sıçrayınca 2012’de on yıllardır oturduğu koltuğunu bırakmak zorunda kalan bir önceki Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’ın yıllarca yardımcısı olarak görev yapmıştı ve Husiler başkente girince o da selefi gibi Saray’dan kaçtı. Fakat o kaçınca selefi Salih geri döndü ve kendisine bağlı ordu birlikleriyle birlikte Husilerin safına katıldığını duyurdu. Husiler de parlamentoyu fes ederek geçici bir yönetim kurdu.

İşte bu gelişmeler üzerine Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yanlarına Kuveyt, Bahreyn, Katar, Sudan, Ürdün, Fas ve Mısır’ı da katıp, Husilere karşı savaş başlattılar. ABD ve İngiltere’nin desteğini de alıp, Mart 2015’ten itibaren ülkeyi karadan ve havadan bombalamaya başladılar.

İran’ın Husilere silah gönderdiğini iddia eden Suudi liderliğindeki koalisyon, Yemen’i havadan, karadan ve denizden tamamen abluka altına da aldılar ve dış dünya ile bağını kestiler.

Yemen savaştan önce gıda ürünlerinin yüzde 90’ını ithal eden bir ülkeydi. Abluka başladıktan sonra gıda ve diğer yardım malzemelerinin ülkeye girişine belli zamanlarda, belli noktalardan ve sınırlı olarak izin verilmeye başlandı. Gıda fiyatları katlandı. Zaten yoksul olan halkın alım gücü kalmadı. BM gıda ve benzin fiyatlarının savaşın ilk üç yılında yüzde yüz arttığını söylüyor.

Gazeteci Fehim Taştekin, İran’ın insani yardımlar için kullanılan Hudeyde limanından silah soktuğuna dair iddiaların biraz da bu savaş ve ablukanın yol açtığı kriz konusunda dünyanın suskunluğunu tesis etmeye dönük bir propaganda olduğunu söylüyor.

Peki İran’ın desteklediği söylenen Husiler kim?

Adını kurucusu Hüseyin Bedir el Din el Husi’den alan Husi hareketinin merkezi Yemen’in kuzeyindeki Saada kenti. Zeydi geleneklerinin ve inancının Sünni İslamcı akımlarca marjinalleştirilmek istendiği kaygısıyla ve ülke yönetiminde daha fazla söz hakkı sahibi olma talebiyle 2004 yılında kurulmuş, pek çok Zeydi aşiretinin desteklediği bir hareket. Aynı yıl o zamanki lider Salih’e karşı ayaklanma başlatıyorlar ve büyük bir operasyonla bastırılıyorlar. Ama hareket büyümeyi sürdürüyor ve yönetime tepkileri de sürüyor.

Aslına bakarsanız, Yemen’in kuzeyindeki Saada merkezli dağlık coğrafyanın insanları oldum olası isyan etmişler yöneticilerine.

Biliyorsunuz Yemen eski Osmanlı sömürgesi. Ve Yemen türküsünde bahsi geçen durum, yani Yemen’e gidenin geri dönmemesi durumu, işte bu isyanlarla ilgili. Osmanlı bastırabilmek için habire asker yolluyormuş. Ayşe Hür’ün kaleminden aktarayım:

“Yemen’in Maskat, Hadamut, Aden, Mukalla ve Kızıldeniz sahilleri dahil fethi Hint seferinden dönen Hadım Süleyman Paşa tarafından 1538 yılında gerçekleşti. Ancak bu tarihten itibaren, Yemen’i kontrol etmek hiç de kolay olmadı. Osmanlı yönetimine karşı çıkanlar Yemen’in dağlık bölgelerinde (‘Cebel’de) meskun olan Zeydilerdi…Şiiliğin Sünniliğe en yakın koluydu. Ancak imamlıkla ilgili doktrinlerinin katılığı yüzünden Osmanlı Hilafeti’ne karşı oldular. Öyle ki, Osmanlı onlara göre ‘sarıklı kafir’di. Bu yüzden de karşı çıkışları pek şiddetli oldu. Kıyı bölgelerdeki nüfus ise Sünniliğin Şafii mezhebine bağlıydı. Şafiilerin Osmanlı Hilafeti ile sorunları yoktu ama onların desteği bile Zeydi isyanlarını bastırmaya yetmedi.

Osmanlı kaynakları Zeydilerle savaşta kaç kişinin öldüğünü açıklamaz sadece “binlerce insan ölmüştür” demekle yetinir. “Yemen’e gidip de gelmemek” 16. yüzyıldan beri kaderidir Osmanlı askerinin…”

İngilizler de 1839 yılında Güney’deki Aden limanını işgal ediyorlar. Güney ile kuzey arasındaki fark İngilizlerin yönetiminden sonra, ekonomik olarak da kültürel olarak da epey bir açılıyor. Ne de olsa güneye mali ve askeri yardım yapıyor Britanya İmparatorluğu.

20. yüzyıla gelirsek, İngilizler 1967’de çekildiler Yemen’den ve Yemen, 20.yüzyılın kalan bölümünün önemli bir kısmını, kuzeyde Yemen Arap Cumhuriyeti, güneyde ise Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti (PDRY) olmak üzere iki ayrı yönetimle, ikiye bölünmüş olarak geçirdi. Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti, bu arada, Arap dünyasının tek Marksist yönetimi olarak tarihe geçti. Bu iki yönetim 1990’da birleşince, ülkenin güneyinde, 1994’te başarısızlıkla sonuçlanan bir ayaklanmayı da örgütlemiş olan ayrılıkçı bir hareket de doğmuş. İşte bu ayrılıkçı Güney Hareketi 2007 yılında yeniden ortaya çıktı ve halen Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteği ile Husilere karşı savaşan en etkin milis gruplarından biri olarak faaliyetlerini sürdürüyorlar.

Yemen’in Afganistan ve Irak dönüşünde ülkenin dağlarıyla çöllerine yerleşen cihatçıları da var. Arap Yarımadası El Kaide’si olarak bilinen oluşum Yemen merkezli. 2011’de Arap isyanları sırasında işte bu “Arap Yarımadası El Kaide’si” Ensar El Şeria ismi altında, Abyan’ı ele geçirdi ve sonra bazı yerleşimlerde İslam emirlikleri kurdular. El Kaideciler 2014’te Yemen ordusu tarafından Abyan’dan çıkarıldılar ama Husiler Sanaa’yı alınca, kendilerine yeni bir hareket alanı bularak Yemen’in beşinci büyük limanı el Mukalla’yı ele geçirdiler. 2016’da Suudi destekli gruplar Mukalla’yı El Kaide’den temizledik diye duyuru yaptılar ama hala güçlü oldukları yerler var. IŞİD’in de Yemen’de bir şubesi var ve Husilere saldırıyorlar diye, anlaşılan göz yumuluyor faaliyetlerine.

Sahadaki durumu Fehim Taştekin’in kaleminden de aktaralım:

“Suudiler Ortadoğu’da birçok yerde düşman belledikleri Müslüman Kardeşler’in Yemen uzantısı sayılan Islah Partisi’ne bağlı güçleri kara unsuru olarak kullanıyor.

İhvan düşmanlığından Yemen’de de taviz vermeyen Birleşik Arap Emirlikleri ise ‘ayrılıkçı’ hisleri yeniden güçlenen güneyden bazı kesimler ile Islah’ın rakibi Selefilerle iş tutuyor. İki kampın birleştiği nokta, 2015’te Husilerin kuşattığı saraydan kaçan ve sonradan Aden’de üslenen Devlet Başkanı Mansur Hadi’nin koltuğuna dönmesi.

Emirlikler’in yeni ortakları ise Salih’in varisleri. Husiler 2014’te başkent Sana’yı ele geçirirken onlarla ittifak kurmuş olan Salih, Aralık 2017’de kendi çocukları için Suudilerle iktidar pazarlığına girişince öldürüldü. Bunun üzerine Salih’in oğlu ve kuzeni orduda Cumhuriyet Muhafızları gibi kendilerine sadık birliklerle birlikte Emirlikler’in müttefiki oluverdi. Bu da dengeleri epey değiştirdi…

Yemen’deki siyasi tablo ziyadesiyle karakteristik; Şii’si İran’ın Şii’si gibi değil, İhvancısı Mısır’ın İhvancısı gibi değil. Aşiret ve aile bağları çok belirleyici; ordudaki birlikler bile buna göre saf tutuyor. Bu durum çatışmayı basitçe vekâlet savaşı olarak resmetmeyi önlüyor. Hele ki bu krizi bir Sünni-Şii çatışmasına indirgemek mümkün değil. Elbette El Kaide ve Selefi cepheden bakarsanız bu savaş Şiilere karşıdır. Ama bu bağlam sadece onların dünyasında geçerli.”

Yemen’de Savaşan Koalisyon güçlerinin terkibine de bakalım:

Liderlik Suudi Arabistan’da. Hava saldırıları ile deniz ablukası onlardan soruluyor. Ama Aden’deki küçük birlik dışında cephede askeri yok.

Birleşik Arap Emirlikleri hava operasyonlarına katılıyor, milis gruplarının önemli bir bölümüne silah, para ve eğitim veriyor. Kendi askerleri de cephede. Güney Yemen’de kurdukları sorgu merkezlerinde yaygın insan hakları ihlalleri yapıldığı söyleniyor.

Sudan, Yemen’de en çok asker bulunduran ülke. Sudan’da insan hakları ihlalleri ile gündeme gelen, özellikle Darfur’daki savaş suçlarından sorumlu tutulan Elit Birlikler’den oluşma 8000 bin civarında bir güç bulundurdukları tahmin ediliyor. Bu desteğe teşekkür için Suudi Arabistan Sudan’a 2 buçuk milyar dolardan fazla yardım yaptı.  ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde bulunan Sudan Yemen’deki savaşa katıldıktan sonra Washington’un da sempatisini kazanmışa benziyor. Trump yönetimi bu ülkeye 1997’den beri uyguladığı ambargoları Ekim 2017’de gevşetti bile.

Mısır ablukaya destek için gemi, hava saldırıları için uçak, kara operasyonları için de 1000 bin kişilik askeri güçle savaşa katılıyor.

Fas da 1500 civarında asker ve bombardıman uçakları ile koalisyon saflarında yer alıyor. Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün de uçak gönderen ülkeler arasında.

Yemen savaşına başta bin askerle destek veren Katar, 2017’de Körfez İşbirliği Örgütü üyeliği askıya alındıktan ve Suudi Arabistan’ın tecrit politikasına maruz kaldıktan sonra sessizce cepheden çekildi.

Türkiye de 2015’te Suudların Yemen operasyonuna destek veren ülkeler arasında yer almıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 25 Mart’ta Fransız France 24 kanalına: ” Yemen operasyonunu destekliyoruz. Lojistik destek verebiliriz, İran ve terörist gruplar bölgeden çekilmeli, açıklaması yapmıştı.

Ama artık Türkiye insani yardım faaliyetleriyle sınırlamış görünüyor Yemen ilgisini.

İnsani yardımlara en çok ihtiyaç duyanlar, krizi en ağır yaşayanlar yoksullar. Hudeyde ve Ta’izz krizin en sert vurduğu başlıca iki yerleşim. Husilerin merkezi Saada’da ise altyapı bombardımanlarla tamamen yok edilmiş durumda.

Bugüne kadar 16 bin civarında sivil çatışmalar yüzünden öldü ve yaralandı. Binlerce kişi ise altyapı yokluğunda hortlayan, kolera gibi önlenebilir hastalıklara bağlı olarak hayatını kaybetti, kaybediyor. Halkın 75’inin temiz suya doğrudan erişimi yok. 2 buçuk milyona yakın çocuk okula gidemiyor, 2,5 milyon çocuk yetersiz besleniyor, başta da söyledim ülke nüfusunun üçte ikisi gıda için dış yardımlara muhtaç. 8 buçuk milyon ise bir sonraki öğünü nasıl temin edecek bilmiyor.

Şu sıralarda çatışmalar Husilerin kontrolündeki Hudeyde limanı ve çevresine yoğunlaşmış durumda. Suudiler Hudeyde düşerse başkent Sana’yı ele geçirmek kolaylaşır diye düşünüyor olmalılar.

Hudeyde gıda ve ilaç yardımlarının yüzde 80’inin girdiği en önemli liman. Yardım akışı kesintiye uğrarsa BM’nin uyarısını yaptığı açlıktan ölümler başlayabilir. BM böyle bir durumda baş gösterecek kıtlığın nüfusun yarısını etkileyeceğini söylüyorlar.

Hudeyde’ye saldırılar ABD’nin taraflara ateşkes çağrısı yapmasından sonra yoğunlaştı. İsveç’te yapılması muhtemel ateşkes görüşmeleri yıl sonuna ertelendi bile. Bu arada ABD’nin Husileri terör örgütü ilan etmeyi planladığına dair haberler var. Bunu yaparlarsa ateşkes söz konusu olmayacak demektir.

Yine Fehim Taştekin’e kulak verelim:

“Husiler masaya oturmak zorunda kalabilirler fakat ‘teslimiyet’ buraların tarihine yabancı bir kavram. Suudi Kralı Abdülaziz, 1934’te Yemen’i işgal edip Asir, Cizan ve Necran’ı aldıktan sonra geri kalan yerlerden çekilince eleştirilere maruz kalır. Verdiği yanıt bugün de geçerlidir:

‘Yemen’i bilmiyorsunuz; dağlıktır ve kabilelerden oluşur. Kimse kontrol edemez. Tarih boyunca fethetmeye kalkışanların hepsi başarısız olmuştur. Son başarısız işgalci Osmanlı Devleti’dir. Kendimi ve halkımı Yemen’de heba etmek istemem.’ ”

Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın dedesinin nasihatlarına kulak asmaya niyeti yok gibi. Ne de olsa arkasında Trump var.

Yayının başında bahsettim, İngilizler ise Veliaht Prens’in saldırgan fütursuzluğundan rahatsız  olmuşa benziyor.  Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt bakalım kulak çekmekte ne ölçüde başarılı olacak. Fakat İngiliz Guardian gazetesi pazartesi günkü başyazısında, İngiltere’nin Suudi Arabistan ve Yemen konusundaki tutum değişikliğini memnuniyetle karşılamakla birlikte yetersiz bulmuş ve şunları yazmış: “Riyad’a silah satmayı ve istihbarat paylaşmayı kesmedikçe Yemen’de işlenen suçlara ortaklığımız devam edecek.”