Ekim Devrimi Dosyası | Şubat Konsensüsünün Ardından – Chris Read (jacobin)

Gazete Hayır’ın notu: Bolşevik Devrimi, üzerinden tam tamına yüz yıl geçmesine rağmen, sebepleri, sonuçları, ortaya çıkardıkları ve tartışmalarıyla tarihin önemli mihenk taşlarından biri. “Barış, ekmek ve adalet” sloganıyla iktidara gelip, bu iktidarı Sovyetler yani halk meclisleri üzerinde temellendiren Bolşevikler, dünyanın ezilen tüm emekçi halklarına örnek teşkil ettiler. Bugün Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyetler Birliği artık mevcut olmasa da, bugün kapitalizm ve emperyalizmin baskısı, sömürüsü, çevre tahribatları karşısında direnenler bu devrimin deneyiminden hala yararlanmaktalar. Dolayısıyla Ekim 1917’yle ilgili olarak yeni bulgular, yeni bakış açıları ve yeni değerlendirmelerle yazılmış makalelerin yararlı olduğunu düşünmekteyiz. GazeteHayır Ekim 1917 dosyasıyla bu devrimin tarihi, deneyimleri ve etkileri üzerine yapılmış yeni değerlendirmeleri okuyucularıyla buluşturmayı çalışmaktadır.

Ekim Devrimi’ni yaratan şey, Şubat’ta elde edilen kazanımların erozyona uğraması karşısında halk kitlelerinin hoşnutsuz olmasıydı.

Şubat Devrimi esnasında, Rus imparatorluğu tarihinde eşi görülmedik bir birlik duygusuna sahipti. Tüm sınıflar, etnik yapılar ve ulusal gruplar II. Nicholas’ın tahttan indirilmesini hoşnutlukla karşıladı. Ermeniler, Çeçenler, Çukçiler, Finliler, Gürcüler, Kazaklar, Lehler ve Özbekler çarlığın yıkılışını, köylüler, entelektüeller, işçiler, yöneticiler, bankacılar, hatta bazı toprak sahipleriyle birlikte kutladılar.

Fakat bu ortaklığın sürmesi mümkün değildi.

Bir yıl sonra Çarlık Rusya’sı parçalandı ve bir zamanlar tek bir imparatorluğa bağlı toprakların belli kısımlarında hak iddia eden en az yirmi ayrı idari yapının ortaya çıktığı 1919 yılına dek parçalanmaya devam etti. Takip eden mücadeleler, Avrupa’da o güne dek görülen en barbarca anti-semitist hadiseleri de içine katarak, on milyon insanın yaşamına mal oldu.

İmparatorluk halkları arasındaki kutuplaşma tarihi değiştirdi ancak tarihçiler bunun sonuçlarıyla (özellikle de ulusların kaderini tayin etme hakkı ve Bolşeviklerin zaferiyle) epeyce ilgilense de, altta yatan süreci büyük oranda gözden kaçırmışlardı.

Şubat ayındaki birlik duygusuna ne olduğunu incelemek, Rus Devrimi’ni daha iyi anlamamıza yardımcı olmakta ve bize ekonomiyle toplumsal yaşamın politik radikalleşmede oynadığı rolü kavramada yeni ipuçları sunmaktadır.

Parçalanan Cephe

Şubat Devrimi’ne verilen destek başlarda muazzam boyutlardaydı ancak kısa süre içinde bu ittifakta çatlaklar belirmeye başladı. Sol siyasetçiler Birinci Dünya Savaşı konusunda bölünmüş haldeydiler ancak ilk Geçici Hükümet üzerinde çok az etkileri vardı. Doğrusu devrimin merkezi olan Petrograd ve Moskova’yla, ülkenin belli köyleriyle kentlerinde atmosfere ağırlıkla vatanperverlik duygusu hâkimdi.

Tarihçiler genelde Şubat Devrimi’nin içinde savaş yanlısı tutumun ne derece hâkim olduğunu göz ardı etmektedirler. En azından Rusların imparatorluk topraklarını Almanlarla müttefiklerinin saldırılarından korumayı istediği ölçüde böyle bir savaş yanlısı tutumdan bahsetmek mümkündür. Savaş halk içindeki desteğini büyük oranda kaybetmişti fakat kimse teslim olmaya hazır değildi. Vatandaşlar kendilerini savaşmaya mecbur hissetmekteydiler ancak ülkenin içinde bulunduğu açmazdan sorumlu gördükleri unsurları (başta çar, çariçe ve mahkemelerle idarenin başındaki hayali Alman yanlısı grup) da reddetmekteydiler. En azından başlarda, birçok devrimci imparatorluğun çökmesi için değil savaş gayretini yeniden canlandırmak amacıyla Nicholas’ı devirmişti.

Elbette şahinlerin dışında, barış eylemcileri de Şubat ayında sokaklara döküldüler. Ancak devrimci kentte olanları gün gün kayda alan N. N. Sukhanov’un bize aktardığı üzere, savaş karşıtı pankartlar taşıyanlar tehdit edilmekte, çoğu kez gösterilerden kovulmaktaydılar. Seçkin kesimin dışında kimse savaşı istemiyordu ancak alelade yurttaşlar Alman işgali fikrinden de hiç hoşlanmıyorlardı. Teslim olmak dışında herhangi bir şekilde savaşı bitirmeyi umuyorlardı. Dolayısıyla onlara göre barış çağrısı yapan eylemciler Alman yanlısı komploculardı.

Hemen ardından başka önemli bölünmeler yaşanmaya başlandı. Tüm belli başlı partiler demokratik yollarla seçilmiş bir Kurulmuş Meclisin gerekli olduğunu kabul etmekteydiler ancak bu ortak kabul kimin yöneteceğiyle ilgili acil soruna çözüm getirmiyordu.

Sol, yeni kurulan Sovyetlerin kritik birer kurum olduklarını fark etmişti. Ancak sonrasında ortaya çıkacak ikili iktidar yapılanmasını öngöremediler. Aslında geçici hükümet sadece makul yapıları temsil ediyor gibiydi. Şubat ayındaki ulusal birlik üzerinde inşa edilmişti ve kurucu meclis seçimlerine dek ülkeyi yönetme sözü vermişti. Ancak Lenin’in dönmesiyle, bu güzergâha dair ciddi şüpheler dillendirilmeye başlandı.

Diğer yandan Nicholas’ın tahttan indirilmesinin mimarı olanlar (Duma’dan liberal siyasetçilerin, üst rütbeli komutanların ve bazı seçkinlerin oluşturduğu bir grup), Nicholas’tan sonra neyin yapılacağına dair ortak bir fikirden yoksundular. Aralarında Pavel Miliukov’un da olduğu birçok kişi, Nicholas’ın kardeşi Michael’ın yeni çar olmasını istiyordu. Fakat halk direnişi kralcıları sert bir şekilde hayal âleminden çıkardı. Miliukov’un yeni çarın desteklenmesini istedikten sonra, işçilerce yuhalanıp kürsüden indirilmesi meşhur bir olaydır.

Seçkinleri birleştiren şey, devrimi destekleme değil yayılmasını önleme arzusuydu. Bu illüzyonun kesin bir biçimde yok olması, kutuplaşma tarihimizde önemli bir rol oynar. Alman istilası karşısında ulusal birlik umudunun naif ve zayıf olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Nüfusun büyük kısmı Şubat Devrimi’ni hoş karşılasa da, birbirine çelişkili tutumlar almaktaydılar. Mülk sahipleri savaşa dönük gayretlerin yeniden canlanacağını düşünüyor ve şovenist dalganın devrimi boğacağını ümit ediyorlardı. Ordu komutanları moralin artacağını, böylelikle gelecek yıl daha fazla askeri zafer elde edebileceklerini düşünüyorlardı. Fabrika sahipleri devrimle işçiler arasındaki huzursuzluğun yatışacağını umarken, işçiler yaşam koşullarının nihayet artacağını düşünüyorlardı. Köylülerse toprak sahiplerini yola getirmek ve nihayetinde ortadan kaldırmak istiyorlardı. Devrimin hemen ardından bu patlamaya hazır anlaşmazlıklar su yüzüne çıkmaya başladı.

Geçici Hükümet

Şubat ruhunun somutlaştığı yer geçici hükümetti. Diğerleri onun politikalarını incelemişken benim ilgimi çeken şey geçirdiği evrimdir. İşe bakın ki üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen, bu hükümetin yaptıklarına dair net bilgilere sahip değiliz.

Başlarda hükümet, ülkenin demokratikleşmesine kılavuzluk etmeleri gerektiğine inanan liberallerden oluşmaktaydı ancak bu vaat ölümcül bir ikilem yaratmaktaydı. Demokratik bir sistemi tesis ettikleri takdirde, seçmenler muhtemelen onları bırakıp Sola gideceklerdi. Devrimin ilk anından itibaren, ülkenin çoğunluğu (belki %80 civarı) Sosyalist Devrimciler ve sosyal demokratlar gibi solcu partileri desteklemekteydi.

Geçici hükümette Anayasal Demokratik Parti’den Oktobristlere ve milliyetçi müttefiklerine dek çeşitli kesimlerden oluşan liberaller, ulusal seçimlerin yapılması halinde yok olacaklarının farkındaydılar. Sol da bunu biliyordu ve koalisyon ortaklarının vaatlerini yerine getirememesi onları daha da şüpheli hale getirmişti. Her şeye rağmen tüm çarlık karşıtı güçlerin birliği bir süre için ayakta kaldı.

Bu birlikte yaşanan ilk önemli çatlak, Lenin’in sürgünden dönüp “geçici hükümete destek verilmemesi” için çağrıda bulunmasıyla yaşandı. Hükümetin hemen devrilmesini istemese de, bir sonraki mantıklı devrimci adımı atmaktaydı.

Bildiği gibi burjuvaziyle birlik olmak, çarlığa karşı mücadelede faydalıydı ancak çarlık gittiğinde halkın asıl düşmanı artık burjuvazi olmuştu. Radikal devrimci güçler onlarla iç içe olmamalıydı. Lenin’in kanaatine göre reformist sosyalizm, solcuların proletaryayı kapitalizmin insafına terk etmesine yol açmıştı.

Politik seçkinler arasındaki ideolojik kutuplaşma yavaş yavaş (ve gittikçe artan bir ivmeyle) büyüdükçe, kitleler arasında yaşanan paralel bir süreç devrimi ileriye itmekteydi.

Askeri Kutuplaşma

Ancak bu kutuplaşmanın (serfliğin geç dönemde kaldırılmasının göz ardı edilmiş bir sonucu) Rus toplumuna uzun süredir mührünü vurduğu unutulmamalıdır. Neticede toprak sahipleriyle serfler arasındaki uçurumu çok az şey kapatabilirdi. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Rus toplumu ve ekonomisi hızla gelişse de, derin bir uçurum hala halk tabanını seçkinlerden ayırmaktaydı.

Bu geleneksel kutuplaşma varlığını, devrim boyunca kritik bir alanda korumayı sürdürdü: Orduda. Birçok araştırmada belirtildiği gibi, ordu sert bir şekilde bölünmüş haldeydi ve subaylar hiyerarşiyi katı disiplinle sağlamak zorunda kalıyorlardı.

Seferberlikle askere yapılan alımlar bu sorunu bir nebze hafifletmişti, çünkü orduya katılan entelektüellerle orta sınıftan subaylar alt rütbelere karşı sempati beslemekteydiler. Bu bakımdan askerleri itaat etmeleri için dövmeleri gerektiğini düşünen veya Kornilov’un önerdiği gibi disiplinsiz askerlerin idam edilmesini savunan meslektaşlarına karşı çıkmaktaydılar.

Şubat Devrimi bile orduya birliği getiremedi. Ülke devrimi kutlarken, askerler katı komutanlara karşı sert misillemeler yaptılar. Başlangıçtan beri, askerler ve denizciler devrimde hayati rol oynamıştılar. Deneyimleri sadece daha da büyüyen kutuplaşmayla başlamıştı. Bu açıdan kırlardaki ve kentlerdeki işçilerden sadece bir adım ilerdeydiler. Nitekim artan şiddet olayları, gerileyen yaşam standartları ve seçkinlerin devrimci dürtüleri köreltmeye dönük beceriksiz girişimleri kısa süre sonra onları da kutuplaştıracaktı.

Denetim Mücadelesi

1917 boyunca Rus kitlelerinin olağanüstü gücü, yaratıcılığı, stratejik içgüdüsü ve kararlılığının tarihte hala eşi benzeri yoktur. Devrimin koşulsuz bir şekilde takdir edebileceğimiz yönlerinden biri işte budur. Köylerde, fabrikalarda, savaş gemilerinde ve kışlalarda, yerel politik mücadeleler patlama noktasına ulaşmıştı.

En çarpıcı emsal köylülerdi. Genel olarak eğitimli toplum ve modernleşmiş seçkinler, köylülerin bu süreçte ayak bağı olduğunu düşünüyorlardı. Köylü kitlelerini korkak, itaatkâr, kurnaz, dar kafalı, açgözlü ve gelenek, din, batıl inançlarla budalalaşmış kişiler olarak tarif ediyorlardı.

Aralarında II. Nicholas’ın da olduğu sağcı entelektüeller ve eylemciler, aynı nitelikleri idealleştirmekte, köylülerin radikal emeller karşısında geleneksel değerlerin koruyucu siperi olduklarını düşünmekteydiler. Birçok Solcu aynı fikri paylaşıyor, kırsal emekçileri sadece kendi küçük çiftliklerini düşünen cahil muhafazakârlar olarak görüyordu.

Marx’ın köylülerle ilgili meşhur tanımı şöyleydi: “Medeniyet içinde barbarlığı temsil eden sınıf.” Sonraki yıllarda bu görüşünü daha da ayrıntılı hale getirdi ancak Sol daha çok onun ilk yazılarına aşinaydı. Troçki ve Gorki onun bu bakış açısını paylaşmakta ve köylülerden nefret etmekteydiler.

Liberaller ve diğerleri de onlara güvenmiyorlar, köylüleri temnye liudi kara kitleler şeklinde adlandırıyorlardı.

Fakat 1917 yılı boyunca, sözde geri kalmış bu insanlar zekice örgütledikleri devrimci faaliyetleriyle, entelektüel kesimler arasındaki destekçilerini bile şaşırttılar. Bölge bölge ve köy köy ufak farklılıklar olsa da, ağırlıkla kendi öz-gücüyle yükselen bu kırsal siyasetin temel yapıları ortak özelliklere sahipti.

İlk olarak köylüler toplanarak köy komiteleri kurmuşlardı. Ayrıca bu örgütlere köylü komiteleri de denmekteydi ama köylü olmayan ve güvenilir kişiler de kimi zaman komitelere katılmaktaydı. Öğretmenler, rahipler, hatta toprak sahipleri bile kendilerini bu komite faaliyetleri içinde buldular. Kır emekçileri, örgütlenme üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan tüm grupları hızla içlerinden uzaklaştırdılar.

Köylüler doğrudan baskıyla karşılaşmayacaklarını fark edince, komiteleri daha cüretkâr eylemler tertiplemeye başladı. Yasa dışı bir şekilde yakacak odun toplar oldular (bu arazi sahiplerini hep rahatsız eden bir şeydi) ve özel mülklü arazilere veya otlaklara girip tohum ekmeye başladılar. Talepleri daha fazla ücret ve daha düşük kiralardı.

Toprağın yeniden paylaştırılmasını dört gözle bekleseler de “Kara Bölüşüm” zamanının henüz gelmediğini görmüşlerdi. Ancak aylar geçtikçe ve herhangi bir misilleme olmayınca, daha cesur eylemlere girişir oldular.

Şubat ve Ekim Devrimleri arasında geçen zamanı üç aşamaya bölmemiz mümkündür. Nicholas’ın tahttan indirilmesinden yaz aylarına dek geçen ilk aşama, geniş kesimlerin radikalleşmesine sahne oldu. Temmuz ayındaki silahlı baskının ardından, hükümetteki gerici ve sağcı unsurlar halkın kazanımlarını kaldırmaya çalıştı. Ne tuhaf ki, bu hadise aynı Şubat Devrimi gibi radikalliği yeniden ateşleyen bir dönem başlattı.

Temmuz öncesinde, köylüler toprak yeniden dağıtılıncaya kadar zafer elde etmeye devam edeceklerini düşünüyorlardı. Fakat Temmuz’dan sonra, rakiplerinin bunu önlemeye çalıştıklarını gördüler. Bu köylüleri (ve işçileri) devrimi korumak için onu daha da derinleştirdikleri müdafaacı bir radikalleşme dönemine soktu.

Köylüler açısından bu, toprağa el konulması ve inatçı yahut saldırgan toprak sahiplerine karşı şiddet uygulanması demekti. Köylü eylemliliğinin, komite inşalarından toprağa şiddetle el koyma noktasına gelmesi, kutuplaşmanın etkin bir form aldığını gösterir. Ayrıca devrimi durdurma girişimlerinin süreci daha da şiddetlendirmekten başka bir şey yapmadığını da vurgular.

İşçi eylemliliği de benzer bir güzergâh izlemiştir. Mart başlarında kentli işçi sınıfı uzun zamandır verdikleri mücadeleyi kazanmışlardı. Çalışma saatlerini kısaltmışlar ve ücretlerini arttırmışlardı. Ancak aynı kırdaki yoldaşları gibi, kentli işçilerin radikal eylemleri daha da arttı. Ayrıca hükümetin bu hakları geri alma isteği açıkça belli olunca kutuplaşma daha da büyüdü. Yaz sonu güz başında, talepleri artık ücretlerin çok ötesine geçmişti. Kontrol kurmak istiyorlardı ve işçilerin fabrikalara el koyuşları gittikçe yaygınlaştı.

Birkaç tarihçinin kapsamlı çalışmaları sayesinde, bunların nasıl gerçekleştiğini çok iyi biliyoruz. Radikalleşmenin altındaki temel faktör, siyasetten çok enflasyondu. Mart ayındaki zam artışları kısa sürede toza dönmüş, özellikle Petrograd’da savaş üretiminin baskısı çalışma saatlerine getirilmiş sınırlamayı geçersiz kılmıştı. İşçiler ve aileleri bir süre sonra kendilerini hiç olmadıkları kadar kötü bir durumda buldular.
Bu durum militanlığı arttırdı. Bu da işçilerin direnişini tetiklerken, işverenlerin misilleme olarak fabrikaları kapatmalarına yol açtı. Bazı fabrika sahipleri, lokavtların işgücünü disiplin altına almak amacıyla yapıldığını itiraf ediyorlardı. Diğer patronlarsa, üretimi sürdürmek için gerekli yakıttan veya hammaddeden yoksun olduklarını iddia ediyorlardı.

İşçilerin tepkisi yöneticileri, muhtemelen kendilerini bile şaşkınlığa uğratmıştı. Pes etmek yerine harekete geçtiler ve işyerlerini yönetmeye başladılar. Fabrikaların mülkiyeti üzerine sınıfsal bir mücadele yaşanır hale geldi. Bu kutuplaşmayı keskinleştiren işsizlikti. Fabrikaların kapatılması, işçiler ve ailelerinin (hafta hafta azalan maaşlarıyla geçinmeye çalışan, idare edebilecekleri birikimden veya grev fonundan yoksun olan insanların) sefalete düşmesi demekti.

Kentlerdeki ve kırdaki emekçiler daha radikal bir tutum alırlarken, hükümet meşruiyetini sürdürme mücadelesi veriyordu.

Ekime Doğru

Ekim Devrimi’ne doğru, gerek kentlerde gerekse kırsal kesimde gerçekleşen hadiseler bir kritik ortak özelliğe daha sahipti. Geçici hükümet gittikçe sözde ılımlı sosyalistlerin etkisine girdikçe, seçmenleri onlara sırtlarını döndüler.

Bu durum Lenin’in Nisan ayındaki öngörülerini haklı çıkarmıştı. Lenin’e göre hükümet esasında burjuva, kapitalist ve emperyalist bir yapıydı. Bu sebeple Lenin hükümetin desteklenmemesi uyarısında bulunuyordu. Sancılı son haftaları, bu öngörülmüş sorunları onaylar nitelikteydi.

Köylülerin toprak talebi daha da şiddetlenmişti ancak çoğunluğu sosyalist bakanlardan oluşan ve sözde köylü odaklı Sosyalist Devrimcilerin ağırlıkta olduğu hükümet, bu talepleri göz ardı etmiş veya ulusal birlik adına toprağa el konulmasına etkin bir şekilde karşı çıkmıştı. Baskıcı önlemlere başvuran birçok vali Sosyalist Devrimciler saflarından kişilerdi. Bu köylüleri hayal kırıklığına uğrattı. Nitekim parti ılımlı üyelerle, nihayetinde toprağa el konulmasını canı gönülden isteyen Bolşeviklere katılan sol kanat şeklinde ikiye ayrıldı.

Benzer bir durum fabrikalarda da cereyan etmekteydi. Menşevik ve SD bakanlar grevlerle fabrika işgallerine yönelik baskılara doğrudan nezaret etmekteydiler. Bunun sonucunda işçiler yüzlerini Bolşeviklere döndüler. Ilımlı sosyalistler kapitalist çıkarları doğrudan kurucularının çıkarlarına ters bir idareyi destekleyerek, geçici hükümetin içine düştüğü tuzaktan kendilerini kurtaramadılar.

Tarih bize devrimci eylemin arkasında, ekonomik ve toplumsal etmenler kadar politik etmenlerin de olduğunu söyler. Tarlalarda ve fabrikalarda çalışan alelade Rus halkı için, yoksulluk radikalleştirici bir güçtü. Dahası köylülerin sözde devrimcilikten uzak yapısı ve yerele hapsolmuş zihniyetleri, doğru koşullar altında aşılabilecek şeylerdi. Devlet isyan eden bir iki köyle baş edebilirdi. Fakat on binlercesinin aynı anda ayağa kalkması hükümeti aciz durumda bıraktı. Bu gelişmeler siyasetçilerin üzerinde yüzmeye çalıştıkları bir huzursuzluk dalgası yarattı.

İşçiler ve köylülerin yanında savaşmaya hazır tek grubun Lenin ve onu destekleyenler olduğu anlaşılınca, halk hareketi onları iktidara taşıdı. Rus Devrimi aslında, önderlerle entelektüellerin halkın beklentilerine ayak uydurmak zorunda olduğu bir taban hareketiydi.