Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı – Mehmet Polat

Geçen hafta dünyanın hemen her yerinde Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı kutlandı. Rusya’dan başlayıp Doğu Avrupa ve Orta Asya bozkırlarına kadar uzanan devrim 1917’de ve Jülyen tavkimine göre Ekim ayının son günlerinde, bizim gibi Miladî takvim kullananlara göre ise Kasım ayının ilk günlerinde gerçekleşti. Her ne kadar devrimin eseri olan Sovyetler Birliğinin yerinde bugün yeller esse de, yarattığı etki hâlâ sürüyor. Bu yüzden Ekim Devrimi üstünde durmak gerekiyor. Çünkü yalnızca solcuların, komünistlerin, bir kısmı bugünkü Rusya Federasyonu altında toplanan eski sovyet ülkelerinin değil; tüm dünya toplumlarının ortak tarihinin bir parçası.
Etkileri yalnızca sosyalist ülkelerde değil, bugün benzer bir devrimin çok uzağında görünen ülkelerde bile hâlâ yaşanıyor. Sosyalist olmamasına rağmen böyle bir etkinin en çok görüldüğü ülkelerden biri de Türkiye. Nedeni, coğrafî yakınlık ve Rusya ile geçmişi uzun yıllara dayanan tarihsel bağlar. Bu yüzden Ekim Devriminin hatırlanmasını “komünist propagandası” gibi görmeyip, tarihimizin bir parçasını anmak olarak kabul etmek gerekir. Bu tarihin içinde ülkemizi olumlu olduğu kadar olumsuz yönde de etkileyen pek çok olay yer alır. Öte yandan bu etkileşim bugün NATO, AB, ABD ile olduğu gibi yalnızca büyük gücün kendini Türkiye’ye tek yanlı olarak dayatması biçiminde değildir; yeri gelmiş, Türkiye de komşusunu etkileyerek, tarihine damga vurmuştur.
Devrimler, toplumların tarihindeki en önemli olaylardır. Bir toplum düzeni tümüyle yıkılıp kalıntıları dahi işe yaramaz hale gelerek, yepyeni bir toplum düzeni kurulur. Bunun gerçekleşebilmesi için, toplumu eskiden beri yönetenlerin artık yönetemez hale gelmesi ve o güne dek yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi gerekir. Böyle bir durumda geniş yığınlar ayaklanarak ya da uzun soluklu bir mücadeleye girişerek yönetimi ele geçirirler. Eğer o güne dek hayatı zehir eden eski toplum düzenini tümüyle bir yana atıp kendi istedikleri gibi bir düzen kurabilirlerse, devrim gerçekleşmiş olur.
Rusya’da da devrim böyle gerçekleşti. Bilindiği üzere Birinci Paylaşım Savaşının bir yanında Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı vardı. Diğer tarafında İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası yer alıyordu. Çarlık ordusu Almanya karşısında tutunamadı ve cepheyi terk eden askerler yollara dökülerek buldukları her araçla yurtlarına dönmeye başladılar. Şehirlerde öğrenci ve işçi kitleleri, kırsal kesimde topraksız yoksul köylüler isyan halindeydi. Yıllarca savaşa aktarılan kaynaklar yüzünden yoksulluk artmıştı. Çar II. Nikola 1917 Nisan’ında yönetimi bıraktığını açıkladı. Çünkü yıllardır benzer isyanları baskı ve zulümle önleyen Çar’ın elinde artık benzer usulleri tekrarlayacak güç kalmamıştı. Salgın hastalıklar, açlık, yoksulluk ve Alman savaş makinesi karşısında Rusya sahipsizdi. Ortada, ekonomik, siyasi ve fikrî bir çıkış yolu göstererek topluma önderlik edecek kimse yoktu. Halk kitleleri, ne yapacağına karar vermek üzere her yerde “meclis” anlamına gelen “sovyet” kuruyor, sorunları tartışarak çare arıyordu. Cepheden onbinlerce askeri taşıyan trenlerde, mahallelerde, işyerlerinde, okullarda, akla gelen her yerde sovyetler kuruluyordu. Devletin çöktüğü, toplum düzeninin kalmadığı ve en temel gereksinimlerin bile karşılanamadığı bir ortamda, yoksul halk kitleleri sorunlarını kendi kendine çözmeye çalışıyordu.
İktidar boşluğunu doldurmaya talip olanlar yalnızca yoksullar değildi, zenginler de Avrupa ülkelerindeki gibi bir parlamenter cumhuriyet kurmaya hazırlanıyorlardı. Sosyalistlerin bir kısmı, Rusya’da sanayileşmenin çok geri ve kapitalizmin zayıf olduğunu öne sürerek, böyle bir cumhuriyeti destekliyordu. Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler ise buna karşı çıkıyorlardı. Bolşevikler, iktidarın zengin sınıf temsilcilerinin doldurduğu bir parlamentoya değil, halkın örgütlendiği sovyetlere geçmesi gerektiğini savunuyorlardı. Çar yoksa, sovyetler vardı. 1917 Nisan’ından başlayarak örgütlendiler ve Ekim Ayı sonlarında iktidarı aldılar.
Devrim dış ülkelerdeki ilk olumlu etkilerini Anadolu’da ve Arap Yarımadasında gösterdi. Rus askerleri, Çarlık döneminde işgal edilen Osmanlı topraklarından çekildiler. Sovyet Dışişleri Bakanı Lev Troçki, Çarın İngiliz ve Fransızlarla yaptığı gizli Sykes Picot antlaşmasını açıklayarak, Ermeni ve Arap halklarının emperyalist güçler tarafından nasıl kandırıldığını belgeledi. Bu tutum, Arap halkları arasında Rusya’ya karşı bir güven duygusu oluşmasını sağladı. Sovyetlerdeki ve dünyadaki Müslümanlarla Bolşevikler arasında iyi ilişkiler gelişti. 1920’de Bakü’de toplanan “Doğu Halkları Konferansı” bunun bir örneğiydi. Sovyet Müslümanları devrimi desteklediler. Ama daha sonra yaşanan iç çekişmeler yüzünden ve Sovyet Müslümanlarının çoğu önderinin bu süreçte Bolşeviklere karşıtı tutumları sonucu işler tersine döndü. Bu olumsuzluğun zararını yıllar boyu her iki taraf da yaşadı. Örneğin ABD, bu tür kopukluklar sayesinde, Sovyetler dışındaki Müslümanları “yeşil kuşak” gibi komünizm karşıtı operasyonlara daha kolay çekebildi.
Büyük toprak sahipleri, fabrikatörler, Çar’a bağlı generaller, emperyalistlerle işbirliği halindeki çevreler Bolşeviklerin iktidarı hızla ele geçirmesi karşısında çaresiz kaldılar. Ama Rusya’yı “üç beş baldırı çıplağa” bırakmaya da niyetli değillerdi. Devrim karşıtları hızla toparlanarak Beyaz Orduyu kurdu ve Bolşeviklere karşı iç savaş başlattı. 1915’de Çanakkele’yi geçemeyerek Çar II. Nikola’ya yardım ulaştıramayan ve Ekim Devrimine çaresizce seyirci kalan İngiltere, bu kez genç Sovyet Cumhuriyetinin yıkılması için Beyaz Orduyu destekledi. Devrimi korumak için Kızılordu kuruldu. İç savaş 1922’de Beyaz Ordunun yenilmesiyle sona erdi. Bu süreçte yaklaşık 3 milyon kişi ölmüş ve toplumsal altyapı tahrip olmuştu.
Rusya’da bir devrim yaşanırken, Türkiye’de de Yunan işgaline karşı savaş veriliyor ve bir cumhuriyet devrimi gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Ankara hükümeti Sovyetlerden yardım almak amacıyla Moskova’ya heyet gönderiyordu. Belki Sovyetlerden beklenen yardım gelmedi ama Bolşevikler Türkiye komünistlerinin cumhuriyete karşı mücadele etmesini de istemediler. Bir yandan İngiltere Türkiye’nin üstüne fazla gitmeyerek Sovyetlere yanaşmasını istemiyor, diğer yandan Sovyetler Türkiye’ye baskı yaparak Batıyla kaynaşmasına yolaçmamaya çalışıyordu. Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetlerin doğuşuyla oluşan bir dünya dengesi koşullarında kuruldu.
Sovyetler Birliği iç sorunlarını çözerek kısa zamanda büyük bir kalkınma hamlesi yaptı. Batılı ülkeler bu hızlı gelişmeyi karşı propagandayla görünmez kılmaya çalışsalar da, dünyada işçiler başta olmak üzere bütün ezilen kesimler arasında Sovyetlere karşı bir hayranlık duyuluyordu. Bunun iki önemli sonucu görüldü: Birincisi, bütün ülkelerde işçiler hakları için daha çok mücadele eder oldular ve pek çok yerde sendikal haklarda gelişmeler elde ettiler. İkincisi, emperyalist ülkeler sosyalizmin bulaşıcı bir hastalık gibi kendi ülkelerine de yayılmasından korkmaya başladılar. Çare, gerçekleşmesini önleyemedikleri devrimi boğmaktı. Böylece Almanya’da Hitler’in faşist rejiminin Sovyetlere saldırmasını sağladılar.
İkinci Paylaşım Savaşı yıllarında yalnızca Sovyetler Birliğinde 28 milyon kişi yaşamını yitirdi. Sanayi kuruluşları, kentler, tarım alanları ağır bombardımanlarla yok edildi. Savaştan sonra Sovyetler Birliği bir kez daha kendi kendini inşa etmek zorunda kaldı. Stalin savaş yıllarında Türkiye’nin Almanya yanlısı tutumunun Sovyetlere zarar verdiği gerekçesiyle tazminat olarak Kars ve Ardahan’ı istedi. Ayrıca Boğazları birlikte yönetmeyi ve askeri üs kurmayı da istiyordu. Sovyetler daha sonra bunun için özür dilese de, Stalin’in bu tutumu Türkiye’nin NATO’ya katılmaya kadar uzanan bir yola girmesine neden oldu.
Ekim Devrimi kendi iç sorunları yüzünden sona erse de dünya tarihini kökten değiştirdi. Yoksul, ezilen, büyük güçlerin tehdit ve sömürüsü altında yaşayan toplum kesimleri, halklar, ülkeler; yaşamakta oldukları koşulları değiştirmek için daha cesaretli davranmaya başladılar. Örneğin Çin’de Ekim Devriminin verdiği ilhamla 1949’da bir devrim gerçekleştiğinde nüfusu yaklaşık 600 milyondu. Bunu başka devrimler izledi. Tüm kapitalist ülkeler, devrimlere maruz kalmamak için toplumlarına baskı yapmak ya da reformcu davranmak ikilemi arasında sonu gelmez bir sıkışıklık yaşamaya mahkum oldular. Şimdilik bu kadarı da yeterlidir…