Ekoloji hareketinde yol arayışı – Murat Çepni -Cemil Aksu (Gazete Duvar)

2000’li yılların almanağına bakıldığında açık olarak görülen temel gündemlerden biri, doğa katliamları ve bunlara karşı gelişen hareketlerdir.

Bu hareketlerin ortaya çıktığı konjonktürün şöyle bir esprisi vardır. 2002’de işbaşına gelen AKP, bir önceki hükümet döneminde direkt IMF ve Dünya Bankası’nın atadığı Ekonomi Bakanı Kemal Derviş’in programını devraldı. Bu program, finans sektörünün çok uluslu emperyalist şirketlere satılmasına dayanıyordu. “15 günde 15 yasa” programıyla emperyalist sermayeye entegrasyon geliştirildi. Yeni ekonomik birikim modeline bağlı olarak AKP, kendini, “gömlek değiştirerek” Avrupa’daki “muhafazakar demokrat” partilerin hemcinsi olarak takdim etmeye girişti.

Bu süreç; AB üyeliği, AB demokrasisi gibi konularda güçlü söylemlerin geliştirildiği, “Alevi açılımı”, “Roman açılımı” ve “Kürt açılımı” gibi göstermelik hamlelerle iç barışın tesis edileceği inancının yayıldığı bir süreç oldu. Bu siyaset liberal kesimlerin de desteğini aldı. “Elitler”le, “askeri ve bürokratik vesayet” ile hesaplaşma propagandası ve göstermelik mahkeme süreçleri, toplumdaki değişim isteğini arkalayabildi.

“Kalkınma” ve “demokratikleşme” yani “muhafazakar inkılap” diye tanımlanan dönemde, bu konjontüre aykırı olarak, çok da hesapta olmayan, çok alışık da olunmayan çevre ve ekoloji hareketleri ortaya çıktı.

Bu çevre ya da ekoloji hareketlerinin dikkat çekici temel özelliklerinden biri, AKP’nin en fazla oy aldığı, 12 Eylül’den sonra sağ-muhafazakar-milliyetçi partilerin en fazla oy topladığı Karadeniz gibi çevre kentlerde gelişmiş olmasıydı. Hareketler HES belasına karşı ortaya çıktı ve Türkiye’nin öne çıkan muhalefet dinamiklerinden biri haline geldi.

HES karşıtı mücadele Derelerin Kardeşliği Platformu, Karadeniz İsyandadır Platformu gibi iki önemli demokratik taban örgütlenmesini yarattı. İstanbul’da Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu kuruldu. “Kentsel dönüşüm projeleri”ne karşı mücadelelerle çeşitlendi. Birçok yerel dernek ve platform ardı sıra geldi. Ve kısa zamanda tüm Türkiye ve Dersim başta olmak üzere Kürt illerinde kurulan HES ve baraj karşıtı yerel platformlar arasında ağlar örüldü. Radikal, NTV, CNN Türk gibi henüz tümüyle saraya bağlanmamış ana akım medyada, “çevre haberciliği” diye bir şey başladı. Sol, sosyalist basında “ekoloji” sayfaları açıldı.

Sonrasındaki hikayeyi hepimiz biliyoruz. 1990’lı yıllarda nükleer karşıtlığı üzerinden başlayan, Bergama’da ve Artvin’de siyanürlü altın madenciliğine karşı mücadele devam edip HES karşıtı mücadele ile genişleyen hareket, 2013’de Gezi isyanı ve Haziran Ayaklanmasına varan bir dinamiğin temel fay hattı oldu.

Bugün ekoloji hareketi deyince oldukça geniş bileşenli bir hareketten bahsetmiş oluyoruz.

HES, JES, GES, RES, maden, termik ve nükleer santraller gibi yatırımlarla ihtiyaçtan fazlasını üretme, enerji şirketlerinin daha fazla kârı için yaşam alanlarının talanı, dikkatlerin yoğunlaştığı başlıca alan oldu. Yıkım politikası kent merkezlerinin, parkların, ormanların, tarım alanlarının betonlaştırılması, emekçi mahallelerinin zengin sınıflarca ele geçirilmesi ile devam etti. Buna karşı kent hakkı mücadelesi veren hareketler örgütlendi. Endüstriyel tarım ve tüketim kültürüne karşı toprağı korumaya, onunla birlikte gıdayı ve beslenmeyi şirketlerin egemenliğinden kurtarmaya çalışan gıda egemenliği hareketi ve bunun bir uzantısı olarak üretim-tüketim kooperatifleri çalışmaları sayılabilir. Ayrıca, hayvan hakları hareketleri, bütün bunlarla ilişkili avukatlar, akademisyenler/bilim insanları gibi oldukça çeşitli bir bileşimi ifade ediyoruz.

Çeşitlilik sadece sorun alanlarından kaynaklanmıyor. Her bir sorun alanında mücadele eden yerel platformların bileşimi de oldukça çeşitlilik arz ediyor. Ve bu çeşitlilik ekoloji hareketinin hem özgünlüğü hem de en önemli sorununu oluşturuyor. Öncelikle, bu çeşitliliğin yarattığı özgünlüğe değinelim.

Bu hareketler, birçok farklı hatta karşıt siyasi aideyetleri olan yurttaşları, hemşehrileri bir araya getiriyor. Bu nedenle, bu yerel hareketler, kendilerini “siyasetler üstü” hareket, çevre ya da ekoloji konularını da “siyasetler üstü” bir sorun olarak telakki edip, öyle de sundular. Bunda ilk bakışta bir sorun da gözükmüyordu. Çevresel ve ekolojik yıkımlar hepimizi, herkesi etkiliyor. Hepimiz temiz bir hava, su ve gıda istiyoruz. Muhtemelen doğayı yok eden, kirleten şirketlerin sahipleri de çocuklarına kendi ürettikleri ürünleri değil, ithal ettikleri “organik ürünleri” yediriyordur. Yani, aynı doğanın parçası olduğumuza göre yıkımdan da, herkes eşit oranda olmazsa da, etkileniyor ve buna karşı harekete geçiyor, geçmek zorunda kalıyor.

Tam da bu noktada iki sorun ortaya çıkıyor. Bu çeşitlilik yani siyasal vb. aidiyetler açısından çeşitli olan insanlar, nasıl bir arada örgütlenecek? Bu çeşitlilik yani farklı sorunlara karşı mücadele eden platformlar, nasıl bir arada örgütlenecek?

Aslında bu iki soru ya da sorun, tek bir soru ya da sorunun iki görünümü: Bu ana soru demokrasi sorunu. Demokrasinin hepimizin bildiği bir tanımı var: Halkın kendi kendisini yönetmesi. Başta da belirttiğimiz gibi, AKP ülkede “demokrasi rüzgarı” estirirken enerji şirketleri, inşaat şirketleri vadilerde ve emekçi mahallelerde yıkım rüzgarı estiriyordu. Bir sabah uyandığınızda karşınızda kepçeler, kamyonlar gelmiş vadinizi kazmaya, evinizi yıkmaya başlamış. Yani sizin yaşadığınız yerle ilgili sizin fikrinizi almadan bir şeyler yapıyorlar. Doğal olarak can havliyle buna karşı “yaşam alanınızı” savunmak için harekete geçtiniz, bütün köylülerle, mahallelilerle birlikte. Her ne biçimde başlamış olursa olsun, bu hareketin başarısının ölçüsü ne olacak? Örneğin, kendi köyündeki projeyi engellemiş olması kafi gelir mi? Örneğin dışarıdan gelen şirketi kovanlar, eskisi gibi suni gübre ile toprağı ekip biçmeye devam etsin, çöpünü de dereye atsın mı? Ya da başka köydeki, ilçe ya da ildeki başka projeler söz konusu olduğunda da kendi işine bakmaya devam etsin mi?

Bunun böyle olamayacağı çok açık. Yani sadece kendi arka bahçenizi dışarıdan gelen şirketten kurtarmanız, yıkımdan kurtulmanızı getirmiyor. Bu basit bir gerçek ama sonuçları o kadar basit değil. Çünkü sizin yaşam tarzınızı, üretim tarzınızı, başka insanlarla ve bütün canlılarla olan ilişkilerinizi değiştirmenizi isteyen basit bir gerçek. Yani siz kendi arka bahçenizde şirketler HES yapmasın diyeceksiniz ama siz bahçenizi yapay gübrelerle kirletmeye devam edeceksiniz, şirketler suyumuzu elimizden almasın diyeceksiniz ama siz su kaynaklarını kirletecek bir üretim ve tüketim tarzını sürdüreceksiniz, HES olmasın ama turizm olsun diyeceksiniz ya da güneş-rüzgâr olsun diyeceksiniz ve Ege’deki RES, GES işgaline karşı mücadele eden köylülerle ters düşeceksiniz…