Ekonomi tıkırında (mı)? – Mehmet Polat

Yine Suriye ile yatıp, Suriye ile kalkıyoruz. Emevi Camiinde namaz, Şam’da hükümet değiştirme hayalleri çok gerilerde kaldı; artık İdlip’de “ateşkes gözlemcisi” olmaktan ibaret ve Putin’in denetimindeki Suriye gerçeklerinin zamanı.  Ama havuz medyası “sınıra yığınak yapıldı, bütün illerden Hatay’a askeri birlik kaydırılıyor…” diye konuyu öyle bir hale getiriyor ki, duyan da Türkiye’nin Suriye’yi işgale filan hazırlandığını sanıyor.

Tabi ara sıra “güneyimizde terör koridoruna izin vermeyiz” demeçleri de böyle bir yanlış algıyı besliyor. Oysa Suriye sorunu çoktan sonuca bağlandı. Türkiye, Rus uçağını düşürdükten sonra iç savaşta taraf olmaktan çıktı. Buna Katar ve Suudilerle kurulan ittifakın bozulması da eklenince, Putin olayları dilediği gibi yönetecek duruma geldi. Şimdi Türkiye’yi, İran’a karşı bir denge unsuru olarak kullanıyor. Ama burunlarından kıl aldırmayanlar,   “yaptık, yine yaparız” misali söylemlerle işler hâlâ eskisi gibiymiş izlenimi vermeye çalışıyor. Neden?

Çünkü asıl gerilim dışta değil, ülke içinde yaşanıyor. Vergiler arttırılıyor, kaynaklar savruluyor, “ekonomiye çeki düzen verme” adı altında sürekli olarak yoksulu daha yoksullaştırıcı adımlar atılıyor. Ve böyle durumlarda hep olduğu gibi, dikkatler uzak konulara çevrilmeye çalışılıyor. Irak ve Suriye üstüne sonu gelmez hayaller havalarda uçuşurken; hükümetin vergi artışı, işsizlik ve son kamu malı kırıntılarını da birilerine vermekten başka anlamı olmayan “Orta Vadeli Program” (OVP) eleştirisinden hiç bahsedilmiyor. Tabi, her zamanki gibi birkaç namuslu aydın hariç…

İktisat Yardımcı Doçenti Erkin Başer 30 Eylül tarihli “Köprüden Sonra Son Çıkış” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Hükümet her yıl bu aylarda, önündeki üç yılı kapsayan OVP’ler açıklar. Bu üç yıllık ekonomik planlar, her yıl revize edilir.”

Son OVP açıklaması,  2017-2020 arasını kapsıyor ve Başer’in belirttiğine göre bu da nasıl olsa gelecek yıl “revize” edilecek, yani düzeltilecek. Örneğin geçen yıl 2018 enflasyon oranı yüzde 5 öngörülmüş ama bu yıl hemen düzeltilerek oran yüzde 7’ye yükseltilmiş. Büyük olasılıkla gelecek yıl enflasyon bu öngörüyü de aşacaktır.

İşte hükümet bütçe hazırlarken de benzer öngörülerden hareket ediyor ve harcamaları sürekli artarken, beklediği gelirleri elde edemiyor. Bu bir “hesap hatası” değil elbette, bir yönetim politikası. Çünkü hükümetlerin bizimkinden başka cebi yok ve eğer bütçe denkleşmezse, elini hemen cebimize daldırıp ya vergi arttırırlar, ya özelleştirme yaparlar, ya da ücretleri aşağı çekerler. (Son yıllarda hepsini birden yapıyorlar) Nitekim OVP’nin içeriği fazla açıklanmayan bir yanını da vergiler oluşturuyor. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek savunma yapma gereksinimi duymuş olmalı ki,  “hiçbir hükümet durduk yerde vergi arttırmaz” diyor. Şimşek, “ya borçlanacağız, ya vergileri arttıracağız” diyerek sırtımıza binecek yeni vergi yüklerini haklı göstermeye çalışıyor. Herhalde Sayın Bakan bu cümleyi, bizim sırrına asla erişemeyeceğimiz bir ekonomi bilimi tahsil etmiş olmasının sonucu söylüyor. “Ya borçlanacaktık, ya vergi arttıracaktık” ne demek? Her ikisini de bu ülkenin yurttaşları ödemiyor mu? Dolayısıyla vergilere mazeret yaratmak istercesine  “ya o, ya bu” demeden önce, neden bu duruma düşüldüğünü açıklamak gerekmez mi?

Hakkını yemeyelim, Şimşek bu konuda küçük bir ipucu veriyor: Bu yıl 17-18 milyar liralık bir ek savunma harcaması olacakmış. Bir devlet elbette yurttaşlarının güvenliği için harcama yapacak. Ama güvenlik politikaları ülke sınırlarının ötesine uzanmaya başlarsa, harcamalar da bununla orantılı olarak artar ve bu tür harcamaları, ABD, İngiltere, Fransa vb. emperyalist ülkeler yaparlar. Çünkü “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” misali, uzak bir ülkeye asker gönderip, orayı sömürürler. Dolayısıyla yaptıkları harcamayı, sömürüden elde ettikleri gelirin küçük bir bölümüyle bile karşılarlar.  Türkiye böyle bir ülke mi?

Biraz düşünürsek, neden büyük bütçe açıkları verildiğine ilişkin başka bazı örnekler de bulabiliriz.  Merak etmeyin, muhalefet olsun diye köprüler ve tünellerin belli sayıda araç geçiş garantisiyle yaptırıldığı ve bu sayıya ulaşılamadığı için devletin işletmelere açıktan para ödediğini söylemeyeceğiz. Bunun yerine, devlet böyle bir ödeme yapmasa bile yol, köprü ve genel olarak inşaat yatırımlarının bir ülke ekonomisine ne ölçüde katkıda bulunabileceği üzerine düşüneceğiz. Örneğin yapılan yol hammadde kaynakları, sanayi bölgeleri, limanlar, ve tüketiciler arasında maliyeti düşürücü nitelikte bağlantı kurmaya yaramıyorsa, kısacası üretime düzenli olarak katkıda bulunmuyorsa,  kime fayda sağlar? Yalnızca yol kıyılarındaki arsaları değerlendirmeye ve yüzde 93’ü dışarıdan alınan petrolün daha çok tüketilmesine yolaçarak,  petrol tüccarlarını zengin etmeye yarar. Açıktır ki karayolu, daha çok kara taşıtı demektir. Nitekim Türkiye, dünyada en çok araç satılan ülkelerden biridir. Üstelik petrol fiyatları, dünya ortalamasının yaklaşık üç katı kadardır. Emlak, inşaat, otomotiv sanayi ve petrol ticareti tüketici yatırımlardır. Sahte büyüme yaratırlar. Yolaçtıkları ekonomik hareketlilik, belli bir gelir düzeyiyle sınırlı bir toplum kesimi içinde kalır. Bunun dışında kalan ve sayıları her geçen gün artan toplum kesiminin alım gücü sürekli azalır. İşte gelir grupları arasında uçurumlar olan böyle bir ülkede, bir de vergiler arttırılıyor.

Türkiye, dünyanın en adaletsiz vergi düzenine sahip ülkelerinden biridir. Ülkede toplanan vergilerin yüzde 70’inden fazlası dolaylı, kalanı dolaysız vergidir. Oysa sağlam bir vergi düzeni olan ülkelerde durum tersidir. Dolaylı vergi, bilindiği üzere herkesin kullandığı mal ve hizmetlerden alınır. Örneğin ekmekten vergi ödüyoruz. Sonuçta yoksul sayısı her zaman zenginden fazla olduğu için, toplam ekmek tüketiminden alınan verginin ezici çoğunluğunu yoksullar ödemiş oluyor. Bu yüzden adaletli hükümetler dolaysız vergiye ağırlık verir. Çünkü bu vergi, eldeki mal mülk ve sağlanan gelirle orantılı olarak artar. Ama ülkemizde kayıt dışı hayatın önüne geçilemediği için ve zengin kesimlere “ihracat yaptı, istihdam sağladı” gibi gerekçelerle sürekli vergi iadeleri ya da teşvikler ödendiğinden; zenginden alınan vergiler devede kulak kalır.

Temel tüketim maddeleri ve hizmetler üzerinden ödediğimiz vergilerin sağlık, eğitim gibi kamu yararına olacak biçimde geri dönmesi gerekirdi. Ama özelleştirmeler yüzünden bu alanlarda da para ödüyoruz. Göstermelik olarak lüks araç ve tekel maddelerinin vergileri arttırılarak güya dar gelirliye dokunulmuyormuş izlenimi yaratılıyor. Ancak gazetelerin üçüncü sayfalarına baktığımızda durumun tam tersi olduğunu anlıyoruz.  Bir mal aşırı vergilendirildiğinde kaçakçılığın önü açılıyor. Bu da vergi gelirini azaltıyor ve bütçe açığı yine namuslu yurttaşın sırtına binilerek kapatılıyor.  Öte yandan hükümet iş yaratmak adına yabancı sermayeyi ülkeye çekmek için teşvik ödüyor. Ve mevzuat, yabancı sermayenin dilediği zaman gitmesine uygun. Böylece bizim cebimizden çıkan teşvikler de onunla birlikte gidiyor. Tabi işsizlik fonu, konut fonu, deprem fonu gibi yıllar boyu toplanan milyarlarca liranın amaç dışı harcanmasını hiç hatırlatmıyoruz… Döviz dalgalanmaları ya da enflasyonla cebimizdeki paranın düzenli olarak eritilmesini de… Bedenimize dar gelen gömlekler biçen yönetimler giysileri bize uyduracağı yerde, bedenimizi oradan buradan yontarak bizi giysilere uydurmaya çalışıyor ve bunu da marifet sanıyorlar…