Ekonominin ipleri kimin elinde? – Mehmet Polat

Değerli yöneticilerimiz tarafından “sen kimsin, haddini bil” diye azarlanmaya biz alışığız ama yabancılar değil. Azar bir yana, küçük bir olumsuzlukta bile tepki veriyorlar.

***

Amerika ve Avrupa kıtaları arasında ilk telgraf hattı kurulduğunda (1865), en büyük etkisi herhalde ticaret alanında görüldü. Çünkü malın bir kıtadan diğerine gönderilme süresi neredeyse yarı yarıya kısalıyordu. Düşünsenize, telgraf öncesi bir tüccar sipariş listesini gemiye veriyor, karşı tarafa ulaştıktan hemen sonra mal yine bir gemiye yüklense bile, gelmesi için aynı süre kadar beklemek gerekiyordu. Oysa telgraf sayesinde sipariş alınır alınmaz mal gönderiliyor ve eskisinin yarısı kadar sürede geliyordu. Tabi telgraf bankacılığı da kolaylaştırdığı için ticaret hızlanmakla kalmayarak, aynı zamanda arttı.

Bugün ticaret dijital ağlar üzerinden yapılıyor. Üstelik malı, siparişin alındığı merkezden göndermek de gerekmiyor; pazara en yakın depoya haber vermek yetiyor. Dünya ticareti, günün herhangi bir saatinde verdiğiniz yiyecek siparişinin kapınıza kadar getirilmesiyle aynı sisteme göre çalışıyor. Bu şöyle özetlenebilir:

Birincisi; mal artık belli bir merkezde değil, maliyeti en düşük olacak biçimde birbirinden ayrı yerlerde üretiliyor ve pazara yakın noktalarda depolanıyor. Ve istenildiği zaman birleştirilerek, sipariş sahibine en kestirme yoldan gönderiliyor. Böylece üretim, depolama ve nakliye maliyetleri düşürülmüş oluyor. İkincisi; talebin mutlaka en hızlı yoldan karşılanması gerekiyor. Bu yalnızca tüketici için değil, bir an önce satışın gerçekleştirilerek kârın cebe indirilmesi için de gerekli. Çünkü ekonomi büyüdükçe hızlanıyor, hızlandıkça büyüyor ve başdöndürücü bir hız içinde sürekli borç alınıyor, kâr ediliyor, yatırım yapılarak tekrar borçlanılıyor. Üçüncüsü; artık “ekonomi” denilince akla üretim, mal, hizmet gibi elle tutulur, gözle görülür şeyler değil; para dolaşımı, yani sermaye geliyor. Ve kapitalist ekonominin kriz üreten yapısı nedeniyle, sermayenin toplumda belli bir süre ve miktarda, sürekli artan ama öngörülebilen hızda dolaşması gerekiyor. İşte bu yüzden günümüz dünya ekonomisinin omurgasını dijital teknoloji ve küresel sermaye dolaşımıyla ilgili her türlü araç, gereç, kurum, davranış oluşturuyor. Toplumdaki tüm kurumlar bu hıza ayak uydurmaya çalışarak, sürekli değişiyorlar. Böylece sermaye, diğer üretim araçlarının nasıl kullanılacağını da belirleyen bir üretim aracı oluyor. Bu koşullarda, “dolardan bize ne, dolsa ne olur dolmasa ne olur” diyen (17 Ekim 2016)  Başbakan Binali Yıldırım’ı bir kez daha düşünmek gerekiyor.

Kapitalizm yalnızca ekonomiyi değil, hayatı en küçük ayrıntısına kadar belirleyen bir toplum düzeni. Bu süreçte toplumsal gereksinimler için değil, kâr amacıyla üretim yapılıyor. Ve özel mülkiyet düzeni sayesinde, üretimden sağlanan her türlü fayda kişisel tasarruf altına alınıyor. Üretimde kullanılan araç-gereç, personel seçimi, üretim miktarı vb. her şeye mülk sahibi karar veriyor. Dolayısıyla “özel mülkiyet” derken kişisel kullanıma ait ev, araba, bağ, bahçe gibi şeyleri değil; banka, fabrika, çiftlik, hastane, okul misali büyükleri kastediyoruz. Yaşamak için gereksinim duyduğumuz her şey buralarda üretiliyor. Ve bunlar toplumun gereksinimlerini karşılamak için değil, sahiplerinin kâr etmesi amacıyla işletiliyor.

Oysa üretimdeki her şey önceki kuşakların mirasıdır. Mühendis, para vererek bir okul bitirdi diye öğrendiği bilginin sahibi olamaz. Çalışmak için gerekli iş ahlâkı, disiplin ve tüketim kültürü birinin malı olabilir mi? Bütün bunlar uzun toplumsal yaşam süreçlerinde ve toplumun ortak çabalarıyla varoluyor. Doğal olarak bu yaşamın nasıl olması gerektiğine mülk sahibi ya da yönetici bir azınlık değil, toplumun karar vermesi gerekiyor. Ama tersine, kararları zenginlik ve gücü elinde tutanlar veriyor. Ve bu kararları, sayısız özel çıkarın çatıştığı ortamlarda alıyorlar. İşte kapitalizmin zayıf yanını da bu oluşturuyor: Üretimin toplumsal niteliğine karşılık mülkiyetin özel olması.

Bu durum, mülk sahiplerine toplumun üstünde bir konum sağlıyor. Bunun için kâr etmeyi sürdürmesi ve gerekli ekonomik, siyasi önlemleri alması yetiyor.  Böylece kâr üretime değil, mülk sahibinin çıkarlarına bağlanmış oluyor. Çünkü kapitalist üretim düz bir biçimde ve sürekli artarak yapılamıyor. Böyle yapılmaya kalkışıldığında, ekonomi sürekli büyüse de bir süre sonra elde edilen kâr yatırımların gerektirdiği harcamaları karşılamaya yetmiyor. Krediler geri ödenemiyor, ücret verilemiyor, sistem tıkanıyor. İster şirket, isterse dünya ekonomisi ölçeğinde olsun; bu kapitalizmin yapısal özelliğidir. Bir noktada başladığında eğer hızla önlem alınmazsa, sistemin çökmesine yol açabilir. Bu yüzden ülke ekonomilerinden başlayarak dünyadaki belli başlı sermaye yatırımları, küresel ölçekte sürekli denetleniyor. IMF hükümetleri, kredi derecelendirme kuruluşları ise ekonomiyle ilgili her şeyi denetliyor. Uyarılarda bulunuyor, dinlemeyeni ekonomik ve siyasi olarak cezalandırıyorlar. Kapitalizmi benimseyip dünya ile alışverişe giren bir ülkenin bunun dışında kalması sözkonusu olamıyor.

Dünyada 100 dolayında ülke ekonomisini denetleyen üç tane kredi derecelendirme kuruluşu var: Fitch, Moody’s ve Standard and Poors. Küresel düzeydeki denetimlerin yüzde 97’si bu kuruluşlar tarafından yapılıyor. Tabi bir de IMF var. Türkiye IMF’nin kurucuları arasında ve diğerleriyle birlikte çalışmayı da zaten resmî olarak kabul ediyor. Bunlar uzunca süredir ülke ekonomisi hakkında olumsuz raporlar veriyorlar. Çünkü dış ticaret açığı artıyor, Türkiye’nin yatırım yapmaya yeterli tasarrufu yok ve ekonomisini dış borçla döndürüyor vs. Ama yönetenlerimiz, sanki böyle uyarılar yokmuş gibi davranarak, güya “bağımsız” politikalar izlemeye çalışıyorlar. Bu keşmekeşin sonucu geçtiğimiz günlerde dolar fırladı ve hükümet istemeyerek de olsa faiz artırımına gitti. Söylendiğine göre, Mehmet Şimşek’in küresel sermaye temsilcileriyle bir toplantı ayarlaması için Merrill Lynch adlı yatırım bankasından (bu “tefeci” demenin kibarcası) yardım isteyerek, Londra’ya gitti. Bilmesek de sonucunu tahmin etmek zor değil: Faiz ve vergiler artacak, ücretler düşecek, seçim sonrası özelleştirmelere hız verilecek. Ancak Şimşek’in ziyareti de yeterli olmamış ki, geçen hafta kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody’s Türkiye hakkında ve Fitch, Türk bankalarıyla ilgili olarak tekrar olumsuz raporlar yayınladılar. Hemen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ve Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan’dan “maksatlı, siyasi, taraflı” gibi karşı ataklar geldi. Havuz medyasında benzeri yayınlar yaptı. Yandaş banka yöneticileri ve akademisyenler, kredi derecelendirme kuruluşlarının denetlenmediğinden ve yanlış raporlar yazmaları durumunda herhangi bir yaptırıma uğramadıkları için gelişigüzel davrandıklarından şikâyet ettiler.

Bu kurumlar adı üzerinde kredi verenler hesabına değerlendirme yapıyor, alanlar için değil. Alanları, “borçlarını ödeyebilecekler mi, risk var mı” diye denetliyorlar. Bir ülke yalnızca ekonomik nedenlerden değil, siyasi gerekçelerle de borcunu ödeyemeyebilir. Dolayısıyla Türkiye hakkında yazılan her raporun, her zaman siyasi bir yanı olacaktır. Raporlar kredi verenin zarar etmemesi için en küçük riski bile hesaba katacak ve bu sırada “risk gerçekleşmezse” diye değil, “ya gerçekleşirse” diye olumsuz açıdan düşünecektir. Bütün raporlar bu niteliktedir. Hükümetin bunları uzunca süredir dikkate almamasının sonucu ortada. Kurumların taraflı ve olumsuz davranması doğal özellikleridir. İlgili bakanlar bu kurumları boşuna eleştiriyor. Neyse ki bir zamanlar söyledikleri gibi, bunlara kızıp “yerli ve milli kredi derecelendirme kuruluşumuz olacak” demiyorlar. Küresel sermayenin borç vereceği ülkenin kredi kuruluşuna akıl sorarak borç verdiğini bir düşünün. Kümesi tilkiye emanet etmek gibi. Neyse ki, artık böyle komiklikler yok. Allah’ım, ne günlere kaldık…