Emperyalizm zulmün orantılı olanından yana – Mehmet Polat

Filistin halkı 100 yılı aşkın süredir sömürgeciliğe, işgale ve sürgüne karşı direniyor. Osmanlı sömürgeciliğinden kurtuluş amacıyla başlayan mücadele İngiliz, Fransız ve ABD emperyalizmlerine, İsrail’in Siyonist yöneticilerine ve petro-dolarlarıyla bu mücadeleyi satın almaya çalışan Arap hanedanlarına karşı sürüyor. Filistinliler kaderlerini kendileri belirlemek için on binlerce evlâdını şehit verdi, veriyor. İşte geçtiğimiz günlerde “Nakba (Büyük Felaket) Günü” nedeniyle Gazze sınırında başlattıkları “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” de bu mücadelenin bir parçası ve doruk noktalarından biriydi. Filistinliler, İsrail’in sınıra yaklaşanı vuracağı tehditlerine aldırmayarak ellerindeki taş ve yüreklerindeki cesaretten başka silahları olmadan, yalnızca evlerine dönmek için yürüyorlardı. İsrail her zamanki gibi tüm gücünü kullanmaktan geri durmuyordu. 30 Mart-15 Mayıs arası yürüyüş sırasında 120 dolayında Filistinli şehit olurken yaralı sayısı 3 bini aştı. “Uygar dünya”, İsrail’i “orantısız güç kullanıyor” diye eleştirmekle yetiniyordu. Yine bu dünyanın “uygar efendisi” ABD ise “tarafları itidalli olmaya” çağırıyordu. Filistinliler ölürken buna neden olanlar ‘selfie çekiyor’, güya buna karşı olanlar ise bol bol nutuk attıkları mitinglerde fotoğraf çektiriyorlardı.

İsrail, Birinci Paylaşım Savaşı yıllarında İngiliz emperyalizminin en önemli sömürgesi olan Hindistan’a ulaşan yolları güvenceye almak için yarattığı bir projedir. Avrupa’dan göçle gelen Yahudi toplulukları, satın alınan Filistin topraklarına yerleştirildiler. Toprakları satılmayan köyler yakılıp yıkılarak buralarda yaşayanlar sürüldü. Ve böylece genişçe bir alan göçmenlerin denetimine geçti. İsrail devleti resmi olarak 15 Mayıs 1948’de kuruldu. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası İsrail’in hamiliğini İngilizlerden devralan ABD, bunda belirleyici bir rol oynadı. İşte, Filistinliler topraklarından sürülmeleri nedeniyle bu günü “Nakba Günü” olarak anar ve protesto gösterileriyle seslerini bir yandan dünyaya duyurmaya, diğer yandan haklı mücadelelerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışırlar.

Bu yıl, Nakba Günü biraz daha önem kazandı. Çünkü ABD, Tel Aviv’deki büyükelçilik binasını Kudüs’e taşımaya karar vermişti ve açıkladığı program doğrultusunda bunu “14 Mayıs günü” gerçekleştirdi. Kudüs, Filistin mücadelesinin simgelerinden biriydi. İsrail, kurulduğu günden bu yana başkentinin Kudüs olduğunu ilân etse de, bunu dünya kamuoyuna kabul ettiremiyordu. Fiilî olarak Kudüs’ün batısı İsrail, doğusu Filistinlilere ait sayılıyordu.  İsrail 1967’de Kudüs’ün doğusunu işgal etti ve 1980’de bir yasa çıkararak Kudüs’ü “bölünmez başkent” ilan etti. BM Güvenlik Konseyi İsrail’den kararını geri almasını istediyse de, kabul ettiremedi. Ancak İsrail-Filistin arası uzun barış görüşmeleri sırasında 1993’de Oslo’da Kudüs’ün konumunun gelecekte kararlaştırılması üzerinde anlaşıldı. FKÖ’nün İsrail’i bir devlet olarak tanıması karşılığında İsrail de Kudüs üzerindeki ısrarından vazgeçmiş görünüyordu. Bu süreçte İsrail pek çok devlet kurumunu Kudüs’e taşıdı.  Ancak ABD, Kongre’de Kudüs’le ilgili bir karar alarak sürece müdahale etti.

ABD Kongresinde 1995’de çıkarılan bir yasayla İsrail’in başkentinin Kudüs olduğu ve büyükelçiliğin buraya taşınması kabul edildi. Kararın yürürlüğe girmesi için ABD başkanı tarafından 6 ay içinde onaylanması gerekiyordu. Trump’a gelene dek, ABD Başkanları kararı onaylamadılar. Bu, ABD’nin Filistin ve çeşitli Arap yönetimleri üzerinde baskı kurmak için uyguladığı emperyalist bir taktikti. Trump seçim vaatleri arasında kararı onaylayacağını belirtmişti ve geçtiğimiz Aralık ayında bunu yaptı. İşte Filistinliler bu gibi nedenlerden dolayı bu yıl Nakba Günü için 30 Mart’ta başlayan 6 haftalık bir yürüyüş programı düzenlediler. İsrail tarafından topraklarının işgal edilmesini ve bir açık hava hapishanesine dönüştürülen Gazze’ye sürülmelerini protesto için İsrail sınırında gösteriler düzenlediler. İsrail her zamanki gibi taş dışında silahları olmayan Filistinlilerin üstüne gaz bombaları yağdırdı ve halkı keskin nişancılarla vurdu. Filistinliler, İHA’ların (insansız hava araçları) ve nişancıların kurşunlarından korunmak için lastik yakıyorlardı. Ölenler arasında tekerlekli sandalyeye bağlı olarak yaşayan Ebu Salah ve gazdan zehirlenen 8 aylık bebek Leyla Ganduri de vardı. İsrail’in bu cinayetleri işlediği sırada elçilik açılışı için Kudüs’e gelen Trump’ın damadı Kushner ve kızı İvanka, elçilik binasında mutlu görüntülerinin ‘selfiesini’ çekiyorlardı. Filistinlilerin mücadelesine hükmederek onların sırtından ABD ve İsrail’le pazarlık etmeye çalışmaktan başka amacı olmayan bir kısım “İslam ülkeleri” ileri gelenleri de İstanbul Yenikapı’da katliamları kınamak için düzenledikleri mitingde fotoğraf çektiriyorlardı.

Filistin’de yaşananlar bir din, milliyet ya da ırk çatışması değildir. Bunu ister Yahudiler ister Müslümanlar açısından böyle anlayıp anlatmaya kalkışanlar; çatışmanın asıl amacını oluşturan emperyalist çıkarlara hizmet ediyorlar demektir. Arap Yarımadası, çevresindeki su yolları, geçitler, petrol ve doğal gaz yataklarıyla dünyanın en önemli coğrafî mekânlarından biridir. Sömürgeciler ve emperyalistler, yöreyi denetim altına alabilmek için tarih boyu buradaki stratejik noktalara iyi hizmet alabilecekleri yönetimler yerleşmesinden yana olmuşlardır. Yabancı bir güçle ortaklık, işbirlikçiyi kendi toplumu ve coğrafyasına yabancılaştırır. Bu yüzden emperyalistler, en iyi işbirlikçileri halkına yabancılaşanlar arasından çıkarırlar. Arap hanedanları gibi batıda eğitim gören, yatırım yapan ve eğlenen çevreler bunun için biçilmiş kaftan olsa da Arap halkları için aynı şey söylenemez. Arap halklarının geleneksel yaşam tarzı, kapitalizm olmadan da ayakta kalabilecek niteliktedir. Buna karşılık yaşadığı topraklara dışarıdan göç ettirilerek getirilen ve geleneksel yurtları Filistin olmayan Yahudi toplulukları için aynı şey söylenemez. Birçok Avrupa ülkesinde dinsel ve tarihsel gerekçelerle pogromlara uğratılan ve son olarak Nazi zulmüne muhatap olan Yahudi halkı, emperyalist bir proje yardımıyla kendine yabancı topraklara yerleştirildi. Siyonizm, topluluğun bir ulus ve devlet olarak örgütlenmesinde sürükleyici bir rol oynadı. Bütün Yahudiler Siyonist olmamakla birlikte, Siyonizm Yahudiliği üstün ırk gibi tanımladı. Ancak, İsrail toplumunun Filistinlilere yöneltilen zalimliğin tasarlayıcısı Siyonistlerin yanı sıra,  dünyanın en büyük barış hareketlerinden birini ürettiği de unutulmamalı.

İsrail saldırıları direnişe öncülük edenleri, gazetecileri ve özellikle gençleri hedef alıyor. Öldürülenlerin çoğu hedef gözetilerek ve hayati organlarından vuruluyor. Örneğin Filistinli futbolcu Muhammed Ubayid’in dizinden vurulup sakat bırakılmasının rastlantı olduğu düşünülemez. BM İnsan Hakları Temsilcisi bu saldırganlığı “tamamen orantısız güç” olarak nitelendiriyor. Sanki bir katliam değil de spor karşılaşması yapılıyormuş gibi, tarafların “eşit” niteliğini önemsiyor. Arkasından yazılı açıklama yapan AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Filistinlinin öldürülmesini kınamazken, taraflara itidal çağrısı yapıyor ve “İsrail, barışçıl gösteri hakkına ve güç kullanımında orantılılık ilkesine saygı göstermelidir” diyor. ABD’nin BM Büyük Elçisi Niki Haley Güvenlik Konseyinden İsrail aleyhine karar çıkmasın diye çaba gösterirken, İsrail’in Hamas’a karşı itidalli davrandığından bahsediyor. Ve BM’deki konuşmasında Gazze’de öldürülen çocuklarla ilgili olarak, “Filistinliler çocukları canlı kalkan olarak kullanıyorlar” diyebiliyor.

Filistinliler Gazze’de duvarlar, tel örgüler, kontrol noktaları arasında başta su olmak üzere temel gereksinimlerini karşılamaktan uzak ve en küçük şüphede üzerlerine ateş açılma olasılığı altında yaşıyorlar. Mısır ve Suudiler İsrail’le işbirliği içinde Gazze’ye ambargo uyguluyor. Filistinliler direnmeseler de zaten ölüyorlar. Çünkü İsrail, çalamadığı yer altı sularını kirletiyor, Gazze’yi aç, ilaçsız, topraksız bırakıyor. Ve yıllardır süren bu zulüm karşısında emperyalist dünya İsrail’e yalnızca “orantılı güç” kullanmasını tavsiye ediyor!