Emperyalizmin atış alanı Suriye – Mehmet Polat

Önce taşları yerli yerine koyalım: Suriye’de Mart 2011’den beri yaşananlar “iç savaş” değil, bir savaştır. Çünkü 2010’un son günlerinde Tunus’da başlayan ve hızla Arap Yarımadasına yayılan isyan dalgaları bütün ülkelerde az çok olağan seyrinde giderken, Suriye’de olaylar bunun dışında gelişmiştir. İkincisi; Suriye’de devletin bir aile çıkarları etrafında örgütlendiği “Esat rejimi” değil, bütün günah ve sevaplarıyla kendine has bir devlet örgütlenmesi olan BAAS rejimi hüküm sürüyor. Üçüncüsü; komşuları başta olmak üzere dünyanın en güçlü ordularının saldırılarına hedef olmasına rağmen ülkesine ve halkına sahip çıkan bir direnişe, her şart altında saygı duyulmalıdır. Dördüncüsü; tekelci medyanın “akıllı füze” hayranı aptal haberci, yorumcu ve yazarları bilmeliler ki, haklı bir yaşam savaşı verenden daha güçlü bir silah yoktur. Bunları böyle söylemek, gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek kadar önemlidir. Haklıya hakkını teslim etmezsek, zalimden farkımız kalmaz.

ABD geçen Cumartesi sabahı İngiltere ve Fransa’yı da yanına alarak bir kez daha Suriye’ye saldırdı. Yaklaşık 1 trilyon 600 milyar dolarlık dünya silah harcamasının yüzde 40’ını tek başına yapan ABD’nin gücünden şüphesi mi vardı da yanına yardımcı aldı? Ama emperyalizm, çıkar işbirliği ve rekabetin iç içe geçtiği bir dünya düzenidir. Bu düzenin işleyişi, yanına almadığın gücü er geç karşına diker. Hele ABD gibi dünyaya egemen olan bir süper güçsen, her dokunduğunu altına çeviren Kral Midas’tan farkın yok demektir. Dolayısıyla yiyecek ekmek, içecek suya bile dokunamaz, birilerinin ağzına tutmasını beklersin. İşte ABD de dünyanın en büyük ama en çok nefret edilen gücü olarak, bütün ülkelerde ve günün her saatinde hükmünü sürdürebilmek için sayısız işbirlikçiye gereksinim duyar. Elbette İngiltere, Fransa, İsrail bu işbirlikçilerin en güvenilirleridir. ABD güçsüzlüğünden değil, gücünden ve bunu sürekli en üst düzeyde tutmak zorunda oluşu yüzünden, dünyanın bütün sömürücü ve zalimleriyle işbirliği içindedir. Afganistan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye’de gördüklerimiz bunun örneğidir. Bu aynı zamanda İran, Venezuela, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yöneltilen tehdittir. Ancak bu gücün tarihte ve bugün dişinin geçmediği, hatta kırıldığı sayısız örnek de unutulmamalıdır.

“Tam da kandil gecesi bombaladılar” diyor kimi muhalifler. Bunu derken amaçları, Müslümanlıklarına toz kondurmayan sayın yöneticilerimizi sıkıştırmak. Oysa onlar çoktandır ezana değil ezene kulak veriyor. Bu bütün din, milliyet, fikir akımlarında böyledir. Fikir ya da inancın bir tane kaynağı var gibi görünse de, aslında en bütünlüklü düşünceler bile ezen ve ezilenlere ait olmak üzere iki türlüdür. Nitekim Suudi Prensi de bunu itiraf ederek, ABD’nin gazıyla Vahhabilik inancını yıllar boyu komünizm düşmanlığı için kullandıklarını söylemiyor mu? Bilmiyor muyuz bu ülkede 6. Filoyu protesto etmeye giden devrimci gençlere din adına kimlerin saldırdığını? İHH başkanı Bülent Yıldırım Suriye’ye atılan füzeleri az bulurken, ezenlere ait bir inanç geleneğini sürdürmüyor mu? Ama inançlarını iki paralık çıkarlara kurban etmeyenleri de tanıyoruz. Onlar için kandil, bayram fark etmez. Savaşta hile mubahtır. Vuruş hep beklenmedik zamanda ve yerden gelir. Ve karşılığını da aynı şekilde alır.

Düşman da güya merhametli rolü oynayarak, çocukları masumiyetin sembolü gibi kullanıyor. “Kimyasal silahla çocukları öldürdüler” diyor. Ortada şaibeli bir örgütün çektiği videolardan başka kanıt yok. Velev ki devlet kimyasal kullandı, çocuklar emperyalizmin çok mu umurunda? Dünyanın en yoksul ülkelerinden Yemen’i sürekli bombalayan Suudiler, günde kaç çocuk öldürüyor? İsrail, yıllardır Gazze’nin yeraltı sularını çalıyor ya da kirletiyor. Filistinli çocuklar yıllardır kötü sular içerek ve dişleri sapsarı büyüyor. Kimin umurunda?

Batı medyasının “Arap Baharı” diye isim taktığı ayaklanmalar, Arap ülkelerinde emperyalizmin hizmetindeki diktatörlere ve baskıcı yönetimlere karşı halkların duyduğu haklı öfkeye dayanıyordu. Suudiler sıranın kendilerine geleceği endişesiyle her yerde isyanların karşısında yer aldılar. Emperyalist güçler bu karışıklıkları, bazı ülkelerde düzenlemeler yapmak için kullandılar. Ancak Tunus gibi yönetimin değiştiği, Mısır gibi sonunda darbe yapılan, Bahreyn gibi nüfusun çoğunluğunun Şii olduğu bir ülkede Sünni yönetimin baskıcı tavırları, Yemen gibi zaten iç gerilimlerin eksik olmadığı bir yerde olayların iç savaşa dönüşmesinin, hep anlaşılır ve açıklanabilir yanları vardı. Sonuçta bütün bu gelişmeler, ülkelerin tarihsel ve toplumsal çerçevedeki olağan koşullarıyla uyumlu sayılırdı. Suriye’de durum farklı gelişti. BAAS rejimi de tıpkı diğer ülkelerdeki gibi, gösterilere karşı geleneksel baskıcı tavrını gösterdi. Ancak bir yandan da barışçı gösterilere göz yuman ve bazı reformlar yapmayı vaat eden bir tavrı da oldu. Bütün bunlar 2011 Şubat Ayından Mart ortalarına kadar yaşandı. Sonra birden gösteriler nitelik değiştirdi. Tunus, Mısır, hatta Yemen’de bile görülmeyen biçimde, ortaya ağır silahlı eylemciler çıktı. Barışçı göstericiler meydanlardan çekildi. Bugün Suriye’de yaklaşık 80 değişik ülkeden gelen ve çok sayıda örgüte üye, 50 bin dolayında cihatçı savaşan var. Türkiye ve Ürdün üstünden bu topraklara girdiler. Katar ve Suudi parasıyla desteklendiler. Libya’dan taşınan silahlarla donatıldılar. Suriye aynı zamanda, emperyalizmin çeşitli ülkelere müdahale edebilecek güçler yetiştirdiği bir tarla gibi. Şu ana dek 500 bine yakın insan yaşamını yitirdi. Parası olan kaçtı. Yaklaşık 20 milyon olan nüfusun büyük çoğunluğu, hükümet güçlerinin denetimi altındaki bölgelerde yaşıyor.

Suriye Osmanlıdan Fransa’ya geçmiş bir sömürge ülkeydi. İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalizm taktik değiştirdi ve bu ülkelere görünüşte bağımsızlık vererek, yeni bir işbirliği geliştirme yoluna girdi. Bu birçok yerde sonuç verdi. Suriye, emperyalizmin istediği sonuca ulaşamadığı ülkelerden biriydi. Burada asker ve sivil bürokratlarla aydınların öncülüğünde bağımsızlıkçı bir tavır güç kazandı. Bir dizi darbe sonucu BAAS rejimi kuruldu. O dönemde Arap gençleri arasında Sovyetler Birliği ve sosyalizme yaygın bir sempati vardı. Mısır, Suriye ve Irak’ta Arap milliyetçiliği, devletçilik, sosyalizm karışımı bağımsızlıkçı ve laik devlet düzenleri oluştu.  Bunun en uzun ömürlü ve başarılı örneği Suriye’deydi. Emperyalizm, İsrail’i bu tür gelişmeleri önlemek ve Arap halkları üstünde baskı kurmak için kullandı. Öte yandan kral, emir ve şeyhlerin başında olduğu Arap hanedanları; BAAS benzeri rejimlere karşıydılar. Evet, bu rejimler kendi halklarına baskı uyguluyordu. Ancak ekonomi ve siyasetini kendisi kararlaştırıyordu. Ülke kaynaklarının önemli bir bölümünü eğitim ve kalkınmaya harcıyordu. Ortada emperyalizmin istemediği bir durum vardı. Çünkü devletçilik, sermayenin küresel akışını engelliyordu. Bu durum, emperyalist müdahalelerin başlıca nedenini oluşturuyordu. Yanı sıra, yıllar içinde Arap Yarımadasında İran gibi ABD karşıtı bir gücün etkin hale gelişi, genel olarak emperyalizmin uykularını kaçırıyordu…

Afrika ülkelerinin öncüsü Libya dağıldı gitti. Kaddafi’ye saldırının başını çeken Fransa, bugün Libya petrollerinin üçte birini işletiyor. Irak üçe bölündü. Saddam zamanında dünya petrol tekellerinin bu ülkeye girmesi yasaktı. Şimdi durum tersine döndü. Suriye petrol zengini değil ama stratejik bakımdan önemli ve görüldüğü üzere, emperyalizme karşı en dirençli ülkelerden biri. Bu direniş sanıldığı gibi İran ve Rusya desteğiyle değil, asıl olarak kendi iradesiyle ayakta duruyor. Her işin parayla yapıldığını sananlar, toplumların gelecek kuşaklar için, komşusu için, dünyada yaşayacak en son yer olan yurdu için ya da yalnızca kötülüğe dur demek için can pahasına savaşılabileceğine inanmıyor. Böyle bir mücadeleyi kim verirse versin, iyidir. Ömrünün son demlerini yaşayan ama henüz yerini alacak düzen ufukta belirmediği için bir leş gibi yeryüzünü dolaşan kapitalizmin efendileri, ancak böylesine fedakâr mücadelelerle alt edilebilir. Nasıl bir yaşam düzeni kurulacağına, sömürü ve zulme karşı savaşanlar karar verecektir. Tüm bu baskı, zulüm ve yalanlar mutlaka son bulacaktır…