Evren nasıl oluştu? – Ramazan Şahin

Evren, akıllara durgunluk verici boyutlara sahip dev bir sistemdir; hayal gücünü bile zorlayan çok geniş ölçekli bir kozmos. Evrende milyarlarca galaksi, her galakside en az 200 milyar yıldız var. Ancak evrenin, akıllı tasarımcıların dediği gibi yaratıldıktan sonra değişim geçirmeden aynı şekilde var olma olasılığının imkansız olduğunu biliyoruz.

Bilim insanlarının evrenin sırlarını açığa çıkarmaya yönelik çalışmaları uzun bir geçmişe sahiptir. Ancak son yüzyılda, insanlığın varlığından bugüne dek daha fazla bilgi sahibi olduk. Bizler, Dünya dediğimiz soluk mavi noktada yaşayan primat türünün biraz daha gelişmişiyiz. Ancak evren hakkında düşünmek ve kafa yormak bizi özel kılıyor. Evren nasıl çalışıyor? Bütün bu kozmos nasıl var oldu? Araştırmacılar en ufak ışınımları bile algılayabilen antenlerini gökyüzüne çeviriyorlar. Theles, Galileo ve Einstein hep gökyüzüne baktılar. Teleskoplarla bütün kozmosun milyarda birini görebiliyoruz. Bu küçücük parça bile ipucunu bulmaya yetiyor. Teleskoplardan en uzak galaksiler kırmızı renkli, sanki camdan yapılmış şeffaf bir cam gibi görünüyor. Acaba neden kırmızı? Düz bir yolda bir araba bize doğru yaklaştıkça motorun devri yükselir, sesi kalınlaşır. Araba bizden uzaklaştıkça motorun devri düşer, sesi tizleşir. Bu fenomene “Doppler Efekti” deniyor. Yaklaşan bir kaynağın yaydığı dalgaların frekansı artar, yani dalga boyu kısalır. Uzaklaşan bir kaynağın yaydığı dalgaların frekansı azalır, yani dalga boyu uzar. Aynı şey; görünür bir ışık için uzun dalga boyu, tayfın kırmızı ucu demektir. Görünür tayf çizgilerinin dalga boyları tayfın kırmızı ucuna doğru yer değiştirir. İşte bu çizgilerin kırmızıya kaydığını söyleriz. Eğer gözlerimiz renklere karşı çok daha duyarlı olsaydı araba bize yaklaştıkça arabanın mavileştiğini, araba bizden uzaklaştıkça arabanın kırmızılaştığını görebilecektik. Uzayda da aynı kural geçerlidir. Uzaktaki galaksiler bizden uzaklaştıkları için kırmızı görünürler. Bize doğru gelen galaksiler ise mavi görünürler. Dalga boyu kaymasının miktarı, kaynağın uzaklaşma hızı ile doğru orantılıdır. Demek ki bir galaksinin bize uzaklığı bir başka galaksinin iki katı ise uzaklaşma hızı da iki kat olacaktır. Bize göre daha öndeki galaksi, onun arkasındaki galaksiye göre daha hızlı uzaklaşmaktadır. Böylece evrenin her yöne doğru şişip duran bir balon gibi genişlediğini artık biliyoruz. Oysa Einstein, galaksilerin sabit oluğunu zannediyordu.

Evrenin nasıl oluştuğunu anlamak için zamanı durdurup tersine işlemesini sağlamak lazım. Yeterince geriye sarabilirsek her şey birbirine yakın olacaktır. Bütün galaksiler tek bir noktada birleşir. Evrenin başlangıcı olan 13,7 milyar yıl öncesine gitmeliyiz. Hiçlikte oluşan basit bir patlamadan, Büyük Patlama’dan, bütün evrenin oluştuğunu biliyoruz. Ateş ve gürültüyle tanışmadan önce her şeyin en başında tamamen karanlık vardı. Çünkü ışık henüz oluşmamıştı. Dışarıdan karanlığa bakmak bile imkansızdı. Çünkü uzay henüz var olmadığı için dışarısı diye bir yer de yoktu. Orada var olan tek şey; içerisidir. İçerisi ise devasa sıcak bir enerji bulutuydu. Belki de o anda ölçülemeyecek miktarda egzotik parçacıklar yoğun bir biçimde bir aradaydılar. Sonra genişleme başladı. İnanılmaz bir radyasyon ışımasıyla beraber genişledi. Bir atomdan bile daha küçükken bir saniyenin trilyonda biri kadar bir zamanda bütün evren yok denebilecek kadar küçük bir şeyden bir portakal büyüklüğüne geldi. Bu aşamada atomların, elektronların ve ışığın yerinde yeller esiyordu. Evren hiçlikten patladı, yaydan çıkmış ok gibi her yönde genişledi, kendini var etti. Evrenin doğuşu, bir bombanın patlaması gibi değildir. Bu patlama evrenin her yerinde aynı zamanda gerçekleşir ve onu her noktasında eşit miktarda genleştirir. Her geçen saniyede büyüyüp soğumaya başladı. 100 saniye içinde trilyonlarca kilometre genişliğindeydi. Kozmosun saf enerjisi soğumaya, trilyonlarca yan atom parçacıkları şeklinde maddenin materyallerini oluşturmaya başladı. Bu parçacıkların yarısı maddeden, diğer yarısı maddenin zıttından yani antimaddeden oluşuyordu. İkisi karşılaşınca büyük bir enerji patlamasıyla birbirlerini yok ediyorlardı. Devasa bir enerji açığa çıktı. Böylece maddenin doğuşuyla birlikte bir de bu evrenin karşıtı olan başka bir evren doğdu: Antimadde Evreni. İşte burada diyalektiğin yasası devrededir. Karşıtların birliği ve savaşı. Kozmos karşıtlıkların savaşımının meydana getirdiği bir uyumdur. Evrende ne zaman negatif yüklü bir elektron oluşsa aynı anda bir gölge gibi pozitif yüklü bir pozitron ortaya çıkar. İki bin yıl önce Herakleitos şöyle der: ”Karşıtlar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey meydana gelmezdi”. Diyalektik; evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğini, süreklilikte kesintinin, karşıtlıkların birdenbire dönüşümlerle nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl oluştuğunun anahtarını bize verir. Engels’in söylemiyle ”Doğada son tahlilde, diyalektik hüküm sürer. Her şey akar, sürekli değişir.” Madde ve karşıt madde savaşımı süreci tamamlandığında başlangıçtaki proton ve nötronların (madde) on milyarda biri kaldı. Antiprotonlar ve antinötronlar (antimadde) yok olmuştu. Stephen Hawking şöyle diyor; ”Biz ve diğer canlılar, büyük patlamanın tozlarından oluşmaktayız.”

Zaman geçtikçe kozmos on yaşına; binlerce ışık yılı genişliğine geldi. 330 bin yıl sonra nihayet evren görünür oldu. Mükemmel bir mühendislikle her şeyin nasıl inşa edildiği sorusuna yanıt ne olabilir? Bu kozmik saati çalıştıran şey nedir? Stephen Hawking’in söylemiyle biz buna “Yerçekiminin Gücü” (gravitasyon) diyoruz. Bu gücü ilk keşfeden 17. yüzyılda Newton’dur. Kafasına elma mı düştü bilinmez ama bütün cisimlerin birbirlerine çekim gücü uyguladığını, büyük kütlenin küçüğü çektiğini fark etmemizi sağladı. Her şey birbirine yerçekimi sayesinde yakınlaşıyordu. Yerçekimi, Büyük Patlama sırasında ortaya çıkmıştı. Hala işleyen “kozmik saat” de budur. Bizi ve elmaları yerin üzerinde tutan şey yerçekimidir. Bir yıldız patlamasından sonra uzayda gaz bulutları (nebula) oluşur. Bu bulutlarda hidrojen, helyum ve diğer iyonize gazlar vardır. Bu gazlar uzayda mükemmel biçimde dizilselerdi hiçbir şey olmayacaktı. Evrende hiçbir şey mükemmel değildir. Gaz bulutunun içinde bir düzensizlik meydana gelir. Yer çekimi gaz bulutunun içinde bulutun bir tarafında daha çok çekim gücü uygular. Genç gaz denizinin bazı yerleri diğer bölgelere göre daha ince iken gaz denizinin daha yoğun bölgelerinde yerçekimi, gazları bir arada tutar. Gaz bulutunun içinde düzensizlik, sırasızlık ve yerçekimi etkindi. Hidrojen gazı dev bulutlara dönüşmüştü. Hidrojen, gazların en basitidir ama dev bir güç kaynağıdır. Hidrojen yeteri kadar ısınırsa yıldızların parlamasını sağlayan enerjiyi elde ederiz. Bütün yıldızlar evrenin ısı ve ışık kaynağıdır. Hidrojen sıkıştıkça gazın atomları da birbirine çarpmaya başlar ve ısı yükselir. Bir portakal kadar sıkıştığında hidrojen on milyon dereceye gelir. Nükleer füzyon başlar. Füzyon ile hidrojenden daha ağır bir materyal ortaya çıkar. Bu helyumdur. Maddenin bir kısmı saf enerjiye dönüşmüş, artık nebula küresel bir yıldız olmuştur. Yıldızlarda meydana gelen nükleer füzyon ne eksik ne fazla nitel bir sıçramadır. Demek ki bir yıldız hata sonucu oluşmuştur. Çelişkiler, düzensizlik ve hatalar tüm evrenin tüm düzeylerinde bulunur. Bunu yadsıyan mantığın vay haline! İşte fizik, bütün kozmosun bir hata ürünü olduğunu söyler. Bu yüzden akıllı tasarım diye bir şey yoktur. Bizim Güneşimizde de bir saniyede 484 milyon ton hidrojen, 480 milyon ton helyuma dönüşür. 4 milyon ton kayıp madde; ısı ve ışık olarak dışarıya yayılıp bizi ve diğer gezegenleri aydınlatır. Bize hayat verir. Ancak bizim Güneşimizde karbon, oksijen gibi daha ağır elementler oluşmaz. Çünkü bizim Güneşimiz, bizim galaksimizde küçük bir yıldızdır. Onun gücü karbon, oksijen, demir gibi daha ağır elementleri oluşturmaya yetmez. Tıpkı bizim güneş sistemimizde bulunan Dünyamıza göre devasa bir gaz bulutu olan Jüpiter’de hidrojenin helyuma dönüşemediği gibi. Jüpiter biraz daha büyük olsaydı orada da nükleer füzyon olabilirdi. Ağır elementler bizim Güneşimizden en az dört kat büyük güneşlerde meydana gelir. Bizim Güneşimizden büyük bir güneşte hidrojen helyuma dönüşürken helyum, hidrojenden daha ağır olduğu için o yıldızın merkezine yerleşir. Şimdi sahneye helyum atomları çıkıyor. Helyum gazı sıkıştıkça daha fazla enerji üretiyor ve helyum karbona dönüşüyor. Karbon; bütün canlıların inşasında bulunan temel yapı taşıdır. Yıldızın merkezinde karbon üretimi devam ediyor. Yıldız, soğan gibi katmanlar haline geliyor. Nükleer fizyon işliyor ve merkeze yaklaştıkça elementler ağırlaşıyor. Neon, oksijen ve demir meydana geliyor. Demir enerji üretmediği için enerji, yıldızın dışına taşmaya başlıyor. Yıldızın çekirdeğinde demir çoğalmaya başladıkça tüm yakıt dışarı taşıyor. Yerçekimi yıldızı olduğu yerde sabitliyor. Belki de milyarlarca yıl sonra çekirdek sıkışıp durdukça bizim güneşimizin çekirdeğinden en az yüz kat sıcaklık oluşuyor. Nihayet yıldızda, hidrojen ve helyum tükendiğinde yıldız, içine çöküp patlıyor. işte bu bir süpernovadır. Bir yıldızın ölümü ve yeni bir şeyin doğuşu. Yıldız milyarlarca yıl bekledikten sonra süpernova sırasında mikro saniyeler içinde kitlesel bir şok yıldızın içinden geçiyor. Artık demir de dayanamaz ve o anda demir başka elementlere dönüşür. Altın, platin ve kurşun ortaya çıkar. Bu elementler patlayan bir yıldızın kalbinde meydana gelir. Demir atomunun çekirdeği milyarlarca yıl bekledikten sonra, güçlü kuvvet olarak tanımlanan kuvvetle çekirdekteki proton ve nötronlar bir arada tutulmakta ancak kararsız bir denge durumunda kalmaktadır. Kaos kuramının belirttiği gibi kaosun eşiğinde (kaos aralığı) bulunmaktadır. Bu aralık, milyarlarca yıl uzun bir aralık. Ancak süpernova sırasında mikro saniyeler içinde süper bir sıçrama ile bir şok ile nitelik değiştirerek altın, platin ve kurşuna dönüşüyor. Süpernovadan sonra bilinen bütün elementler ortaya çıkıyor. Tüm bu olanlara mitolojilerin hayal gücü bile yetmez.

Diyalektik olarak hidrojen helyuma, helyum karbona, karbon da oksijene dönüşerek birbirlerini yadsımışlardır. Aynı zamanda altın, platin ve kurşuna dönüşerek korunmuşlardır. Maddi alem, sürekli bir var oluş, yok oluş, sürekli bir hareket ve değişim içindedir. Bu nedenle ham varlar hem de yoklar.

Büyük Patlama’dan 300 milyon yıl sonra yıldız kümeleri galaksileri oluşturmaya başladı. Bizim galaksimiz Samanyolu, en eski galaksilerden biridir. Yaklaşık 13 milyar yıl yaşında ve 900 milyar kilometre çapında, 200 milyardan fazla bağımsız yıldızlardan oluşuyor. Işık, Güneşimizden bize 8 dakikada ulaşırken Güneş sisteminin bir ucundan diğer ucuna 11 saatte ulaşmaktadır. Işık, bizim galaksimizin de bir ucundan bir ucuna 110 bin yılda varabiliyor. Işık, bize doğru gelen ve bize en yakın olan Andromeda galaksisinden ise 2,4 milyon yılda ulaşabiliyor.

İnsanı meydana getiren üç temel element; hidrojen, oksijen ve baş aktör karbondur. %99’umuz bu elementlerdir. Demek ki biz, bizim Güneşimizden daha büyük yıldızlardan Dünyamıza gelen toz bulutlarından oluşmaktayız. Yıldızlardaki atomlar bizim tırnağımızdaki atomlar da aynı maddeden…