Gazap üzümleri – Mehmet Polat

Edebiyata biraz ilgi duyup John Steinbeck’in filmi de çevrilen bu ünlü romanını bilmeyen var mıdır? Varsa da bir şey kaybetmiş sayılmaz, nasıl olsa günlük yaşamımızda romanda geçenlerin gerçeğine rastlamak zor değil. Steinbeck romanında 1930’lardaki ABD’yi anlatır. “Büyük Bunalım” olarak bilinen ekonomik ve toplumsal çöküntüde şirketler batmış, işsiz kalan milyonlarca insan çiftliklerde iş bulma umuduyla kentlerden kırlara göçmeye başlamıştır. Yazar, külüstür arabasıyla Kaliforniya’nın bereketli topraklarına doğru yola çıkan bir ailenin yaşadıkları etrafında bu dönemi anlatır. Ve geçen hafta “insanlık ölmemiş” başlıklarıyla iktidar yalakası medyanın geniş yer verdiği haberin de bundan pek farkı yoktur.

Aralarında küçük çocukların da bulunduğu 10 kişilik bir aile Adana’dan mandalina toplama işinde çalışmak üzere Seferhisar’a giderler. Bir süre çalışır, mal sahibiyle anlaşamaz ve ücretlerini de alamazlar. Memleketlerinden biraz borç ister ve arabalarına binerek oradan ayrılırlar. Afyon’a yaklaştıklarında araba bozulur. Çekiciyle sanayiye kadar getirirler. Üç ayrı usta bakmasına rağmen tamir edemez. Gece olur. Tamirhane sahibinden dükkânda kalmak için izin ister ama olumsuz yanıt alırlar. Bekçilerden rica edip dükkânın önünde ateş yakarak battaniyelere sarınmış halde geceyi geçirirlerken, kendilerini gören biri fotoğraflarını çeker ve sosyal medyada paylaşır. Hava sıfırın altında 5 derece ve en küçüğü 2 diğerleri 7 ve 11 yaşında çocuklar vardır. Ve yardımseverler aileye barınabilecekleri kapalı bir yer temin eder.

Olay, gözyaşları içinde sunulan bir yardım haberi değil; asıl olay, büyük medyanın önünü arkasını araştırmadan ve düşünmeden bunu “insanlık ölmemiş” diye duyurmasıdır. Oysa insanlık, ailenin biri bakıma muhtaç diğerleri okul çağında çocuklarını da yanına alarak evlerinden bin kilometre uzağa çalışmaya gitmek zorunda kalışı sırasında çoktan ölmüştür. Ve bu tekil örnek de değildir; yokluklar yüzünden intihar ederek, hastalanarak, ağır koşullarda çalışmak zorunda kaldığı için düşerek, yanarak, boğularak, ezilerek bu hayattan sessizce silinip giden mazlumlarla birlikte, insanlık her gün defalarca ölüyor. Bunları anlatmak yerine bir genelge, rapor, yardımseverlik örneğini gözümüze sokup sanki böyle sorunlar çok az yaşanıyormuş gibi davranan sahtekâr medya ise, cenazenin üstünü toprak atıyor!

Aslında biz mevsimlik işçileri ve bazı sorunları olduğunu her yıl bahar aylarında duymaya başlar, yaz boyu duyar ve bu aylara geldiğimizde unuturduk. Bu duyurular da işçiler ya da temsilcilerinin ağzından olmazdı, çünkü saraylara layık medyamız, “memleketin dirlik ve düzenliğini bozar” endişesiyle bu tür haberleri vermezdi. Mevsimlik işçilerin genellikle seyahat ettiği traktör ya da kamyonların devrilmesi sonucu beşer onar ölmesi, toplumun dolaylı yollardan bu sorunları öğrenmesini sağlardı. Sonra kurbanlık koyun gibi kasalı araçlarla insan taşımacılığı yapılması yasaklanarak trafik kontrolleri arttırıldı. Mevsimlik işçiler artık minibüs, otobüs gibi kapalı araçlarla taşınacaktı. Burada da 12 kişilik minibüse 30 kişi bindirilmeyecekti. Kısacası devlet mevsimlik işçiye yollarda ölmemesini emrediyordu. Emir her yerde demiri kesse bile, yoksulluğun demirini kesemiyordu. Bu insanlar keyfinden değil, masrafları az olsun diye bir kişilik yere iki-üç kişi oturuyordu. Dolayısıyla çok kişinin ölüm haberlerinin geldiği trafik cinayetlerindeki araçlar değişti ama sonuç değişmedi.

TÜİK verilerine göre ülkedeki toplam çalışan sayısı, yaklaşık 30 milyon kişi olarak görünüyor. Kabaca bunların yüzde 25’ini oluşturan 7 milyon 500 bini tarımda, kalanı sanayi ve hizmet sektöründe çalışıyor. Tarımdakilerin yarısının “mevsimlik işçi” olduğu tahmin ediliyor. SGK verilerine göre ülkedeki toplam sigortalı sayısı bile yuvarlak hesap 20 milyon kadar. Yani, güya kayıtlarda “çalışan” diye geçen nüfusun 10 milyonunun sigortası yok. Kaldı ki küçük işyerleri ve tarımda çalışanların herhangi bir kaydı olsun. Nitekim bu kayıtsızlık ortamında bile, resmî verilere göre ülkede yaklaşık 450 bin mevsimlik işçi olduğu belirtiliyor. Doğru kabul edersek, aileleriyle birlikte bu sayı en az 3 katına çıkar.

“Mevsimlik işçi” denilince eskiden tütün ya da pamuk çapasına, toplamasına gelenler anlaşılırdı. Buralara genellikle yakın çevreden küçük toprak sahipleri ve gençler gelirdi. Tarım ve toprakla uğraşılan her yerde az çok benzer bir düzen görülürdü. Belki Güneydoğu’nun yoksul köylülerinin pamuğa geldiği Çukurova biraz farklıydı. Hem çalışanlar, hem de tarımın niteliği açısından bu durum, 20 yıllık bir süreçte değişti.

1980’lerden başlayarak, devlet tarımdan adım adım çekildi. Amaç, tarımda küçük üreticiyi eriterek büyük çapta yatırım yapmaya elverişli bir düzen oluşturmaktı. Fidan, tohum, damızlık yetiştirilen tesisler, tarım aleti yapılan işletmeler, araştırma laboratuvarları, devlet üretme çiftlikleri satıldı ya da kapatıldı. Buralar küçük üreticiye kaliteli ve ucuz hizmet veriyordu. Üretici birlikleri ve kooperatifler atıl hale getirildi. Taban fiyat uygulamasının yerini piyasa ve tüccar aldı. Tarım ve hayvancılıkta geleneksel yöntemler yerini uluslararası tekellere bıraktı. Artık markalı ve patenli girdi kullanılıyor ve kotaya göre üretim yapılıyordu. Böylece dünya pazarlarına satılabilecek, standart ürün yetiştiriliyordu. Bu da büyük tarım işletmelerinin öne çıkmasına yolaçtı. 2000’li yıllara gelindiğinde ülke tarımında Dünya Bankası, IMF ve AB politikaları doğrultusunda bir dönüşüm büyük ölçüde gerçekleştirilmişti.

Tarımda ölçeğin büyümesi küçük üreticiyi bitirirken, büyük işletmelerde ucuza çalışacak işgücü de yaratıyordu. Bu yöndeki başka bir gelişme de, terörü önleme gerekçesiyle 90’lı yıllar boyunca Doğu ve Güneydoğuda 4 bin kadar köyün boşaltılmasıyla yaşandı. Eskiden kırsal kesimde yaşarken yoksullaşan ve çeşitli nedenlerden işsiz kalan milyonlarca insan artık Akdeniz’de pamuk, sebze, meyve; Karadeniz’de çay ve fındık; Orta Anadolu’da soğan ve patates; Ege’de meyve, sebze, zeytin işçiliği yapıyordu. Benzer durum Afrika’dan yoksul Asya ülkelerine kadar her yerde görülüyordu. Bu işçilerin resmî olarak sendika, sigorta, iş güvencesi, emeklilik gibi çalışma maliyetlerini arttırıcı herhangi bir hakları yoktu. Dolayısıyla düzene maliyetleri sıfırdı. Siyasilerin ara sıra mecliste yaptığı konuşmalar, akademisyenlerin çeşitli yayınları ve bir başbakanlık genelgesi (24 Mart 2010 tarihli) dışında kendileriyle ilgili “resmî” sayılabilecek bir kayıt yoktu. Bunlar da konuyu anlamaktan o kadar uzaktı ki, örneğin başbakanlık genelgesinde mevsimlik işçilerin kaldıkları yerlere elektrik ve su getirileceğinden ve parasının bu işçilerden alınacağından bahsediliyordu. Gündoğumundan günbatımına kadar çalışan, asgarinin de altında ücret alan, hiçbir güvencesi bulunmayan ve naylon çadırlarda yaşayan bu insanlar nasıl elektrik ve su parası ödeyebilirdi ki? Peki, bütün bu sorunları neden yaşıyorduk? Bu bir beceriksizlik ya da vurdumduymazlık mıydı?

Başa dönelim: Hayatı planlamayan, kâr amacıyla işleyen, dolayısıyla kazananlarla kaybedenlerin aynı girdapta döndüğü, inişli çıkışlı bir toplum düzeni olan kapitalizm içinde yaşıyoruz. Kaybedenler isyan ediyor. Yönetenler, bu karmaşa içinde düzen sağlayamıyor. İşte kapitalist toplum düzenine bizim gibi ülkelerden önce geçenler, yaşadıkları karmaşayı bizim sırtımıza yıkmanın bir yolunu bularak kendilerini kurtarıyorlar. Bize borç veriyor, yatırım yapıyor ve alacaklarını her halükârda tahsil etmesini bilerek, kapitalizmin karmaşasını sırtımıza yıkıyorlar. Onlar bizim sırtımızdan sağladıkları kazançlarla istikrarlı bir hayat yaşarken, eskiden yaşadıkları ekonomik bunalımların benzerini biz yaşıyoruz ve oralarda eskiden ne tür toplumsal sorunlar görülmüşse, aynısı bizde de görülüyor. Durum budur.