Gazi Çağlar: Emekçi halkın ağır sömürü koşullarının ve elinden alınan tüm özgürlüklerinin sol bakıştaki temel kriter olması gerekir

Gazete Hayır

İran’ın en büyük ikinci şehri Meşhed’de işsizlik, yükselen enflasyon ve yolsuzluğa karşı başlayıp rejim karşıtı gösterilere dönüşen protestolar Kirmanşah, Reşt, İsfahan ve Kum’a yayılarak üçüncü gününde de devam etti.

İran hükümeti, 19 Aralık Salı günü açıkladığı “kemer sıkma politikaları” sonrası tepkilerle karşılaşmasına rağmen benzine yüzde 50 zam yaparken, 34 milyon kişiyi kapsayan sosyal yardım fonlarını kestiğini belirtti. Açıklamada, kemer sıkma politikalarından elde edilecek tasarrufun askeri silahlanmaya aktarılacağı ve askeri silahlanma bütçesinin büyük kısmının da İran Devrim Muhafızları’na yönlendirileceği vurgulandı. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde sınırlı katılımla başlayan gösterilere polisin sert müdahalede bulunması sonrası eylemler rejimi de hedefe oturtan özellikler göstermeye başladı.

2009 yılından sonra İran’da hükümete gösterilen tepkinin en yoğun olduğu sokak hareketinin, resmi rakamlara göre yüzde 12,4’ü bulan işsizlik, yöneticilerin bulaştığı yolsuzluklar ve hayat pahalılığı şeklinde ifade edilen motivasyonlarının “Halk yalvarıyor, din adamları Allah gibi davranıyor” , “Diktatörlüğe ölüm” gibi sloganlarla siyasi bir karaktere büründüğünü gözlemlemek mümkün. Bu ‘sert sloganları’ atmakla suçlanan 52 kişiden fazla kişi devrim muhafızları tarafından gözaltına alındı. Başkent Tahran’da yoğun güvenlik önemlerinin alındığı bilgisi gelirken, göstericiler kimi şehirlerde polis şiddetinin son bulması ve siyasi tutukluların serbest bırakılması çağrısı yaptı. İşçilerin ekonomik talepleri için eylemler düzenlediği, İsfahan kentinde fabrika işçilerinin ücretlerine zam talebiyle başladıkları eylemi Devlet Başkanı Hasan Ruhani ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney aleyhine sloganlar atarak devam ettirdikleri bilgisi aktarıldı. Ataerkilliğin, kadınlara yönelik ayrımcılık ve yasakların rejimin var oluş koşullarından biri olduğu ülkede kadınların kısıtlı da olsa kendi taleplerini dile getirdikleri anlar sosyal medyaya yansıyan görüntülerde yer alıyor.

Protestolarda, Orta Doğu’da ABD hegemonyasının geriliyor olmasıyla paralel Rusya ile birlikte nüfuz alanını arttıran İran’ın kamu bütçesinin önemli bir kısmını dış politika için ayırdığı eleştirisi de gündeme taşındı. ABD’nin vakit kaybetmeden halk hareketinin hamiliğine soyunma hamlesi “Rejimin yolsuzluklarından ve ülkenin varlığını yurt dışında terörizme harcamasından bıkmış olan İran vatandaşlarının barışçıl protestolarıyla ilgili bilgiler geliyor. İran yönetimi, kendini ifade hakkı da dahil kendi halkının haklarına saygı göstermelidir. Dünya bu süreci izliyor” şeklinde olurken İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı İshak Cihangiri ‘gizli eller’ tespiti yaparak bir de uyarıda bulundu: “Gizli eller, var olan itirazları körüklüyorlar. Ekonomik sorunları bahane ediyorlar. Ama gerçekte görülen ise bu olayların arkasında başka bir şey var. Onları tanımamız gerekir. Bunların kontrolden çıkan toplumsal bir harekete dönüşmesi durumunda herkese zararı olacak. Bu ateşin dumanı herkesin gözüne kaçacak.”

İran’da yaşananları ‘halk isyanı’ olarak nitelendiren fakat esas sorunun ‘bilinçli, koordinasyon görevlerini yerine getirecek, emeğin kurtuluşunu halk isyanının temel programı yapabilecek sol örgütlenmelerin olmayışı veya zayıf oluşu’ olduğunu belirten Prof. Dr. Gazi Çağlar’a protestolara dair sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı değerlendirmesine ilişkin kamuoyunun merak ettiği soruları sorduk.

1- ”İran solu tarihi Türkiye açısından derslerle doludur” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Örneğin solun Humeyni’ye karşı etkisiz kalması ya da antiemperyalist kabul ederek mücadele etmemesi gibi dersler mi? Türkiye solu tarihinde de Kemalizm karşısında benzer bir tavır söz konusu değil mi? İran’da solun çok parçalı olmasının mücadeleyi etkisiz kılması ders alınması gereken bir durum mu? Çok parçalılık uzun süredir dünyada solun yapısal bir özelliği olduğuna göre, Türkiye solu bu konuda İran’a bakarak ne gibi bir ders çıkarabilir? Eğer alınacak bir ders varsa, İran’dan daha geniş bir alana bakmak gerekmez mi?

İran solu tarihinden Türkiye’de ders çıkarmak demek, her şeyden önce kamusal alan-din ayrımını ortadan kaldırmaya, halkın egemenliği yerine ümmet egemenliğini sağlamaya, yurttaş yerine kulu, üniversite yerine medreseyi, bilim yerine ”ilmi”, tarih yerine mitosu geçirmeye çalışan, tarihsel açıdan objektif gerici-İslamcı akımların her türü ile toplumsal, teorik, kültürel, siyasi mücadeleyi ihmal etmemektir. Geçmişte bu mücadelelerin ihmal edilmesi bir yana adeta İslamcı-gerici hegemonyanın oluşumuna çeşitli ”argümanlarla” destek bile verilmiş, meşrulaşmalarına hizmet edilmiştir. Bu açıdan ”yetmez ama evet” döneminde farklı kaygılarla da olsa AKP iktidarıyla aynı safta olmak, artık büyük bir talihsiz yanılgı olarak anlaşılmış olmalıdır. Büyük kesimler için yanılgı olsa da kimi kesimler için İslamcı-doğucu cepheye mağdurluk ve ilericilik atfetmek, Türkiye’de onları sözde vesayet rejimlerine ve batıcı elitlerin egemenliğine karşı demokrasi potansiyeli ve hatta öncüsü olarak göstermek ideolojik-siyasi çalışmalarının özü olmuştur. Gramsci’yi bile Türkiye soluna yanlış tanıtarak, İslamcı-muhafazakar cepheyle arzuladıkları ”tarihsel uzalaşma” için kullanan ”sol” gafletlerin tarihi İdris Küçükömer’e ve Murat Belge’lere kadar gider. Kimileri İslamcı-doğucu akımlarda ya ekonomik gelişme, sivil toplum ve demokrasi potansiyeli görmüş ya demokrasi adına meşrulaştırmıştır. Kimileri anti-Amerikancı ve Anti-İsrail’ci olmaları nedeniyle İslamcı-doğucu akımlara antiemperyalizm atfetmiş, sağcı-gerici hareketlerin bu retorikler ardına gizledikleri antisemitizmi ve insanlık düşmanlığını bile görmezden gelmişlerdir. Bu tür tutumların, Maraş, İran molla rejimi ve Sivas katliamlarından sonra devam ettirilmiş olması ise en hafif deyimiyle politik sorumsuzluğun ve aymazlığın daniskasıdır. Evet, İran solunun önemli bir bölümü, tarihsel-toplumsal açıdan Türkiye solundan çok daha güçlü oldukları koşullarda İslamcı-gerici orta sınıf sultasını, antiemperyalist olarak değerlendirmiş, ittifak arayıp kurmuş ve destek vermiştir. TUDEH ve böyle düşünen diğerlerinin bu tarihsel hatasının bedeli, halk hareketinin topyekun tasfiyesi ve TUDEH dahil solun büyük katliamlarla İran toplumundan silinmesi, kalanlarının sürgüne zorlanması olmuştur. Sol için anahtar, emek mücadelesidir. Emek ve sınıflar mücadelesini yok sayan, burjuva-demokratik çerçeve içerisinde olsa bile toplumsal mücadelelerin normalitesini ve gerçekliğini kabul etmeyen, dünyayı dar-ül harp/dar-ül islam paradigmasına hapseden güçlere verilecek her destek, ağır baskı olarak geri döner.

“Türkiye solu tarihinde de kemalizm karşısında benzer bir tavır sözkonusu değil mi“ diye soruyorsunuz. Türkiye solu fazlasıyla genel bir kategori. Sosyalist solun, cumhuriyete giden süreçte Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla ilişki kurma çabası hunharca tasfiyeleriyle sonuçlanmıştır. Mustafa Suphi dahil toplam 16-17 TKP kurucusunun katledilmesi, cumhuriyetin ilk düşmanının emek olacağının kanlı ilanıydı. Gerçekten de daha sonraki tüm cumhuriyet tarihi, emek mücadelelerinin her defasında devlet-devletçi güçler tarafından sert şekilde bastırıldığı tarihtir. Sol adına günümüze kadar Kemalizmin çeşitli versiyonlarına antiemperyalizm adına destek verenlerin olduğu, bunların Kürtler dahil bir çok katliamı görmek istemediği biliniyor. Kemalist hareketin hangi ölçüde antiemperyalist olduğu tartışmaya açıktır. Hem destekleyen hem red eden güçlü argümanları sunmak mümkündür. Gerçekten de ikili karaktere sahiptir. Sosyalist solun olmazsa olmazı olan antikapitalist, antioligarşik bir antiemperyalizmi red etmiştir. Ulusal ”bağımsızlığa” ve “ulusal burjuvazisini“ yaratmaya dayanan güdük bir ”antiemperyalizmi” gözlemlemek mümkündür. Tarihsel açıdan ise cumhuriyetin kulluktan yurttaşlığa doğru, tanrıdan doğru gerekçelendirilen, teolojik egemenlikten halk egemenliğine doğru bir ileri adım olduğu şüphesiz. Dinin devlet denetimine alınmasıyla formülasyonunu bulan laikliğin de tam bir din-kamusal alan ayrımına denk düşmese de bir ilk adım olduğu gerçek. 70’lerle birlikte ise sosyalist solun önemli kesimlerinin kemalizmi desteklediği iddia edilemez. Yavaş yavaş islamcı-doğucu cephe ve kemalist-batıcı cephe karşıtı bir sosyalist sol oluşmuş, gelişimi 12 Eylül darbesiyle büyük bir kesintiye uğratılmıştır. Emek ve doğa merkezli sosyalist sol, üçüncü kendi yolunda yürümek durumundadır. Buradan büyür. Yedeklenmeler küçültür, eritir, silikleştirir, büyük teorik-politik karmaşalara yol açar.

Çok parçalılık konusunda İran solu tarihinden de başka coğrafyalardan da öğrenilebilir. Solun en önemli sorunu, politik-pratik ütopik güce dönüşemiyor olmasıdır. Halk içindeki ve sınıflar mücadelesindeki zayıflığı, ideolojik-politik alanda sürekli bölünmesini ve mikro örgütçükleri doğurmaktadır. Ta birinci enternasyonelde anarşistlerle Marx’çılar arasında yapılan bir tartışmada Komünist Manifesto’yu da Rusça’ya çeviren Bakunin’in bir uyarısı var: Marx’ın istediği gibi teorik bir doktrinde birliği ortak mücadelenin ön koşulu olarak dayatırsak, ortak mücadeleleri böleriz, zayıflatırız, sürekli bölünüp kendini yiyen yapılara dönüşürüz diyor. 19. yüzyılın bu uyarısında güçlü bir öngörü olmadığını iddia edemeyiz. Tüm renkleriyle sosyalist solun hem demokratik mücadele görevlerinde hem de emek ve diğer başlıklardaki mücadelelerinde çeşitlilik içerisinde dayanışmayı yakalayan, önüne deniz gibi büyümeyi koyan, çekici, hayalleri ve bilinci, davranış ve kültürel ifade yeteceğini mobilize edici bir yeniden üretime yönelmesi gereklidir. Belki bunun ilk başlangıcı herkesin acımasızca aynaya bakması olacaktır.

2- TUDEH’in SSCB tarafından belirlenen politikalarına göre ABD karşıtı olduğu sürece Humeyni’yi desteklemek, bugün en azından uluslararası politikalar bakımından SSCB’nin devamı kabul edebileceğimiz RF ile İran yakınlaşmasını göz önünde tutarsak, beklenen sonucu vermiş sayılmaz mı? Buna göre, SSCB kendi açısından doğru bir politik taktik izlemiştir. Burada eleştirilmesi gereken, kendine ait bir taktik geliştirmeyen TUDEH değil midir? SSCB de eleştirilmeli midir?

Elbette SSCB de eleştirilmelidir. SSCB bir dünya gücü olarak, erken tarihten itibaren tüm dünyadaki sosyalist hareketleri kendi dış politikalarının ihtiyaçlarına ve parametrelerine göre şekillenmeye çalışmış, o hareketlerin özgün mücadele gündemlerini, tarihsel koşullarını, tek tek ülkelerin iç mücadelelerini ve çelişkilerini yeterince dikkate almamıştır. Bu bir çok ülkede işçi sınıfı hareketlerini ilerletmemiş, aksine içinden çıkılması güç sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Sovyet dış politikasının eleştirel değerlendirilmesinden kaçınmamak gerekir. SSCB politikası, günümüze Rusya-İran ilişkisini miras bıraktı, bu ise SSCB açısından ”doğru bir politik taktik”di demek, emek mücadeleleri gözünden değil dünya güç dengeleri açısından sorunlara yaklaşmak demektir. Emek mücadeleleri, insanlığın kurtuluşu mücadeleleri açısından ne ABD egemenliği Rusya veya başka bir güç egemenliğine tercih edilebilir ne de tersi. Emperyalist-kapitalist sistemin tüm büyük güçlerinin, bölgesel ve yerel güçlerinin karşısında emekçi çoğunluğun dayanışmacı, kolektif, özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya mücadelesini, doğayla uyumlu, adil değişime dayalı bir ekonomi mücadelesini önde tutmalıyız. ABD’nin olduğu kadar Rusya’nın da bölgedeki ilişkileri, bu arayışların önünde engeldir. Elbette TUDEH’in bağımsız çizgi izleyemez hale gelmesi de eleştirilmelidir. Orada doğrunun ne olduğuna karar verebilecek güç, TUDEH ve Halkın Fedaileri gibi halkın örgütlenmeleriydi. Tarihsel sorumluluklarını yerine getirdikleri söylenemez.

3- İran-Türkiye yakınlaşması yalnızca Kürt sorunu ile mi ilgilidir? Körfezde yaşanan sorunlar, örneğin Katar-Türkiye ve Katar-İran yakınlaşması gibi yakınlaşmalar söz konusu değil midir? İran Türkiye’nin petrol ürünleri tedarikçisi, Türkiye ambargo döneminde İran’nın tüketim malları tedarikçisi değil miydi?

İran-Türkiye yakınlaşması, elbette sadece Kürt meselesiyle ilgili değil. Ama Kürt meselesinin giderek bölgeselleşen ve hatta uluslararasılaşan boyutu, İran ve Türkiye gibi iki bölgesel rakip gücü birbiriyle çalışmaya itti. AKP Türkiye’sinin ABD-Suud eksenine mesafe koyup Rusya-İran eksenine yaslanmaya çalışmasında Suriye’de gelişen Kürt hareketi ve Türkiye’deki Kürt bölgelerine yansıma tehlikesi önemli bir faktördür. Mezhepçi AKP Türkiye’si ile mezhepçi İran arasında kökleri tarihe de dayanan denge ile mücadele arasında gidip gelen ilişkiler söz konusudur. AKP’nin İran ve Rusya’ya yaklaşma, ABD ve AB’ye mesafe koyma tutumu, AKP’nin islamcı ideolojisi ve Antiamerkiancılığından değil, Kürt meselesinin baskısından kaynaklanmaktadır. AKP dahil Türkiye İslamcılığı hep ABD dostluğu içerisinde, hatta bir ABD projesi olarak gelişmiştir. Yani mesele ideolojik değildir, ideolojik kılıf uyduruluyor. Dünya çapında emperyalist güçler arasında kıyasıya bir mücadele yaşanıyor, ABD, Rusya, AB, Çin büyük güçler olarak devrede, diğerleri bölgesel nüfuz mücadelelerinin parçası. ABD bu süreçte hem ekonomik, hem jeopolitik olarak müthiş bir hegemonya kaybıyla karşı karşıya. Bu mücadeleler Ortadoğ’uyu da yeniden şekillendiriyor. Ama bu nüfuz çatışmalarının hiç biri, emekçi Ortadoğu halklarının yararına değil. Onların tarih sahnesine çıkmaları, kendi kaderlerini ellerine almaları ve bölge halklarıyla dayanışmacı-dostane-barışçıl ilişkiler kurmaları gerekiyor.

4- Dağınık muhalefetin etkili olabilmesi için koordinasyona ihtiyaç olduğunu belirtiyorsunuz. Bundan önce ortak bir ideolojiye ihtiyacı yok mu? Dış yardımlar ya da iktidarın açık başarısızlıkları, muhalefetin bir araya gelmesi için yeterli mi?

Emekçi halkların neoliberal kapitalizme ve onun baskı rejimlerine karşı baş kaldırıları, büyük ölçüde hedefine ulaşamayan, hızla dış ve iç müdahalelerle hedeflerinden uzaklaştırılan isyanlar şeklinde gelişiyor. Halkın başta ekonomik eşitlik ve özgürlük talepli isyanları, bilinçli-örgütlü güçlerin koordinasyonunun yokluğu koşullarında en fazla egemenlik içinde siyasi klik değişiklikleri doğuruyor. Mücadelelerin koordinasyonu, solun çok parçalılığı koşullarında ortak ideolojik birliği gerektirmez, ortak politik asgari talepler bütünlüğünü ortaya koyma ve bunlar için çeşitlilik içinde dayanışmacı, güçleri ürküten değil, büyüten bir mücadele becerisini gerektirir. 1990’lar sonrası çeşitli ülkelerde gündeme gelen tüm mücadelelerde bir başka dünya özleminin kitlesel patlamalarına tanık oluyoruz. Diğer taraftan mevcut ideolojik birlikli kümeciklerin kendi aralarındaki sert rekabetin bu büyük kitlesel patlamaların boyutuna hiç bir şekilde denk düşmediğini görüyoruz. Bu kümeciklerin çoğunun kitlesel isyanlar başladıktan sonra bundan haberdar olduğunu dahi gözlemliyoruz. Özetle solun dünya çapındaki hali, ne mücadele hedefinin ciddiyetine, ne emperyalist-kapitalist dünyanın dayattığı yakıcı sorunların tetiklediği isyanların kitlesel boyutuna ve bunun görevlerine ne de en basit demokratik görevlerin dayanışmacı-dostane çözümüne denk düşüyor. Buradan çıkması için solun dogmatik kalıpları terk etmesi, orijin kaynaklarına dönmesi gerekiyor: İnsanın insanı sömürmediği, insanın insanı yönetmediği, sevgiye, dayanışmaya, paylaşmaya dayalı bir dünya. Kendi iç ilişkilerini bu temellerde yeniden örgütlemeyi başaramayan sol grupların ideolojik birliği, çoğu kez bunları kendi aralarında bile büyüten değil tüketen ilişkileri doğuruyor. Her yerde her zaman istenilen dünyanın nüvelerine yönelmek, düşünüşte, davranışta, hayalde gelecek dünyanın nüvelerini beslemek ve aramak, bunları ideolojik formüllerin soğukluğuna boğdurmamak, doğruyu tekeline alan organların otoriter hiyerarşilerine terk etmemek, kolektif bir arayış ve mücadele olarak yaşayıp yaşatmak – bunlar dünya çapında solu yeniden çekici kılabilir. İnsanlığın bilinç ve vicdanı olan solun ise çekici hale gelmesi zorunluluk: Yoksa gidilen istikametin çıkacağı yer barbarlık içinde toplu çöküş…

5- Halkın isyanı meşru olmakla birlikte, İran’da iktidarın yıkılmasının, bölgedeki diktatörlüklerin yıkılmasına nasıl olumlu etkisi olabilir? Örneğin Suudi hanedanı, Ürdün, İsrail gibi ülkelerdeki iktidarlar İran gibi bir muarızlarının yok olmasından dolayı daha rahat bir konuma gelmeyecekler mi?

Bu kaygı, emekçi halkın objektif kaygısı olamaz. Paris Komünü, Alman ordularının işgali koşullarında gerçekleşti. Ve oradaki emekçi halkın ve önderlerinin ”acaba Fransa’yı Almanya krallığı karşısında zayıf mı düşürüyoruz” diye bir kaygısı olmadı. Çünkü başarsalardı, zaten Fransa’nın kentlerinden Almanya dahil tüm Avrupa’da müthiş bir özgürleştirici etkisi olacaktı. Emperyalist-kapitalist dünyanın Ortadoğu coğrafyasındaki gerici güçlerinin hangisinin önce düştüğü önemli değildir, emekçi halkın bir yerde yaratılacak tarihsel açıdan ileri bir hamlesi, karanlıkta kıvranan tüm bölgeye ışık saçacak, örnek olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. İran’da veya bir başka Ortadoğu ülkesinde Paris Komünü benzer gelişmelerin eşiğinde olduğumuzu söylemiyorum. Emekçi halkın ağır sömürü koşullarının ve elinden alınan tüm özgürlüklerinin sol bakıştaki temel kriter, temel anahtar olması gerektiğinden bahsediyorum. Halkın isyanlarının meşruiyeti ise benim veya herhangi birinin söyleminden kaynaklanmıyor, bölgedeki gerici-dinci-baskıcı rejimlerin en temel demokratik kurallar ve değerler açısından gayri-meşruluğundan kaynaklanıyor. Yani Ortadoğu düzeninin kendisi, isyanlardan başka çözümlere yol bırakmıyor ve isyanları meşrulaştırıyor.