Günümüz Popülist Siyasetinin Alıcıları Üzerine – M. Görkem Doğan

Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki ülkelerin yurttaşları kuşaklardır yaşanmayan bir durumla karşı karşıya. Ortalamada bu ülkelerin genç yurttaşları ebeveynlerinden daha düşük refah seviyeleriyle ömürlerini geçirecekler. En genel ifadeyle neoliberalizm diye adlandırdığımız siyasa paketinin buralar için sonucu bu. Kuşkusuz küresel olarak da gelir dağılımı adaletsizliklerinin müstehcen seviyelere vardığı bir dönem olarak yaşandı son kırk yıl ama Endüstri Devriminin bugün sanayisizleşen öncü ülkelerindeki çöküntü bölgeleri bu ülkelerle özdeşleştirilen müreffeh yaşam algısıyla çok derin bir tezat teşkil ediyor.

Gallerin Güneyinden başlayıp İngiltere’nin orta ve kuzey bölgelerine ve İskoçya’nın güneyine uzanan kömür, demir çelik ve gemi inşa merkezleri, ABD’nin Ohio, Michigan, Wisconsin ve kısmen Pennsylvania’yı kapsayan meşhur “Rust Belt”i, Fransa Belçika arasındaki kömür ve demir çelik merkezleri artık güvencesiz çalışmanın, hizmet sektörünün yarı zamanlı işlerinin ve bunların sonucunda, işsizliğin daha da beteri çalışan yoksulluğunun, birden fazla işte çalışırken geçinememenin merkezleri. Meşhur ABD’li belgeselci Michael Moore’un memleketi Flint (Michigan) şehri yıllardır zehirli suya mahkum. GM fabrikası kentten ayrılıp küresel güneye gittiğinden beri Moore’un babası gibi mavi yakalıların çocuklarını okutup belgeselci yapması olası değil. Şehrin temiz su borularının tümden yenilenmesi için gereken altyapı yatırımını neoliberal dönemde çıkarılan monetarist bütçe yasaları yüzünden Michigan eyaletinin karşılaması mümkün değil. Keynesçi iktisattan intikam almak ister gibi çıkarılan yasalar bütçe açığı yaratacak şekilde yatırım yapmayı kesin bir biçimde yasaklıyor.

Merkezi hükümet ise ancak son başkanlık seçim dönemi yaklaştığında biraz da Bernie Sanders’ın etrafındaki siyasal hareketin konuya dikkat çekmesiyle sorunla ilgilenme ihtiyacı duymuştu. Kozmetik bazı düzenlemelerden sonra tıpkı Çernobil sonrası Cahit Aral’ın çay içmesi gibi Barack Obama Flint kaynaklı olduğu iddia edilen bir bardak suyu içti. Hillary Clinton’ın kampanyasının kötü etkilenmemesi için ülkenin geri kalanına şov yapılıyordu, yoksa Flintliler durumun farkındaydı çürük su boruları içme sularını hala zehirliyordu ve Afganistan’da askeri üs inşa etmek için milyarlarca dolar harcayan ülkenin orta boy bir şehrin altyapısını yenilemek için para bulamamasına şaşıyorlardı. Sonuçta 92’de Bill Clinton Baba Bush’u yenerken Clinton’a oy veren Michigan 88’den beri ilk defa Cumhuriyetçi başkan adayını seçti. Hillary Clinton Michigan’ın eski sanayi işçisi seçmeninden o kadar emindi ki eyalete kampanya için bir kez bile gitmemişti. Seçimden bir gün önce alelacele gitmek zorunda kaldı, sonuç değişmedi.

Bu türden şehirler sadece ABD’de yok. Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisinde fazla sol olduğu için barınamayan George Galloway hayatı boyunca ayak basmadığı Bradford şehrinin Batı kesimini kapsayan seçim çevresinde 2012 yılında yapılacak ara seçimde aday oldu. İşçi Partisinin kalesi olan bu şehir 1893 yılında söz konusu partinin öncüsü olan Bağımsız İşçi Partisinin kurulduğu yerdi. Tekstil endüstrisinin ortadan kaybolmasıyla şehrin özellikle Galloway’in aday olduğu kısmı kelimenin tam anlamıyla bir çöküntü bölgesi olmuştu öyle ki bölgenin merkezinde kocaman bir çukur vardı. Büyük bir alışveriş merkezinin temeli olması için kazılan çukur gerekli yatırımın bulunamamasıyla yıllardır öyle kalmıştı ve ara seçimde temel tartışma konusu olmuştu. Sanayi istihdamının hizmet sektörü istihdamıyla ikame edilmesinin distopik bir simgesi olan çukur seçimi Galloway’e kazandırdı.

Bu ve benzeri hikâyeler Amerika’yı tekrar büyük yapacağım (Making America Great Again) sloganının alıcısının tükenmeyeceğini gösteriyor ve fenomen ABD ile sınırlı değil. MAGAcılık (yoksullar arasındaki Trump destekçiliği) diye adlandırılan bu durum kah küçümsenerek (bakınız Clinton Hanımın Trump seçmenleri için kullandığı “acınacak halde olanlar sepeti” ifadesi), kah tersten milliyetçi hamasetle (gene başta Clinton Hanımın haykırdığı Amerika her zaman büyüktür sloganı) bazen de lekeleyerek yapılıyor. Bu sonuncusu aslında kuşkusuz bu kitlede ve/veya kimi kesimlerinde var olan yabancı düşmanı, cinsiyetçi, ayrımcı kimi tutumları kitlenin temel belirleyici ve bir araya getirici özelliğiymiş gibi göstermeye dayanıyor. Oysa söz konusu siyasi tepki ve bunun sonucu olarak yerleşik siyasi aktörlerin dışında ve seçkin karşıtı söylem tutturan politik liderlerin peşine takılma Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da epey yaygın bir durum. Hatta öyle ki Corbyn liderliğindeki İşçi Partisinin Eylül’ün son haftasında Liverpool’da düzenlediği ve siyasi atmosferinin epey kızıl olduğu konferansından hız alan seçime yönelik Rebuilding Britain (Britanya’yı Yeniden İnşa Etmek) kampanyasının ana temasının kimi bakımlardan MAGA’nın İngiliz versiyonu olduğu söylenebilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve tarihteki ilk tek başına İşçi Partisi hükümeti olan Attlee hükümetinin Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) başta olmak üzere hayata geçirdiği refah devleti uygulamalarına nostaljik bir övgüyü de barındıran yabana atılamayacak bir millileştirme programı içeren ve esas olarak Galler’in Güneyinden başlayıp İngiltere’nin orta ve kuzey bölgelerine ve İskoçya’nın güneyine uzanan artık var olmayan kömür, demir çelik ve gemi inşa merkezlerini hedefleyen bu kampanya Blair’in eski “Yeni işçi Partisinin” bilişim ve finans sektörlerini odak noktasına oturtan çizgisinden bir kopuş. Aslında altmışların yetmişlerin, neoliberal dönemde bahsetseniz dinozor sıfatına muhatap olacağınız, günlerine atıf yapan bu tutum tam da girişte bahsettiğimiz ebeveynlerinden daha düşük refah seviyeleriyle ömürlerini geçirecek genç insanları cezbediyor. Öyle ki partiye yeni katılan gençlerin ilgisine mazhar olamamaktan duyulan hayal kırıklığını Blairci kanattan bir parti üyesinin artık seksi olan biz değiliz diye gazeteci dostlarına konferans sonrası aktardığı basında belirtiliyor.

Corbyn, Melenchon, Sanders gibi solda bilinen siyasetçiler geçtiğimiz bir iki yıl içinde popülerlik kazandıkça antisemitizmle, cinsiyetçilikle, yabancı düşmanlığıyla ya da en iyi ihtimalle kimlik farklılıklarına kör olmakla suçlandı. Onları eleştiren çevrelerin büyük bir bölümü Trump’ı da benzer saiklerle eleştiriyorlar. Bu durum önceki paragrafta altını çizdiğimiz paralellikle birlikte düşünüldüğünde hiç değilse iki benzer yön ortaya çıkarıyor. Birincisi aynı çevrelerin benzer eleştiri hatta zaman zaman hakaretlerine maruz kalmaları, ikincisi ise benzer bir siyasi kitleyi hedeflemeleri. Seçmen tabanlarının kısmen benzediği biliniyor. Nitekim Corbyn Brexit destekçisi Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) seçmeninden, Melenchon’un Milliyetçi Cephe (Front National) seçmeninden oy alabildiğini gösteren çalışmalar mevcut. Benzer bir biçimde Demokrat Parti ön seçiminden Clinton değil de Sanders çıksa oy tercihim değişirdi diyen Trump seçmeni de var. Bu durumda sanayisizleşmiş çöküntü bölgeleri başta olmak üzere kimi halk kesimlerinin popülist mesajları olan siyasi liderlerin peşinden gitmesi hatta bazen onları da aşan siyasi hareketleri tetiklemesi basitçe ayrımcı, geçmişe özlem duyan, değişen dünyaya uyum sağlayamayan yenilmeye mahkum bir tepki olarak tarif edilemez.

Popülizmin sol ya da sağ versiyonu yoktur bunlar temelde aynıdır diye bir iddiada bulunmayacağım, tam tersine. Neoliberal dönemin küresel seçkinlerine karşı önemli bir toplumsal tepkiyi ilerici bir mecraya akıtmanın vesaitini sağlayabilirler mi esas üzerinde yazıp çizmeye değer konu bu, fakat bu bir sonraki yazının konusu olacak. Dolayısıyla bu yazıyı söz konusu ihtimalin önemini vurgulayarak bitirelim. Ste Croix, Üçüncü Yüzyıl krizi sonrası Roma İmparatorluğunda en üstteki bir zümrenin büyük oranda zenginleşirken siyasi gücünü de eski dönemlerin orta kesim zümreleri aleyhine genişlettiğinden bahseder. Sonuç borç esaretinin yaygınlaşması ve serfliktir. Bunun sonucunda Romalı sıradan insanlar Kavimler göçünün getirdiği barbar istilalarına umarsız kalmışlardır, zira onlar açısından politik ve ekonomik olarak pek az şey değişmiştir. Benzetmeyi ne kadar abartmak istemesem de Yoldaş Posadas’ın uzaylıları onun sandığının aksine saldırgansa Neoliberalizm dünyayı ele geçirilmeye hazır hale getirdi diyebiliriz.