Halkın Öfkesinin Siyasi Kullanımı Üzerine – M. Görkem Doğan

Bu yazı aslında daha önceki iki yazıya uzunca bir dip not olarak okunabilir. İkinci yazıda tarif ettiğim popülist hareketler için “muarızları olan siyasal olguyu dönüştürmeye değil yıkmaya çalışıyorlar” demiştim zira küreselleşme bir olgudur nesiyle mücadele edeceksiniz önermesinin ideolojikliği ya da küreselleşme iyi ama piyasasız olsun önermesinin karşılıksızlığı bu hareketler için artık açık ve bu durum şimdilik ana akım siyasetle uzlaşması kolay olmayan bir durum yaratıyor. Dolayısıyla siyasi programınız kadar dayandığınız kitle ve muarızı olduğunuz siyasi sistemle ilişkinizin de devrimci olup olmadığınızın bir ölçütü olduğunu iddia edeceğim ve bu bağlamda neoliberal dönemde iyice birbirine benzeyen merkez sağ ve sol ideolojik odaklarının hedefinde olan popülist hareketlerin devrimci potansiyeline vurgu yapacağım. Bu noktada kısaca sosyal medya iletişiminin ana akım dışı siyasal mesajları kitlelere ulaştırmaktaki önemine vurgu yapıp bunun aynı zamanda aşırı sağ içeriklere de yol açmasının bizi korkutmaması gerektiğini belirteceğim.

Althusser’den beri devletin ideolojik aygıtları terimine aşinayız. Medya, üniversiteler ve benzeri kurumlar tüm efsunlu görünümlerine rağmen ve bu görünüm sayesinde kitlelerin düşünce dünyasına büyük orana belli bir yönde etki ediyorlar. Siyasal olarak mümkün olanın sınırlarına dair üzerine düşünmeye bile gerek görmediğimiz varsayımlar böyle şekilleniyor. Bir siyasi aktör gerçekleştirdiğinde büyük bir insanlık suçu sayılabilecek ve kuşaklarca lanetlenecek bir olay başka bir aktör tarafından gerçekleştirildiğinde lüzumlu bir şer olarak üzerinde pek düşünmeden kabul edilebiliyor. Japonya’ya atom bombasını atma emrini Truman değil de Stalin vermiş olsaydı bu insanlık suçu bugün nasıl hatırlanırdı düşünelim yeter.

Açıkçası müreffeh bir yaşam seviyesi ve ideolojik aygıtların etkisi iki partili düzen siyasetlerini Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da şimdiye dek pekiştiriyordu. Günümüzde açıklanan kimi belgeler batılı istihbarat servislerinin de batı akademyasında, dolayısıyla dünyanın geri kalanında da, neyin moda olması gerektiği konusunda müdahaleleri olduğunu gösteriyor. Neoliberal dönemle birlikte özellikle medya organlarının büyük korporasyonların tekeline neredeyse bütünüyle geçmesiyle birlikte kamuoyuna haber akışı da büyük ölçüde belli bir anlatı doğrultusunda şekillendi. Bu tekeli yeni bin yılla birlikte hiç de büyük sermayeye ihtiyaç duymadan içerik üretebilen dijital haber kaynakları kırdılar ve önceki yazıda belirttiğimiz gibi ana akımın dışına atılmış kimi ihtiyar ve “eski kafalı” siyasetçinin mesajının gençlerle buluşmasında etkili oldular. Şu an bu tür kaynaklara karşı “post truth” ve benzeri söylemlerle bir ideolojik savaş yürütülüyor. Zira bu kaynaklar kuşkusuz aynı zamanda dünya düzdür gibi saçmalıkların da kaynağı.

Unutmamak gerekir ki bu alternatif kaynakların genç kuşaklar arasında bu kadar güvenilir olmasının bir nedeni de eski medyanın kendi hükümetlerinin ve/veya küresel güç odaklarının propaganda aracı olarak kullanılmalarının kimi müstehcen örneklerinin hiç birinin gerçek bir özeleştirisinin verilmediğine dair yaygın algıdır. Neoliberal dönemde seçkinleri tarafından pek çok konuda aldatıldığını düşünen kitlelerin bu noktada en başa yazdığı kurumların başında medya geliyor. Dolayısıyla yalancı çobanın kurt diye bağırması da bir anlam ifade etmiyor. Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasından sonra kimi “yalan haber” diyerek suçlayabilirsiniz. Bu haberleri yapanların sosyal medyaya karşı “iyi gazetecilik” adına açtıkları haçlı seferi buralardaki popülist hareketler tarafından kesinlikle inandırıcı bulunmuyor. Bu ülkelerdeki egemenler halkın bir kesimini, baştaki örneğimize dönersek, Truman’ın sadece kötü kararlar vermiş bir siyasetçi olduğuna ikna edebilme sihrini kaybetmiş durumdalar. Öyle olunca da internet haberlerine dair yapmak istedikleri basitçe sansürcülük, yani aslında olduğu şey, gibi görülebiliyor.

Egemenlerin hakikat üzerindeki tekeli hiç değilse popülist hareketlerle hemhal olanlar açısından kaybetmiş olmasının önemli politik sonuçları var. Tony Blair hep Rupert Murdoch’la doğrudan bozuşmamaya çalıştı, çünkü Murdoch’ın kontrol ettiği tabloid gazetelerin, bunlar zaten Muhafazakar Partiyi desteklese de, doğrudan hedefi olursa seçimlerde ağır bir darbe yiyeceği kanaatindeydi. Söz konusu gazeteler Corbyn’in seksenlerde Çekoslovakya adına ajan olarak çalıştığına dair haberler yaptı ve Corbyn 45 seçiminden beri İşçi Partisinin en iyi seçim sonucunu aldı. Üstelik sadece sağ basın değil Guardian başta olmak üzere liberal basın da üstüne geliyordu. Tam da bu durum yani egemenlerin bu hareketlere bu kadar sert yüklenmesi yerleşik siyasetten kopuşun olanaklarını taşıyor.

Siyaseten içerilmelerine dair kendilerine yönelik adım atılmadığı sürece popülist hareketler ana akım anlatıları daha az benimseyecek. Tam da bu yüzden seksenlerden itibaren olası olanın ufkunun ideolojik olarak dışına itilen politik öneriler kolaylıkla kabullenilebiliyor. Devletleştirmenin tekrar gündemde olmasının bir açıklaması da bu. Kuşkusuz bunlar reformist sınırlarda kalan öneriler fakat 2008 krizi sonrası egemenler bu türden talepleri içermek konusunda gereken esnekliği şimdilik göstermiyorlar. Bunun nedeninin yapısal mı olduğu, yoksa ideolojik olarak rakipsiz geçirdikleri on yıllardan sonra uluslararası sistemde de alternatif sayılabilecek bir ülke yokken herhangi bir taviz vermeye stratejik olarak mı yanaşmadıklarını bilmiyoruz. Bu aşamada kendileri de bilmiyordur. Fakat bu durumun kendisi radikal muhalif bir mesajın alıcısının olabileceğini gösteriyor.

İlk yazıda vurguladığımız gibi her türden popülist hareketin taşıyıcıları genel olarak seçkinlere karşı bilenmiş durumda. Öte yandan bu öfkeli halk kesimleri siyaseten makbul kategorisine kesinlikle konmuyor sürekli şeytanlaştırılıyor. Açıkçası bu durum kapitalist ufkun ötesine işaret eden siyasi programlarını makbul insanlara anlatmaya, onları ikna etmeye dayalı siyasete son yıllarda çok yatırım yapmış sosyalistleri de etkiliyor ve popülist hareketlere neoliberal ilericilik tarafından yöneltilen eleştirilerle mesafelenmiyorlar. Akademyada, basında, “şık insanlar” arasında son kalan destekçilerini de cinsiyetçilikle, egemenlikçilikle, medeni olmayan muhalif söylemlerle kirlenmiş kesimlerle ilişkili gibi görünerek kaybetmek istemiyorlar. Oysaki her türden devrimci durumun çırası öfkelilerdir. Onlar olmadan programınız hiçbir şeyi tek başına tutuşturmayacaktır.

Tam olarak aynı nedenlerle olmasa da ve farklı bir politik konjonktür içinden geçsek de Türkiye’de de “şık insanlarla” birlikte muhalefet etme isteği var. Bizim şık insanlarımızın bu ülke halkının geniş kesimlerinin politik algılarına dair gerçekçi bir algısı ne kadar var tartışmalı. Oysa bu ülkede de bir öfke birikiyor bunu çeşitli kesimlere karşı yönlendirecek siyasi odaklar da vardır. Bunların bir kısmına meydanı bırakmamak bizim için yaşamsal önemdedir. Küreselleşme dönemi kendi egemen sınıfınıza öfkeli olmanın da yetmeyeceği bir durum yarattı, küresel egemenlere de yerli olanlarına da aynı anda posta koymalısınız. Başınızdaki diktatörü eleştiren, Corbyn’e de gömüyorsa onu müttefik olarak görmemekte fayda olabilir.