Hasan Aksakal’ın ‘Türk Politik Kültürü’nde Romantizm’i üzerine – Arif Mutlu

Türkiye’nin düşünce tarihi üzerine yapılan çalışmalarda Şerif Mardin’in ifadesiyle “temel bir fikri kategori” olmasına karşın romantizmin ihmal edildiğini fark eden Hasan Aksakal’ın üçüncü kitabı.

Namık Kemal’den Orhan Koçak’ına varıncaya kadar memleketin düşünce dünyasındaki hemen hemen bütün portrelere dair söyleyecek sözü olan bu eserin muadilleriyle kıyaslanamayacak kadar yoğun bir çalışmanın üzerine kurulu olduğu daha ilk sayfalardan görülebiliyor. Kapağında söz gelimi “Türkiye’de İslamcılık” yazan fakat arka kapağını okuyunca “Türkiye’deki İslamcılığı 1980-84 yılları arasında Yozgat Sorgun’da çıkan Bayrak dergisi özelinde incelediği” anlaşılan haddinden fazla kolaycı akademik çalışmalara boğulmuş bir toplum olarak Hasan Aksakal’ın yaptığı titizlikte araştırmalara pek alışkın değiliz. Bu nedenle kitap her şeyden önce arkasındaki emekle takdiri hak ediyor.

Fakat öncelikle Hasan Aksakal’ın teorik çerçevesini anlamak pek kolay değil. Eğer sorun benim algılamamda değilse, belli bir romantizm tanımından hareket etmek yerine “romantizm” olarak etiketlenebilecek bütün fikri akımların takibini yapıyor gibi görünüyor.

İkinci olarak, Aksakal politik romantizmi tartışmanın bir tarafı olarak görmekten ziyade bir tür mantık hatası (logical fallacy) olarak değerlendirme eğiliminde. Bu bağlamda romantizmle teorik bir hesaplaşmaya girmesi beklenirken bunu da yapmıyor. Daha doğrusu “kolay lokma” olan Türk sağını sağlı sollu kroşelerle nakavt ederken Rousseau vb. kurucu babalarla uğraşmak şöyle dursun, iş Osmanlı’da ve Türkiye’de romantik politik düşüncenin teveccüh görme sebeplerine geldiğinde bile tabiri caizse “kaçak güreşiyor” ve nötr bir tarihsel anlatıma yönelmeyi tercih ediyor. Böylece romantizmin yargısız infazına karar vererek kitabın henüz başlarında Türk düşüncesini romantizme götüren sorunları tartışmaya başlıyor.

Bu iki sorun çerçevesinden bakıldığında okur en azından muyakeseli bir yaklaşım bekliyor: Yazarın önerdiği – ya da en azından rasyonalizmle malul olmadığını düşündüğü – bir fikir akımı/insanı var mı? Prens Sabahaddin çizgisi mesela? Niçin adı kitapta bir kez olsun geçmiyor? Veya Nazım Hikmet – Attila İlhan – Kemal Tahir – Yaşar Kemal gibi isimler romantizm şemsiyesi altında ele alınırken “romantik olmayan sol”a dair tek kelam edilmiyor.

Bu konudaki ısrarım şu yüzden: Eğer Türkiye gibi bir ülkeden modernleşme sürecinin başlamasından bu yana romantizmle lekelenmemiş dişe dokunur bir düşünür bile çıkmıyorsa bunu bir sorun olarak algılamaktan ziyada kabul edilmesi gereken bir vakıa olarak ele almak gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, aslında lokal ve temporal (Batı Avrupa modernitesi) bir düşünce biçimini evrenselleştirmeye çalışarak Ceza’nın “Türkiye’de rap müzik beyazların elinde” söylemine benzer bir sorun tespitine yöneliyor olabiliriz. Daha net ifade edersem, romantizm-dışı düşünceler Türkiye’de kök salacak (sosyal veya düşünsel) toprak bulamamışsa ve bulamıyorsa, belki de Türkiye bağlamında gerçekten de yalnızca romantik (ya da romantizmi araçsallaştırmış) ideolojilerin işlevsel olduğu söylenemez mi? Belki de bu irrasyonel ideolojiler gayet rasyonel bir tespitle yola çıkıyorlardır, denemez mi?

Zaten Aksakal’ın da dikkat çektiği harcıalem “geç modernleşme” olgusu bunun işareti değil mi? Tepkisel irrasyonalitenin kendini aydın-toplum çevrimi içerisinde yeniden üretiminin bu durumun yol açtığı bir hastalık olduğu bir gerçek. Fakat bu hastalıkla mücadele için romantizmin araçsal kullanımı (bağımlılık tedavisinde hastaya dozunu azaltarak madde verilmeye devam edilmesi gibi) mecburiyetini de bir “sorun” olarak ortaya koymak toptancı bir yaklaşım olmuyor mu? Biraz provokatif bir soru olacak ama, tabandan gelmeyen ya da tabana inecek kanallar bulmakta zorlanan rasyonel düşüncelerin toplumsal zemin kazanması için dolaylı yollara (söylem oyunlarına) başvurmaktan başka şansı var mı?

Elbette bunlar tehlikeli oyunlar. Dini ve/veya milli duyguları istismar eden cenahla sağcılaşma yarışına girme tehlikesini de barındırdığı, bu tehlikenin günümüzde ne yazık ki realiteye dönüştüğü de yadsınamaz. Fakat her zaman böyle olmak zorunda olmadığını (üç yüz sayfalık kitapta yalnızca üç sayfada ele alınan) sol büyülü gerçekçilikten biliyoruz. Bir dönemin toplumsal hareketlerine damgasını vurmuş köy romancılığının “sorunlu romantizm” torbasına bu kadar kolay atılmaması gerektiğini de.

Aksakal’ın romantizm tanımını bu kadar geniş tutması yalnızca sola haksızlık anlamına gelmiyor. Kitap , liberalizm hariç bütün Türk sağını kapsayan romantizm tanımı nedeniyle (açılan kısacık sol parantezleri saymazsak) özellikle dördüncü ve beşinci bölümlerde yine İletişim Yayınlarından çıkan Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce serisinin “Milliyetçilik”, “Muhafazakarlık” ve “İslamcılık” ciltlerinin görece farklı kavramlarla tekrarı algısı yaratıyor. Bu durum aynı zamanda bu kadar titiz bir çalışmanın sonucunda vardığı tespitlerin “çok fazla genel” kalmasına da yol açıyor. Oysa romantizm tanımı netleştirilmiş (ya da sınırları daha belli bir romantizm biçimini sorunsallaştırılmış) olsa bu çalışmanın daha çarpıcı sonuçlara varmış olacağı açık bir şekilde görülüyor.